
Bir ülke, toplum, kültür hakkındaki izlenimimi fiziksel görünüşe dayandırmak istemem ama bana ilk şaşkınlık yaşatan bu oldu: Norveçliler iri! Nedense İsveçlilerin ince uzun oldukları, eh komşu ve kan kardeşi olarak Norveçlilerin de onlarla aynı çizgide olacağı beklentim ilk günlerde hemen yerle yeksan oldu. Epey iriler, ince uzun diye bir kavramla hiç karşılaşmadım diyebilirim hatta.
Aynı derecede de sıcakkanlı, girişken ve tatlılar. İnsan böyle -az insanlı, seyrek nüfuslu, kuzey- bir ülkede ağırlıklı olarak insanla muhatap olmayı bilmeyen, sevmeyen, yalnızlığına ve sessizliğine daha düşkün, asık yüzlü bir halk bekliyor (bakınız, Rusya örneği). Tam tersi! İlla konuşan, gerekenin ötesinde muhabbet açan, soran ve anlatan, güler yüzlü, yardımcı, yapıcı, tatlı insanlar gördük sadece. Bir tek fiziksel kabalıkları beni olumsuz anlamda şaşırttı, gerçi bununla diğer Orta Avrupa ülkelerinde de karşılaşılabilir, yani yakınından geçerken, markette, kaldırımda, vs fiziksel yaklaşma veya çarpma durumunda hiçbir nezaket kelimesi kullanılmaması.
Müthiş yabancı var Norveçliler arasında – yabancı kökenli Norveçli ve etnik Norveçli diyelim konuyu irdelemek açısından – ve bu yabancı kökenli Norveçliler fiziksel görünümleri dışında zerre kadar farklı değiller etnik Norveçlilerden. Dolayısıyla zerre kadar da farklı -olumsuz, yani ırkçı- bir tavırla karşılanmıyorlar. Dilleri de kusursuz, işlerini yapışları, kurallara uyuşları, kültürel adaptasyonları da. Belli ki devletin mülteciler hakkında çok başarılı bir eğitim ve uyum politikası var. Hint kökenli Parlamento başkanı, tesettürlü milletvekili, Afrikalı parti başkanı vb çok normal ve yaygın görüntüler.
Yerleşiklerin yanı sıra, geçici yabancı da çok var. Otel, restoran, kafe benzeri tesislerin çoğunda çalışanların çoğu yabancı ve aralarında çoğunlukla İngilizce konuşuyorlar. Bu arada, herkesin İngilizcesinin şahane olduğunu söylemiş miydim?! Ama herkesin, trafik polisinden restoran komisine, otopark görevlisinden taksi şoförüne, oda temizlikçisine, dükkan kasiyerine… Yuh yani! Naçizane ülkemde gereksiz görülen ve sadece şanslı azınlığın eğreti öğrenebildiği dilde her türlü çalışan, müşterilerine espriler yapacak kadar kendine güveniyor.
Tabii bu güvenin içinde bir miktar “işine hakim olma” güzelliği de var. Herkes, işini çok iyi yapıyor! Bu nasıl güzel bir şey, ah insana ne kadar iyi geliyor uyduruk, idareten, yarım yamalak veya müşteriyi manipüle etme amaçlı lafazanlıklarla muhatap olmamak, her konuda işinin ehli insanlara güvenebilmek: giyecek alırken, şarap seçerken, yol sorarken veya teknik destek alırken! Uygarlık bu muydu yoksa?!
İskandinavya demek tasarım demek… Ama önce, İskandinavya ne demek? Benim gibi bildiğinizi sanıyor olabilirsiniz Nordik ve İskandinav kelimelerini ama ben epey falsoluydum, açıklayayım: İskandinavya sadece İsveç, Norveç ve Danimarka’yı kapsıyor(muş meğersem). Nordik ülkeleri ise biraz daha geniş kapsamlı, bu üç ülkeye Finlandiya, İzlanda ve Grönland ekleniyor. Her neyse, tüm bu bölgenin tasarım dünyasındaki özel yeri malum. Oslo her ne kadar önde gelen bir tasarım merkezi olmasa da görülebilen her yerde sadelik ve zerafetin öne çıktığı, gözleri şenlendiren ürünler var.
Ammaa: Her şey kıyafete gelene kadar! Giyecekler, aman tanrım, bu kadar mı fena, bu kadar mı geçen yüzyıldan kalma olabilir! İnsan inanamıyor böyle vazolar, böyle tuzluklar, böyle armatürler tasarlayan insanların bu kıyafetleri de tasarlayabileceğine, hatta giyebileceğine… Gerçekten giyecekler gözlerimi acıtıyor Norveç’te. Herhalde diyorum, bu son derece sert iklimli ülkelerde giysi onlar için öncelikle işlevsel bir ürün, o yüzden estetik tasarımı hiç işin içine katmıyorlar.
İşlevsel giyeceklere gelince iş tabii 180 derece dönüyor: En iyi, en sağlam, en işlevsel kar, kış, kayak, tırmanış, kamp vb giyecekleri burada. Müthiş outdoor ve spor dükkanları ve ürünleri dolu her şehir, kasaba ve köyde, insan kendini alamıyor. Onun dışında giyecekler çok sefil. Yine her şehir, kasaba ve köy ikinci el dükkanları ve Tay masajı salonlarıyla dolu, dikkati çekecek kadar ilgileniyorlar bunlarla.
Norveç hayatı hakkında araştırmalara devam edersek, misal benim sevdiğim anlamda bir kafe kültürü yok – kafeler saat 17-18.00’de kapanıyor, zaten oturma alanları da çok rahat veya cazip değil. Pazarları başkent haricinde tüm ülkede her yer, ama her yer kapalı, benzin istasyonları dahil! Tabii self-servis olarak yakıt alınabiliyor benzin istasyonunda ama dükkan / WC kısmı kapalı. Karşınıza makina çıkmazsa, kahve içecek yer de yok…
Aslında işte müreffeh ülkeler hakkında arada haberler çıkıyor ya, haftalık çalışma saatlerini azaltmaya çalışıyorlar diye, bunu görüyoruz Norveç’te. Hemen her işyeri, dükkan, müze, vs saat 16-17.00’de en geç kapanıyor. Ee?! Akşamüstü içmeye başlamaktan başka yapacak bir şey yok! Gerçekten kuzey ülkelerinde içki tüketiminin neden bu kadar yüksek olduğu anlaşılabiliyor: Uğraşacak bir şey yok, boş zaman çok, eh kafeler de kapalı!
Ülkede açık havaya çıkılabilecek hava olan takribi on beş günde evet, Norveçliler çok hareketli ve sportifler. Biraz latife ediyorum ama aslında çok da değil… Hava ağustos ortasında serin bir yaz değil, çok soğuk olmayan bir kış kıvamında! Otel lobilerinde şömineler yanıyor, insanlar balıkçı yaka yün kazaklar giyiyor, on gün boyunca ayaklarda sandalet veya terlik görmedim.
Bu arada Norveç’in en ayırt edici özelliklerinden biri, anormal pahalı olması! Bunu Batı Avrupa başkentleri gibi yerlere kıyasla söylüyorum – misal pahalı bir şehir olan San Sebastian’ın iki katı fiyatlar. Ha, doğru, paranın karşılığını da veriyorlar: Oteller çok zevkli, ürünler çok kaliteli, yemekler harika, balıklar, havyarlar, av etleri (geyik, elk, moose, balina, daha ne isterseniz), ekmekler, kahverengi peynir, beri reçelleri, tarçınlı çörekleri…
Tabii bu kadar refahın içinde son derece güvenli ülke. Motorlardan navigasyon cihazlarını çıkarmadık, hatta anahtarları bile çıkarmadık park ettiğimiz yerlerde! Ve tabii
her şey insan merkezli, bir kez daha devletin halk için çalışmasının ne güzel bir şey olduğunu görüyor insan – parklar, banklar, yaya geçitleri, kaldırımlar, toplu taşıma, dükkanlar, ödemeler, her şey basit, kolay, makul… Böylece ileri yaşında kapasitesi azalmış Norveçlilerin dahi kendi başlarına rahatça yaşamasına elverişli.
Ama çok pahalı demiş miydim?!
Ödeme deyince, Norveç’te nakit diye bir kavram yok – kimse nasıl ödeyeceğinizi sormuyor ve doğrudan pos ödeme cihazını uzatıyor. Birçok yer nakit almıyor hatta. Hiç kredi kartı alt limiti diye bir şey de yok. Aynı şekilde Tax-Free işlemi için de müşteriye sorulmuyor: Hemen her dükkanda var ve personel siz istemeseniz de formu veriyor ve illa almanız için ısrar ediyor. Sonuçta da bunca farklı ülkede bunca uğraşmamdan sonra ilk kez burada, dönüşümden sonraki hafta içinde ve başvurduğum tutarın tamamını iade aldım, inanamadım!
Ülkenin medeniyet seviyesine son bir örnek olarak şunu anlatayım: Parlamento yakınlarındaki parkta bir fotoğraf sergisi gördüm, yanaştım ki, milletvekilleri sergisi… Şu an görevde olan parlamenterlerin ve meclisin geçtiğimiz 4 yılda çekilen fotoğraflarından oluşuyor, yakında seçim olacakmış, neler olup bittiğini bir özetleyerek veda edelim kendilerine şeklinde… Buyrun, kimin aklına gelir böyle bir şey?!
Bu kadar sosyal irdelemeyi, doğa araştırmalarıyla sonlandıralım: Lisede coğrafya hocamızın kafamıza kaktığı fiyordlar hakikaten bir doğa harikası. Öyle bir giriftlik var ki denizle, ülkede deniz, su, göl, akarsu, şelale görmeyen nokta yok gibi. Ve her biri bir diğerinden güzel, dağlar, tepeler, buzullar, derin fiyordlar, her birinden saat gibi tıkır tıkır işleyen feribotlar, en izbe yerde bile tertemiz, sorunsuz yollar, düzgün, kurallı, hasılı tam olması gerektiği gibi her şeyler…
Norveç güzel, kolay, lezzetli, keyifli, güler yüzlü, eh sadece… birazcık serin 😉
(8/2025)