İçeriğe geç

Yaşasın: eylül aramızda!

leylekler veda danslarını yaptılar birkaç gün evvel, yakında, ya da kim bilir belki siz bu satırları okuduğunuzda çok uzaklarda olacaklar. evet sanırım ben günlerce, uzun uzun eylülü yazacağım ve siz bunları okuyana kadar onlar ohooo… eylüle dayanamaz onlar, ağustosun kavurucu sıcakları azalırken toplantılar yapmaya başlarlar; selçuk’ta su kemerlerinin üstünde, pamucak’ta sazlıkların üstünde aşağıya koca gölgeler salarak hep beraber döner, dönerler. gidiş rotasını, yola çıkış tarihini, seyahat koşullarını konuşuyorlarmış gibi gelir bana: evet arkadaşlar, artık toplanmaya başlasak mı? bir meltem esti geçenlerde, ürperdik vallaha. haftaya kalmayalım derim ben… peki leyla iyileşti mi? onu mehdi ile arkada bırakalım, sonra yetişirler. hedefimiz bu sefer de yunan adaları üstünden mısır. kalabalık değilse adalarda da biraz takılırız, değil mi şef? oraların manzarasına bayılıyorum da…

işte leylekler gitti, bize bir kez daha hayatın döngüsü rutini üzerinde düşünmeyi bırakarak. biz bu sıralar yine bebeğimizin ne kadar büyüdüğünü, yarın-öbür gün okulların açılıp trafiğin artacağını, işte yazın ne çabuk geçtiğini konuşuyor olmalıyız… ama şu yeni atlattığımız feci sıcaklardan sonra her ölümlü, anlık bile olsa, kışın yaklaşmasına sevinmiş olmalı! kış, kapalı kapılar, bulutlu hava, kalın çoraplar ve sıcak çorbalar… çıtır çıtır bir şömine sonra, çiseleyen yağmur, anthony hopkins filmlerindeki gibi görüntüler, parkalı yürüyüşler, tek-tük insanlar…

daldım mı çıkamam kışa! ama daha var. daha ayıklanacak otlar, büyütülecek karpuzlar, domatesler, gidilecek piknikler, neler neler var. daha en az 1 ay sulayacağız gencecik fidanlarımızı (saydım ki 60’dan fazla fidancağızım varmış, her birine 2 dakika ayırsam günde 2 saat!), diplerinden otlarını ayıklayacağız, kuruyanlara fatiha okuyup sırık yapmaya ayıracağız, kurumaya yeltenenleri budayıp sulayacağız. domateslerle biberlere su salıp yerlere yatanlarını ayaklandıracağız, olanları toplayıp salçalar yapacağız. güneşte bekleyen salçalara batan tülbentlere lanet okuyup tencereye tülbent düşürmeme projesine kafa patlatacağız. birkaç tanecik minicik çekirdekcikten ortaya çıkan koca balkabaklarını, dev karpuzları akşamdan sabaha hortum damlatarak yeterince sulamaya çalışacağız. bozoları karpuz çiğnemenin fenalıkları konusunda eğiteceğiz.

domates tarlam seneye biraz daha yana kayacak, tamamı güneşte kalacak. daha az ve daha seyrek domates fidesi dikilecek, ve biber. (fideler başka yerden alınacak: acı dedikleri biberler tatlı, domatesler yumuk tarla domatesi değil!) karpuzlar daha geniş alana salınıverecek. semizotu zaten her yerden fırlıyormuş, tohumu alınmayacak. yeşil salata evet, kolayca yetişiyormuş ama yenmiyormuş yazın, ekilmeyecek.

sonra şeftalilere baharda falan çok iyi bakılacak, bu günlerde yemekte olduğum ilk (ve şahane) şeftalilerini daha da geliştirsinler, daha da artırsınlar, büyütsünler diye. hurmalara bakılacak, bu sene üzerinde kalan (ilk) iki meyvesini geliştirecek mi, seneye daha çoğunu da vermeye kalkışacak mı… şahane de bir manzara sunacak mı osmanlı çinilerindeki gibi, çıplak ağaçta tupturuncu meyveler?

bütün meyvelerimin incirlerim gibi beni utandırmasına dua edilecek sonra… geçen sene kolları bacakları yemiş dolu olup hepsi de taş gibi sertken patlayarak kendilerini meşhur akdeniz meyve sineklerine sunan incir ağaçlarım, bu sene aklımdan geçenleri okuyarak (“meyve vermeyeceklerse durmalarının anlamı ne?!”) korkup kendilerine çekidüzen vermişler; hemen hepsi hem beni, hem komşularımı doyuracak kadar (ki incir canavarı yeşim ablayı sayınca bu epey yüklü bir miktar oluyor) bol ve güzel incir vermekteler şu günlerde. onlar bitince komşu tulum ali’nin koca yemiş ağacı talan edilecek, o da bitince öteki komşu recep bey’inkiler, böyle böyle eylülde incir incir gezmeler…

sıcaklar, diyorduk: geçenlerde bir ara canıma tak etti, hem aysız, parlak yıldızlı bir geceydi, dışarda uyuyayım dedim… terastaki oturma bankında minderlerle, örtülerle güzel bir düzenek kurdum; börtü böceği kovdum; kalınca giyinip örtülerin altına sokuldum… ama gecenin ortasında üşüyüp yorgan ihtiyacıyla içeri girince tekrar dışarı çıkamadım. buna da şükür elbet: üşümek -ağustostaysa eğer- güzel bir his, hem üç saat yıldızların altında uyudum, fena mı! çatının içinde cirit atan, uyurken üstüme başıma, yerlere kırıntılar saçan akreplerle süleymancıklar (sanırım süleymancıklar diğerlerini kovalıyor ama?..) dışarda yoklar hem. yanımda dolaşıp beni yoklayan ve koklayan üç silahşörler de işin eğlencesi.

işte eylül! yazlık komşularımız birer birer kışlıklarına dönüyor. teleskoplar ve yıldız dürbünleriyle, italyan ve türk mutfağından akşam yemekleriyle, tatlı çocuklarıyla yaz günlerini paylaştığım komşu aile gitti. (gezegen kelimesinin ‘gezmek’ten türediğine, nitekim gezegenlerin gökteki yerlerinin her daim değiştiğine dikkat etmiş miydiniz?) camiden “tüm köy halkımız davetlidir” şeklinde anons edilen kına geceleri, düğünler, sünnet düğünleri köy meydanında yaz boyu hepimizi eğlendirdi. yerlere kadar paralar takılan oğlan çocukları piste çağrılıp bir başlarına ağır ağır zeybek oynayarak artık “adam” olduklarını cümle aleme ilan etti. ve yine hızla geçen bir yazın ardından hep söylenenler söylendi… peki gelecek yaz neler olacak söyleyeceğimiz?

bazen kendi kendime diyorum, sonraki eylüllerde, sonraki haziranlarda ne yapacağım, ne yazacağım, hep aynı şeyler yaşanacak, bitecek söylenecek her şey… sonra bir gazete okuyorum, küresel grip salgını ihtimali, orman yangınları üstüne komplolar, gen mühendisliğinin buluşları, spiritüel aydınlanmanın başlaması, dünyanın ekseninin kaydığı, küreselleşmenin ücra köşelerdeki neticeleri, şunlar-bunlar: yazacak şey bitmeyecek. insan hiç tekdüze yaşayamayacak.

“evim o kadar durgun ki

evde öyle bir sükunet var ki

kar fırtınası dışarıları uçururken

ve köpekler burunlarını kuyruklarının altına sokarken

küçük oğlum yerinde uyuyor

sırt üstü yatmış, ağzından nefes alıyor

küçük karnı yuvarlak ine çıka –

tuhaf mı, ağlamaya koyulsam mutlulukla?”

(anonim, kızılderili annenin şiiri)

o halde şimdi, mutlulukla ağlamaya koyulma zamanı. sonrası Allah kerim.

(eylül 2006)

Kategori:Orda Bir Köy Var Uzakta