Şehrin insan doğasına aykırılığı, hayatımızdan bu kadar kolaylıkla uzaklaşabilmesinden de anlaşılmıyor mu? Kim der ki şehirde her adımda fenalık geçiren bu kadın 33 sene İstanbul’da yaşamış…
Elbette insan da değişiyor senelerle, şehir dediğimiz yer de değişiyor, ama yine de bir insanla bir şehir bu kadar kısa zamanda bu kadar uyumsuz hale gelebilir mi? Gözünüze sokmak gibi olmasın ama ben kurtuldum! Şehri kanımdan attım, bünyemden sildim, iki yılda geçmişe gömdüm… Burnumun direği sızlayarak andığım hiçbir şey kalmadı İstanbul’dan geriye.
(…)
Zamanın durduğu yerler var bu şehirde yine de. Boğazın birçok yeri gibi Kuruçeşme, bunlardan biri. Küçük semtin içindeki minik otopark-oto yıkamacıdan başlıyor güzellik. Güleryüzlü otoparkçı geliyor, bir “sabah şerifleriniz hayrolsun!” demesi eksik kalıyor, “İstersen çıkışta öde, istersen ödeme, canın sağolsun güzel ablacığım!” babında bir gülüşme geçiyor aramızda. Sokağın girişindeki taksiciler minik taburelerinde yine geçen yüzyıldan kalma oturuşlarında. Köşedeki ‘Alaattin’in dükkanı’ tarzı bakkal hakeza. Caddeden hızla geçen “öte-hayat” arabalarını görmezden gelmeyi başardıktan sonra ver elini Aşşk Kahve, kahveler, sandviçler, hoşluklar, insanlıklar. Kuleli’yi, sandalları, ördekleri seyrediyorum, diğer müşterilere, elemanlara laf atıyorum, çıkıp yine denizin kenarından, zamanın kıyısından Kuruçeşme parklarından birinden yağmur altında yürüyorum. Çöplerden ekmek parası çıkartan adamlar, saçaklara sığınan kediler, sevmem için yanıma koşan sokak köpekleri günümü şenlendiriyor.
Tahtakale’ye gidiyorum sonra, Ortaköy civarından bir otobüse atlayıp. Trafiği yararak mucizevi şekilde 20 dakikada Eminönü’ne varabilen otobüs içindekileri bir çırpıda silkeleyip hızlı ve umarsız hayatına devam edecek. Ama Tahtakale’de hayat ağır: Küçücük camiden okunan ezan esnaf arasında kıpırdanmalara, atışmalara ve gülüşmelere yol açarken sanki o anda dünyada yapılacak tek doğal şey, o ince uzun sokakta bir şeylere bakarak ve elleyerek ağır ağır yürümek. Burada her kuruşun, her liranın yaşamsal değeri var. İlk defa gördüğüm işportacı sorduğum fiyata, “Abla sana 1 liraya olur,” gibi bir cevap veriyor, içimden dalga geçiyorum, “Niye, ne özelliğim var benim?!” diye. Taze, güzel bir limonata içiyorum, ne idüğü belirsiz pidelere uzaktan bakmakla yetiniyorum. Çeşit çeşit insanla birlikte yokuşlar çıkıyor, pasajlardan geçiyor, kuruşlarımla olmazsa olmaz ıvır zıvırlar alıyorum. Mısır Çarşısı gözlere şenlik, herhangi bir bayram-seyran öncesiyse Nuruosmaniye Camii’nin avlusu ayrı bir şenlik; şehri paylaştığım ama neye benzediğini bilmediğim “öteki” insanlarla aynı havayı solumam ancak burada alışveriş ederken mümkün. Günün sonu yaklaşırken Eminönü iskelesinde, 30 yıldır kulübesinden çıkmamış gibi görünen göbekli memurdan bir jeton alıp şehir hatları vapuruna biniyorum, işlerinden çıkmış akın akın insanlarla. Karadan koptuğumuzda sanki onlar da karaya, şehre ait herşeylerini nasılsa orada bırakıyorlar; huzur içinde Boğaz’a doğru seyrediyoruz eski İstanbul şaheserlerinin ışıkları eşliğinde.
İstiklal Caddesi ne menem bir yerdir ki şehrin hem en korkunç, hem en hoş yeridir? En naif işyerleriyle en pop&trendi dükkanların, en vahşi cinayetlerle en dokunaklı hikayelerin birden beşiğidir? Basit bir manevrayla birinden ötekine kıvrılabilirsin, her biri ayrı kişilikli mekanlardan. Kendimi dışlanmış hissedeceğim endişesiyle Simurg’a girmeyip Pandora kitabevinde uzun uzun rafları karıştırıyorum. Ağzımda Hacı Bekir’den küçük bir kesekağıdında alınmış tarçınlı dev akide şekerlerinden biri. O şeker yüzünden 3 katlı simitçi dükkanından 3 tane kaşarlı simit almak fikrini terk etmek zorunda kalıyorum zaten. Fransız Konsolosluğu’ndaki, Aksanat’taki sergileri tavaf ediyorum, Emek sinemasının girişinde yatan köpeği kontrol ediyorum hala orda mı diye, ağzım ve midem yeterince boşalınca İnci’ye girip profiterolümü yiyorum. Peçete niyetine kesilmiş ince kağıtlar, düz bardakta su, mavi önlüklü hep aynı adamlar. Süs yok, yenilik yok, hop-hop-pop hiçbir şey yok. Herşey gerçek. Herşeyin başka bir şey gibi görünmeye çalıştığı dış dünyaya çıkmak için güç topluyor insan İnci’de.
Atlas pasajında da ‘seçkin’ dükkanlarla ‘normal’ dükkanlar yanyana, içiçe. El işi bez bebekler, antikamsı ev eşyaları, ihraç fazlası kaliteli giyecekler, kahveci, pulcu. Diğer insanların varlığını da kabul eden insanlarla birlikte film izleme şansımı değerlendiriyorum Alkazar sinemalarında, bir Rus ya da Fransız filmi tercihen. Orda izlediğim Güneş Yanığı’nın afişi hala asılı: “Biz devrimi, sizin topuklarınız böyle yumuşak kalsın diye yaptık,” diyen yoldaş ve küçük kızının resmi. Çıkışta vaktim hala bolsa Galatasaray hamamının sokağından yine geçen yüzyıla giriyorum. Merdivenlerin dibindeki kahvede oturmasam da oturanları takdirle süzüyor, aşağı caddedeki Galeri Apel’e, değişik vitrinlere biraz bakıp sabırsızlıkla dünyanın en güzel, en zamansız dükkanına giriyorum, bir kez daha herşeye ellemeye. Stoa’da bütünlüğü bozulmamış, cilalanıp süslenmemiş, kişilikleri göz ardı edilmemiş ağaçlar var, kocaman eğri bir bank veya dev bir yemek masası veya hiçbir yoldaşına benzemeyen mağrur bir kanepe şeklinde. Şu an üstünde yazdığım çalışma masası gibi.
Yeni Çarşı Caddesi üzerinden tekrar İstiklal’e çıkınca Yapı Kredi’nin sanat galerileri ve kitabevi de beni biraz oyalıyor, az ilerdeki pasaj girişinde satılan atkılar, şallar, şapkalar da. Balık Pazarı bir başka İstiklal seferine kalıyor bu arada: Mesela bir arkadaşa birlikte yemek yapmaya gidilecek bir güne. En ucuzundan azıcık alınacak havyar düşünülüp yutkunuluyor. İstiklal üzerinde biraz Mudo Pera, biraz Robinson Crusoe, Sent Antuan’ın parlak mavilerine uzaktan bakış, önünde nazar boncukları satan kör adam, Ada Müzik’in zevkli nağmeleri ve yanındaki rengarenk dükkanın Hint kumaşları eşliğinde hedefe doğru ilerliyorum: Şimdi. Şimdi yemek zamanı, şahane bir çorba ve penne siciliana. Şimdi’de 1961 model miydi, orijinal harika bir kahve makinası var, İstanbul’un en iyi espressosunu yapan da o. Bu tuhaf mekanda her şey orijinal, insanlar dahil. O kadar gidilecek yer varken o civarda, Markiz Pastanesi başlıbaşına bir güzellikken, cadde üstünde bile küçük, hoş yerler açılmışken, arkada K.V. umursamazca beklerken hep yolumu keser o yüzden. Kesile kesile uzayan o yolun nihayetinde Tünel’de, gitarların, davulların, nota kitaplarının arasında Galata Mevlevihanesi: Doğru zamandaysa sema gösterisiyle hareketlenmiş, diğer zamanlarda herhangi bir türbe gibi ağırbaşlı, kasvetli. Hele biraz yağmur varsa. Bu gri şehre kasvet yaraşıyor. İstiklal Caddesi, Galip Dede’nin türbesi ile bitiyor.
Klasik Türk usulü kahvaltıları Emirgan Sütiş’te ya da Yeniköy Emek kahvede yapmaya alışığım ben. Sütiş’in taze kaymakla balına, Emek’in menemenine, her ikisinin de Türk usulü suratsız garsonlarına bayılırım. Bu kez yolum o tarafa düşmeyince, bir de tavsiyesine güvenilen bir dost tavsiye edince, kahvaltılık bambaşka bir yer keşfetmiş oluyorum, kendi çapımda: Beşiktaşlı kaymakçı Pando’nun yeri. Ben şahsen tuhaf bir tarif üzerine, özetle el yordamıyla bulduğumdan yerini pek bilemiyorum ama görünce anlaşılmayacak gibi değil: Açık mavi doğramalı, dışında bir şekilde “1895’ten beri” anlamında bir yazı bulunan minnacık bir dükkan. İçinde 3-4 masa, masalardan birinde (1895’ten beri olmasa da) uzun zamandır orada olduğu belli olan bir amca (Bulgar asıllı Pando) ve çeşitli akrabaları, tezgahta ise kilolarla muhteşem kaymak. Sadece sipariş kaymak almak için girmiş olmama rağmen, “Buyrun,” diyen teyzeye “Çay var mı?” diyorum gayrıihtiyari, sonra çayın yanına sucuklu yumurta, eh sonra da ağzım tatlansın diye az bal-kaymak istiyorum, bir çay da üstüne. Pando’nun yeri İstanbul’da insanın dışarı çıkmamak için bahaneler yarattığı nadir yerlerden biri. Gerçi dışarı çıkması da hoş: Beşiktaş çarşısında nisbeten naif bir kalabalık, kocaman Kabalcı Kitabevi, arkasındaki (haydi sesli söyleyin bakalım:) Sinan Paşa Pasajı’nda hesaplı moda alışverişi, son model teknoloji alışverişi.
Bir gün İstanbul Modern denmesi istenen müzeye gidiyorum: Halk otobüsünün şoförü, hangi durakta inmem gerektiğini sorunca müzenin tam karşısında durup beni bırakıyor. 2. veya 3. kez gezdiğim daimi sergide isimlere bakmadan ressamları tahmin etmece oynuyorum kendi kendime; sarkıtılmış kitaplardan oluşturulmuş tavana bayılıyorum, denize ve şehre bakan balkona çıkıyorum yağmurun altında, doka bağlanmaya çalışan tekneyi ve gemicileri izliyorum. Gerçekle bağlanmak da şart. Nişantaşı’nın çok zengin sergileri, harika kafeleri, temiz, şık caddeleri var ama Nişantaşı’nda gerçek yok. Oraya ‘ait’ olanlar bir yana, sadece çalışmak için orada bulunanlar bile dev bir maske halindeki o ilüzyonda yaşıyorlar gün boyunca, evlerine gitmek için dolmuşa bindikleri anda herşeyin balkabağına dönüşeceğini bilmezlikten gelerek. Nişantaşı’nda gizlenen gerçek insanları bulmak uzmanlık istiyor: Küçücük, 40 yıllık kuyumcu dükkanındaki Ermeni ustalar, cadde üstünde bir tablada sigara satan güleryüzlü, terlikli adam, sevimli bir kitapçının banko arkasında kitap okuyan genç elemanı, karanlık bir barın gerçek dünyadan kopup gelmiş harbi barmeni.
Ve Etiler’de de öyle: Starbucks dükkanını cep telefonları ve Barbour ceketleriyle, mutsuzluklarıyla işgal etmiş, ‘herşeye’ sahip tatminsiz, umarsız lise öğrencilerinin arasında hırpani giysileri ve tatlı, kocaman gülümsemesiyle dolaşarak “Ablacım bir ciklet ister misin?” diye elindeki kutuyu uzatan yarı deli adamı da herkes göremiyor. Etiler’de, bir sembol olarak Etiler’de gerçek olan çok az şey var; işte bu adam onlardan biri. Ciklet satan adam için yazdım bütün bunları. Bütün bu insan kirliliğinin arasında var olabildiği için, var olabilsin diye. Onun varlığı sayesinde hala gelebiliyorum İstanbul’a çünkü, onun güzelliğini, herşeyin arasında onun da olduğunu bildiğim için.
(ocak 2006)