İçeriğe geç

Camino: Fazlalıklarını atmak

IMG_5681

En sonunda bu sabah, televizyonda haberleri izlerken şu aşamaya geldim: Aaaah Belinda!

Önceki gün çok zordu, o yüzden dün bacaklar bitti. Popo sakatlığıyla (duydunuz mu böyle sakatlık?) odama dört ayak üstünde çıkıp, Yaşasın oda ufakmış, ya büyük olsa ne yapardım, dedikten sonra (iyimserliğin daha ileri aşaması var mı?) bir sürü muameleyle sabaha nisbeten sağ çıkmama rağmen bu sabah kaytarmaya karar verdim: Zaten zor olan 26 kilometrelik yokuş yukarı ve aşağı parkurun sadece ilk 5 kilometresini yürüyorum. O da, beşinci kilometredeki Foncebadon’u çok sevdiğim için: Coelho’yu şeytani kara köpeğin kovaladığı, terk edilmiş köy!

Neyse işte, oturmuşum Foncebadon’da, zavallı peregrinolar bir kafeye varmanın coşkusuyla gelip sürünerek gidiyorlar, karşımızda bir televizyon… Önce hakikaten acayip çarpıcı bir haber olan, birkaç gün önce buralarda bir peregrinanın öldürülmesi işlendi haberlerde. Ondan sonra da uzuuuun uzun bir kadınla kızının zengin taklidiyle dolandırıcılık yaptığı, elektrik faturasını bile ödemedikleri, dolandırılanların ifadeleri vb… Ardından da -herhalde bir teenager yıldız olan- “El Pequeno Nicholas”ın (küçük Nikolas) şımarıklıklarının haberi gelince, ben artık gülmeye başlamışım, Aaahh Belinda diyerek! Bu ne biçim ülke yahu?! Daha öncelerde de bir kere ana haber bülteninde patates üreticilerinin sorunları işlenmişti. Deli çıkmamak elde değil.

Bizim Jose Luis gelir birazdan, bagajlarla birlikte beni de almaya. Al işte, bir Alman, bir Fransız yapar mı böyle güzellik, söyleyin bana? Kaç para istersin dedim, yarın beni Foncebadon’dan Molinaseca’ya götürmeye, Ben zaten gidiyorum, beklersen seni de alırım ordan dedi. Buyur burdan yak, adamın işi taksicilik yani, yanlış anlamayın…

Bu Camino (üçüncü mü oldu, yok yok dört değil mi, diyenlere: altı oldu efendim, bu şaka maka altıncı seferim), öncekilerden değişiklik olarak not almıyorum: Camino kitabıma bu seferi eklemeyeceğim, yoksa kitap öksüzdoyuran gibi, bitmez bir hal alacak… O yüzden detaylı bir hikaye gelişmesi yazılmayacak. Ama bu, hikayeler gelişmiyor anlamına gelmiyor tabii.

Dağda taşta iki saat kimseleri görmeden yürüdükten sonra karşımıza çıkan tezgahın etrafında olanlar mesela: Genç adam, Tezgahtan istediğini al, bedava, dedi. Meyve suları, biralar, meyveler, bisküviler… İki bardak meyve suyu içtim, en azından bir bağış alırlar, Yok dedi, totally free. O arada, hem de ters yönden, el arabası benzeri bir tekerlekli meretleri çekerek bir yaşlıca adamla ona uygun bir kadın geldi. Ha, her iki arabaya bağlı birer de minyatür bobi var! Aman bir coşku, bir heyecan: Genç adamla, yanındaki ince uzun genç kadınla öpüşüldü sarılındı…

Gelenler İspanyolca nerelerden geldiklerini anlatmaya başladılar, mecburi kulak misafiriyiz tabii, bir karne uzatıldı, Turchia lafları geçmeye başladı, ben atladım genç kadının elindeki karneye bakmaya, Soy Turca, diye… Kız da bunun üzerine bir o kadar şaşırarak “Aaa, merhaba, nasılsın” dedi birden. Hadi bakalım! Meğer üç sene İstanbul’da yaşamış, dansçıymış, bir ortaklığı varmış falan, Avustralyalı. Burda gözleri tavada yumurta gibi pörtleten emoticon istiyorum ama bazılarınız göremez diye koymuyorum… Bu arada da karşımızdaki el arabalı bobili tuhaf yaşlıca çiftin karnesinde Konya, Mardin, Edirne gibi tuhaf damgalar var, 2014 tarihli hem de. Onlara da göz pörtletmeyi unutmayalım.

Neyse efendim, bunlar gibi gelişen hikayeler anbean devam ediyor. Rabanal del Camino’da odada, otelde kaloriferler yanıyor misal (tarih Eylül 15), Molinaseca’da üç yıl önce kaldığım odada her şey yerli yerinde duruyor, Puerta del Perdon’un sahibi sempatiko Espanyol aynı sevimlilikte ama beni hatırlamıyor, Villafranca del Bierzo’nun meydanında bir genç peregrina telefonda Türkçe konuşuyor…

Her ne kadar eskisine göre acayip girişken olsam da akşam yorgunluğunda hiçbir şeye girişecek halim yok, o yüzden bu hikayenin sonu sonraya kalıyor. Hayret, her köşeyi dönünce ve her bara girince karşıma çıkan Avustralyalı extrovert burda henüz beni bulamıyor! Tam benim kalemim dediğim Güney Afrikalı kadın, Anati Sher, ise maalesef bir gün arkamda kalıyor ve benden yoga öğrenemiyor. Kadıncağız, bütün yolu yapan peregrinolardan sık sık duyduğum gibi, bir gün evvel bir duygusal kriz geçirmiş, konuşamamış falan, bugün de utanarak sırt çantasını transfere verince “for fuck’s sake, excuse my language”, ne zorumuz var yahu durumuna uyanmış: Herkes kendi istediği kadar zorlar kendini! “Good for you, darling, take it easy,” diye benim bir günü kaytarmamı destekledi bu sebepten.

Başka? Camino’da başka her şey her zamanki gibi: Gençler, öğrenciler, yaşlıcalar, gruplar, aksi Fransızlar, bol Almanlar, hele ne çok Avustralyalılar. Çiftler ve tekler. İki kadınlar. Japon iki erkek kardeş mesela, çok az Japon vardır Camino’da, başkalarıyla birlikte uyuyamazlarmış da ondanmış, her sabah 6’da yola çıkıyorlarmış kafa lambalarıyla. Slovenyalı güzel genç kızlar, extrovert Aussie tarafından esir alınmış… Geçen Camino’mun hedefi, durduk yerde “herkese kıl olmaktan” vazgeçmekti. Bu seferki ise daha rahat, daha esnek, daha az programlı ve daha akışta olmak. Her şeyin her an istediğim veya planladığım gibi olmaması ihtimalini kabul etmek. Eh, ikisinde de yolum var – ama önemli olan niyeti koymak, değil mi ya!

Yol kenarlarında beyin tabiriyle (hayvanların yaptığı gibi) “yayılırken”, yani hoplayıp zıplayarak böğürtlen ve üzüm koparırken, yerlere dökülenlerden sağlam ayva, elma ararken, kabuklarından araba tekerleri tarafından pörtletilmiş taze kestaneleri (castana) dişlerimle soyarak yerken hep Anastasya’yı anıyorum: Evet, gerçekten insan sadece hoplayıp zıplayarak o sıralarda yetmiş yemişleri yiyerek yaşamını sürdürebilir! Son günlerde bunlara ceviz ve armut da ekleniyor. Bulunduğum yerlerden bu şekilde çöplenmek aşırı hoşuma gidiyor, sanki bu yerle, bu doğayla aramda bir bağ kuruluyor gibi: “Bu toprak beni besliyor,” hissi!

“Burası mola yeri mi, ilerde yok mu acaba?” diye düşünüyorum birçok yerde. Gerilecekken, birden en iyi cevap geliyor aklıma: Olursa olur, olmazsa rakı içeriz! Bir sabah da yürürken, döne tırmana sürekli tepelere çıktığımızda, amma çıktık yahu dünyanın tepesine, diye düşünürken geldi aklıma ve bağıra çağıra söylemeye başladım, İngilizce öğrenirken öğrendiğimiz Amerikan halk şarkısını: I’m on the top of the world / I’m looking down on creation / and the only explanation I can find / is the love that I found ever since you’ve been around / your love’s put me at the top of the world… / Something in the wind has learned my name / and it’s telling me that things are not the same / in the leaves on the trees and the touch of the breeze / there’s a pleasing sense of happiness for me… / Everything I want the world to be / is now coming true especially for me / and the reason is clear / it’s because you are here / You’re the nearest thing to heaven that I’ve seen…

Nasıl anlatayım şimdi diyorum, bir köyün dışında asfaltın üzerinde yürürken karşıdan gelen, kolunun altına dev gibi lahanasını almış giden adamı… “Wasn’t the bathroom amazing?” diyen adamı hatırlayarak şaşkın şaşkın gülen Heather ile Arianna’yı, yerden kozalak toplarken “Yiyecek bir şey mi arıyorsun?” diye latife ettiğim Marianna’yı, yerden özenle seçip topladıktan sonra yanlarından geçerken kafaları uzattıklarından kıyamadığım atlara elmalarımı vermemi, tam aç bilaç bir kafenin bomboş bankosuna  yanaştığım sırada elinde tepsiler ve torbalarla içeri giren taze ekmekçiyi, ıslık çalınca, seslenince veya başka akla gelen hiçbir şekilde insana ilgi göstermeyen İspanyol bobileri.

Önümde çöp konteynerini karıştırıp temizce bir çöp torbasını boşaltarak alan (herhalde yağmura karşı) hippimsi peregrinoyu, Portomarin’de durduk yerde yüzümü gözümü şişiren alerjiyi, Palas de Rei’de bagajımın kaybolduğu ve araştırmalar sonucu köyde bir barda bulunduğu akşamüstünü, bayılıp bittiğim, tekrar tekrar kafamdan geçirdiğim dağ tepesi peregrino ayinlerini: Roncesvalles, San Juan de Ortega, Rabanal del Camino, O’Cebreiro… Peki ya, günlerdir kendi kendime tekrar tekrar güldüğüm, “No, no tenemos!” Böyle ketum, orta yaşlı kadınlar var İspanyol taşrasında, esmer, yapılı. Diyelim bir barın veya motelin sahibesi. Bir şey soruyorsun var mı diye, şöööle bi güvenle mi diyeyim, gururla mı, omuzlarını dikip çenesini kaldırarak -“Ne var yani, yok işte, bir şey mi diyecektin?!” der gibi- cevap veriyor: No, no tenemos. Hadi bakalım, sıkıyor mu, sor başka ne soracaktın?.. O yüzden ne zaman olumsuz bir şey olsa, kendi kendime yanıt veriyorum: No, no tenemos!

Değişik şeyler oluyor sürekli, ne güzel, ne umut verici değil mi, değişik şeyler olabilmesi… Mesela bayağı sıkı eğlenen Almanlar ve gayet fena Avustralyalılar tanıdım bu sefer, hay hay kafa sallamayan, güzel muhabbetli Japonlara ve sevimsiz İtalyanlara rastladım. Buen Camino demeyen İspanyollara, ellerinde haçlarla yürüyen yaşlı kadınlara. Kimseye kıl olmadım henüz: Ama kendime çok da güvenmiyorum, acaba henüz yeterince kıl kimse mi çıkmadı karşıma?! Daha esnek miyim diye bakarsak, eh, daha kolay seçiyorum, daha hızlı karar değiştiriyorum.

Saatlerle yürürken eskilerden anılar geliyor arada. Yüzbinlerce insanın bildiği albergue (alberge) kelimesi yerine “albörg” diyen Amerikalı peregrinoyu ve her durduğu yerde sopasını bırakan sevgili Paulina’yı düşünüyorum. Madrid’de okuyan David, Romanyalı palyaço kız, İspanyol Jesus, Alman uyuşturucu polisi Annika, fotoğraf çekmeyen Marilu, koşan peregrino Costa Ricalı Esteban, İspanyolca-İtalyanca anlaştığım İtalyan arkadaşım, Kanadalı yaşlıca adam sevgili Rene, yavaş yürüyen Odile, market torbasını çanta olarak kullanan tatlı Amerikalı kız, beni İspanyol sanan orta yaşlı sevimli Fransızların grubu… Herkesin bir tarzı olduğunu ve bunu keşfedip sahip çıkmanın, savunmanın ne yaşamsal olduğunu. Hayat projelerimi projelendiriyorum kafamda yürürken, önceliklerimi sonralıklarımı sıralıyorum…

Zaten sonra insan bir O’Cebreiro’dan aşağı iniyor, bir Alto de San Roque’a çıkıyor, bazı bulutlar, bazı dağlar altında kalıyor, kuşlar ve kediler sabah avlarını yapıyor ve çimlerden sabah çiyi kalkıyor, ormanlar, patikalar, meşeler ve çamlar tarafından sarılıyor, haaa, diyorsun. İşte bu. Bunun için değer yani!..

***

“Her şey birbirine bağlanmış, görünmez bir el tarafından. Tek bir çiçek bile yapamazsın, bir yıldızı yerinden oynatmadan.” 20 yaşlarımdayken babam iş gezisinde beni yanına katıp Santiago de Compostela’ya getirdi, oradan büyülendiğim için seneler önce Paulo Coelho’nun Hac kitabını okudum, onu okuduğum için ilk gelişimden 20 yıl sonra biri Camino lafını edince hemen atlayıp el Camino de Santiago’yu yürümeye niyetlendim, onu yürüdüğüm için kalkıp evimin köyümün rahatından Kayseri yollarına, iş yapmaya düşebildim, buna giriştiğim için daha çok ve tekrar tekrar yürüyüp gezebildim, gezdiğim sırada Bünyan kültür köyü fikrini geliştirdim, bu esnada İspanya’ya aşık olduğum için orada daha çok zaman geçirmeye, oradan beslenmeye karar verdim, yürürken ve tüm bunlar olup biterken ego parçalarım yontulduğu için “daha yuvarlak ve daha yumuşak” bir insan olarak kapasitemi doldurmaya, kendimi gerçekleştirmeye başladım…

İşte şimdi de, ilk geldiğimde dünyanın ötesinde bir yerde olduğumu sandığım, bir daha ayak basmamı rahatlıkla bir küçük mucize sayabileceğim Santiago de Compostela’dayım. Ortaçağ’dan kalma daracık sokakları, portikoları, taş işçilikleri, sütunları, kiliseleri, bu taşlarda durmaksızın çınlayan çanları. Peregrinolar her yerde. İnsan tam, İyi ki bitirdim, şükürler olsun, derken aklına tekrar yürümek düşüveriyor.

Ve sonra o dev katedrale giriyoruz dizi dizi. Bizler için, peregrinolar için yapılmış o mabede. Heyecanlıyız, her birimiz kendimize ait sebeplerden kendimizi özel hissediyoruz, herhalde her birimiz haftalardır bunu bekliyorduk: Botafumeiro bizi tütsüleyecek. Yüzlerce, yüzlerce insan, onlarca ülkeden, 7’den 77’ye her yaştan, işsizinden milyarderine her yerden. Neden? Neden geldik her birimiz buraya, bu zorluklarla neden mücadele ettik adım adım, neden dayandık? Ne kadar çok nedenler, ne kadar farklı anlamlar… Tıkış tıkış, bir çoğumuz ayaktayız ve ayakta duramıyoruz aslında, bir yaşlı adam uyuyakalıyor yanımdaki sütunun dibinde çökmüşken, herkes bacaklarını ne yapacağını bilemiyor.

Ama bekliyoruz. Hepimiz, içlerimizde kim bilir ne hesaplaşmalar yaparak bekliyoruz. Nihayet, çanlar 19.30 için çalarken, bir anda Gülün Adı’ndan bir sahne oluşuyor yanıbaşımızda: Bir Latince kelime bağrılıyor, peregrinolar iki yana açılıyor ve ilahiler arasında kırmızılı beyazlı etkileyici kıyafetleriyle din adamları sıra sıra altara doğru yürümeye başlıyor… El Senyor sea con vosotros – y con su spiritu (Tanrı sizinle olsun, ve sizin ruhunuzla). Tanrı, İsa, İncil, bir sürü şey söyleniyor evet, ama benim anladığım özetle sevgi, birlik, teklik. Barış için dua ediyorum sadece, önce içimizde, sonra “güzel ve hüzünlü ülkemde” sevgi, birlik ve barış yaratmamız için.

Botafumeiro org nameleri arasında 20 metrelik ipiyle hızla inip çıkarak, bir yandan bir yana uçarak bizi tütsülere boğuyor. Ağzımız açık izliyoruz: Tanrım, burda olduğumuz için, böyle olduğumuz için ne mutluyuz… Ben kendi adıma, Tanrının bana çok cömert davrandığını düşünerek derin derin şükrediyorum. Camino’yu bir kez daha yürüyüp bitirdiğimi gösteren ikinci Compostela’mı vakit darlığından alamıyorum, karneme Santiago damgasını vurdurmayı da unutuyorum, ama ne gam: Benim yüreğim o katedralde, o Botafumeiro ile damgalandı, benim Compostela’m ise kendi yaşadıklarımda yazılı.

Güzel, güzel. Santiago da güzel, yürüyerek oraya varmak da, ama esas Camino’da olmak güzel, adım adım yürümek güzel: İnsan her adımda fazlalıklarını atıyor…

(Eylül 2015)

Kategori:Adım Adım - Mi Camino