İçeriğe geç

Yazamıyorum! ya da: Atlas silkinsin

img_0750

Kapkaranlık bir gün. Ağır, sakin.

Eskiden böyle günler olurdu. Günün ilk işi olarak ataleti söz veren kış sabahları. Soğukta kalkar, ağır ağır evin ritüellerini yerine getirirdim. Sonra dururdum: Bugün ne yapsam?..

Şimdilerde, günler birbirleriyle yarışıyor. Kapış kapış, ciyak ciyak bir koşturma var hayatımın içinde. Haksızlık oluyor karanlık kış sabahlarına. Alışık değiller onlar böyle bir tempoya, bünyelerine uygun değil.

Yine de bu karanlık, ağır kış sabahında Sabahattin Ali’nin “Benim meskenim dağlardır dağlar,” dizelerini, Turan Erol’un resimlerini ve dağ doğa aşkını anlattığı satırları okuyabildim. Bu da iyi. Defne (Suman) sağ olsun, sabah hiçbir şeye bulaşmadan yoga matına ulaşmanın öneminden bahsetmiş. Bir iki kullandım bu taktiği, evet işe yaradı. Şimdi, bu sabah, çalışma masam, sabah okumam yazmam için kullanıyorum: Köpeklere, kahvaltıya, günün devamına (b)ulaşmadan çalışma odasında kalarak.

Her şeyi becerdim şu hayatta da dingin bir kafaya sahip olmayı beceremedim! Anca kaçamaklar yapabiliyorum, eh yine, buna da şükür… Beni acilen beklediğine inandığım yüz bin milyon işi bir kenara bırakıp kendimi doğaya atmak, evrende daha önemli hiçbir şey yokmuş gibi (ki muhtemelen yok zaten) dağı arşınlayıp doğada neler olup bittiğini gözlemlemek – yo bu doğru değil, dışardan “gözlemlemiyorum” ben, doğanın içine girmek benim yaptığım… Bugün pek iyi bir gün bunun için, hadi hayırlısı, belki olur.

Belki uzun serilerini yazdığım “Doğadan – 843” gelir sonunda. Sonunda, çünkü başlıkta dediğim gibi, yazamıyorum! Delireceğim, aylar oldu yazamıyorum. Aradan San Sebastian’lar, Ayn Rand’lar, Bünyanlar, kutlamalar, yaş günleri, sonbaharlar geçti, karşımda bir yazı görmüyorum. Yazı görmediğim her gün beni içten içten yiyor. Bu yenmenin stresiyle daha da yazamıyorum. Temel demiş ya: “Doktor hanım, bulamiyrum ki yapamiyrum!” Ben niye yazamıyorum derseniz, hayat o kadar dolu ki ben de yazı oluşmasına yol verecek kadar boşluk bulamiyrum….

Şimdi ise ekran karşısına oturmuşken, o kadar karışık ki, diyorum kendi kendime, nasıl, nerden toparlanır da bağlanır?.. Her şey beklediğimden de karmaşık, inişli çıkışlı – ya da öyle mi?! Aslında hepsi çok, çok basit değil mi yahu? Dur bakalım hele, sabredelim az, belki yazının sonuna kadar yanıtlanır bu soru da…

* * *

“Yazmak dışında herhangi bir yaşam biçimini öğrenemedim.” Bunu söyleyen Zygmunt Bauman kim bilmiyorum ama ağzına sağlık: Yazmadıkça sindiremediğim şeyler var hayatta çünkü; başka türlü var edemediğim durumlar, görüşler, hisler. Bir yandan da tabii yazmak eşittir paylaşmak; bu kadar kuvvetli görüşlere sahip olunca insan bir şekilde paylaşmaya ihtiyaç duyuyor. Misal, babamın efsanevi Kayseri Lisesi’nde edebiyat öğretmenlerinin  kendilerine söylediğini aktardığı (ve üzerinden onca sene geçtikten sonra kelimesi kelimesine, her seferinde canı gönülden hissederek aktardığı!) şu sözleri paylaşmak için fırsat kolluyorum:

“Hayatının seyri dümdüz olan insanlar vardır. Ömür mermerini heykelleştirecek en ufak bir kıvrıntı dahi vermeden, mihaniki bir ahenk içinde yaşarlar. Bunlar hakkında söyleyeceklerimiz çabucak bitip tükenir…”

İşte, diyorum, işte bu acı durumla, bir hayatın harcanmasıyla karşı karşıya kalmanın korkutucu düşüncesi, beni bu içinde bulunduğum “üretken karmaşa”ya mecbur kılıyor. İşte o ömür mermerine kıvrıntı verebilmek için didinip duruyorum, ekran karşısında, Bünyanlarda, dünyada bir şeyler yaparken. Eğrisini değil, doğrusunu bilin: Hiç kimse için hiçbir şey yapmak değil gözümü diktiğim, en yüksek hedefim. Sadece bu dünyada yapabildiğimin en iyisini yapmak. “To exchange my best effort for the best effort of others,*” Frisco’nun ifadesiyle.

En sonunda içimdeki hissi deşifre edebildim! Hani olur ya bazen, bir his içinizde dolaşır durur, ya da siz onun içinde dolaşır durursunuz, bir türlü tanımlayamaz, adlandıramaz, bir yere koyamazsınız, sizi ufak ufak dürtüp durur varlığını belli etmeye, ama siz kimliklendiremediğiniz için görmezden gelmeye çalışırsınız… İşte öyle bir his, epeydir içimde dolanıp kafa gösteren. Şöyle ki: Ben hiç kimse için bir şey yapmak istemiyorum. Hiç kimseye daha iyi bir hayat vermek istemiyorum. Ne haddime! Eğer kendimden başkaları için tek bir şey istiyorsam, bu, daha iyi bir hayat istemeleri. Daha iyi bir hayatı görmelerini, tahayyül etmelerini, arzu etmelerini istiyorum. Kalıpları kırıp, beklentileri aşıp, dokuz noktanın dışına çıkıp yüreklerinin götürdüğü yere gitmelerini; gidemeseler de gitmeye çalışmalarını.

Her şeyin arzudan, aslında tam olarak o arzudan kaynaklandığını biliyorum çünkü. Çünkü onu yaşadım ben. Been there, done that. Donosti’de son öğleden sonram. Nedense birden içime gelip tam yerine oturuveren bir hisle, sokaklarda yüzümde şapşalca bir gülümsemeyle geziniyorum: “Her şey benim.” (Hem ben’im, hem bana ait.) Kursaal’in yanındaki güzel köprünün tam ortasında durup kollarımı iki yana açıyorum ve nehirle denizin birleştiği yere doğru bakıyorum: Ben, her şeyi yapabilirim! Çünkü her şey içimde… Evet, çok güçlüyüm. Evet, çok zenginim. Evet, çok bilgiliyim. Evet, bunların hepsiyim: öyle olmak istediğim, öyle olmak için delirdiğim, öyle olabileceğimi görebildiğim, öyle olduğumu kabul edebildiğim için…

Durup dünyanın gözünün içine bakarak, “BEN, HER ŞEYE MUKTEDİRİM!” diyebildiğim için. İstemekle elde etmek arasında ne kadar az mesafe var aslında – esas yol o istemeye varana kadar, o yola baş koymak esas zor olan. Daha iyi bir şey istemeyen ise boşuna harcamasa keşke bu hayatı!..

Donosti demişken: Bu İspanyollar yine mutlu, yine mutlu anasını satayım! Gel de sevme: Zurriola’da bir event var yine, biracı Keler kapalı alan yapmış, akşama yine eğlenilecek burada. Bir sürü dükkan kapanmış ama daha da fazlası açılmış şehirde, yepyeni, taptaze enerjiler. Yeni nesil kahveci The Loaf mesela, tadilat yapıyordu önceki gelişimde, şimdi gayet açık, oturma yerleri de artmış. Bar / kafe Koh Tao her zamanki kadar hareketli, dışardan bile (wifi şifresi de aynı). Yüncünün vitrininde yine ve hala göz koyduğum güzel battaniye. Bir baba, taş çatlasa 2 yaşında olan oğluna, “Ne istiyorsun?” diye sorarak cevabı dikkatle dinliyor. O yüzden de kurs sırasında yanımıza gelen 9 yaşlarındaki iki çocuk, özgüven patlaması halinde başlarının çaresine -mutluca- bakıyorlar. O yüzden cep adamı Antonio kendine sonsuzca hayran!

Oysa Türkiye sınırları dahilinde özgürlük ve mutluluk, yükselen değerler arasında değil.

Kalite standardı olarak kalitesizliği, yaşam standardı olarak sıradanlığı, hayat görüşü olarak kurbanlığı, varoluş ilkesi olarak ota boka bulaşmamayı, eğlence olarak kendi algısı dışındaki her şeyi ve herkesi küçük görmeyi, olmazsa olmaz olarak hep aynı yerde sayıp bir gıdım bile değişmemeyi, temel mantık olarak “o zaten olmaz”ı benimseyen, tembellikle dinlenen, banallikle eğlenen, hamasetle coşan, kendini belaltı ile tanımlayan, hayattaki en önemli “üretim”i kafasına terlik fırlattığı ve potansiyel orospu gözüyle baktığı bir kız veya kapa çeneni salak diye tokatladığı ve yine de kendi kadar(!) güçlü ve kudretli olmasını beklediği bir oğul olan…

Bu mu halkım? Bu mu çoğunluk? İşte onlar yönetiyor dünyayı! Aha işte o cehalet, o tembellik, o çapsızlık, o uyanıklık elele “demokrasi”lerle dünyayı ele geçiriyor. Trump’ın başkan olmasına biraz sevindim, biliyor musunuz? Oh olsun, Amerikalılar Orta Doğu merkezli bütün dünya terörünün ana kaynağı diye değil. Nasıl olur da bu karanlık güruh bu güzel ülkenin yarısı tarafından desteklenir (seçimin hilesiz yapıldığını varsayarsak) diye anlayamadıkları tuhaf durumu belki şimdi biraz anlarlar, hem Amerikalılar hem biz beyaz Türkler ve dahi tüm dünya!

Ama öte yandan “iyi” insanlar da var dünyada?.. İyi kalpli, iyi niyetli falan gibi romantik iyiliklerden bahsetmiyorum “iyi insan” derken; kaliteli insandan bahsediyorum, işe yarayan, üretken, varoluşa saygısı olan, sevgiyle işini yapan, özenle, şevkle üreten, dünyaya katkıda bulunan… Bir çorap tasarımcısından bir yazı ustasına, mermerden ufacık tefecik aksesuarlar yontmaya soyunan ustadan bir numara olduğu işini bırakıp başka bir işe, yepyeni mücadeleler vermek için girişen kişiye, gezip dolaşırken bile, dinlenmek için kitap okurken bile yaratmaya, türetmeye, artırmaya, güzelleştirmeye çalışan insanlar. Var bunlar. Atlantis ekibi.

San Sebastian’da ekim ayı boyunca sabah akşam okuduğum, içinde yaşadığım kitabımı, Atlas Silkindi’yi özlüyorum. Dagny’nin, Hank’in, Frisco’nun mücadelelerini, yanlarında buldukları “iyi” insanları ve savaştıkları asalakları, içinde yaşadığımız düzenin piyonlarıyla kurnazlarını anıyorum sürekli. Tek bir çıkışım var, bu kitaptan da anlıyorum: Kendi içimde kalmak. Üretebilmek için, yaratabilmek için, “insan evlatlarının yaşaması gerektiğine inandığım gibi yaşayabilmek”, sinir krizi geçirip çıldırmamak için. Dünyada sadece John Galtlar ve Francisco d’Anconialar ve Hank Reardenlar varmış gibi yaşamak.

Sevgili Defne Suman’ın ABD başkanlık seçimlerinden sonra yazdıkları da beni dürtüp duruyor bir yandan:

(…) Ama sevgili dostlar, eğri oturup doğru konuşalım: Ne bekliyorduk? Demokrasinin, yani bir ülkenin hasbelkader orada doğarak ya da çalışıp çabalayarak vatandaşı haline gelmiş insanlarının çoğunluğunun dünyayı idare edecek kişileri tayin etmesi şeklinde tanımlanan demokrasinin artık bir yönetim biçimi olarak sonunu tükettiğini bilmiyor muyuz? Son kırk yıldır sosyologların, siyasal bilimcilerin dillerinde tüy bitmedi mi bunu bize anlatmaya çalışırken? Eğitim seviyesinin ışık hızıyla düştüğü ve eğitimsizliğin yüceltildiği bir dünyada televizyon karşısında uyuşan zihinlerin düşünme yetisini yitirdiğini, düşünemeyen kafaların her duyduğuna inandığını, inandıkça korktuğunu, korktukça televizyondan medet umarcasına yine evine uyuşmaya koştuğunu görmüyor muyuz?

(…)

Dünya bir değerler savaşı ile karşı karşıya bana sorarsanız. Özgürlüğü, adaleti, erdemi, eşitliği, vicdanı, dürüstlüğü değerler listesinin tepesine koyanlarla, başka değerlere inananların savaşı. İşin tuhafı (belki de değil) iki taraf da kendi değerlerinin kutsallığından şüphe duymuyor. (İpleri ellerinde tutanların bu savaşta kimi desteklediklerini söylemeye bile gerek yok.) Bugün bir cephede daha yenildiğimizi düşünüyoruz. Ona ağlıyoruz. Ama yenilmedik. ABD seçimlerini Trump değil de Clinton kazansaydı da biz zafer yanılsamasından başka bir şey kazanmayacaktık.

Yitirdiğimiz cephe bu seçimde değil. Hayatta. Kendi seçimlerimizde. Rahatımız için vazgeçtiklerimizde. Korkup da dilimizi ısırdığımız anda gerçekleşen oto-sansürlerimizde. İki yüzlü ilişkilerimizde. Bizden olmayanı lanetleyişimizde. Nefret söylemine kattığımız her bir sözcükte. İçimizde bir türlü kapanmayan boşluğu doldurur umuduyla durmadan katıldığımız o şu bu eğitimlerde.  Atamayıp da sakladığımız ama üzerine daha da fazlasını eklediğimiz giysilerimizde, sırf geri dönüşüm kutularına götürmeye üşendiğimiz için çöpe attığımız cam kavanozda, kağıtlarda, ufak tefek üç kağıtçılık numaralarımızdan duyduğumuz gururda. Sevgisizlik korkusuyla itiraf edemediğimiz kabahatlerimizde, eh bu seferlik de böyle olsun diyerek yüzleşmekten kaçındığımız günlük adaletsizliklerde.

Bu bir değerler savaşıysa dünyadaki, şimdi değerlerimize sarılmamız, taviz vermez bir güçle sarılmamız için en iyi zaman.

Çünkü o zaman, ancak o zaman, gelecekteki o gün torunlarımıza dönüp diyebiliriz ki, “yavrucuğum Trump’ın dünyanın başına geçtiği gün benim de onurlu bir yaşam sürmek için bilinçli bir mücadeleye girdiğim, buna da kendi hayatımdan başladığım gündür.”

* * *

Atlas Silkindi’nin bir türlü derli toplu ifade etmeyi beceremediğim ana ekseni, -ifade edemememin mazereti Ayn Rand’ın bunu 1200 sayfada ifade etmiş olmasıdır, arz ederim- varoluş aşkı, yaşam hayranlığı, üretime ve gelişime saygı. İşte bunlar için savaştı o bahsettiğim karakterler, bunlar için savaşıyorum ben. Benim değerlerim bunlar ve kanımın son damlasına, ciğerimin son nefesine kadar onlar için kullanmakta en ufak bir beis görmüyorum. Yeni yaşım, beni belki de hiç olmadığım kadar özgür hissettiriyor…

Özgürüm, ideallerimin peşinden koşmaya. Özgürüm, benim için düşünülenleri, söylenenleri görmezden gelerek kendi doğrumda gitmeye. Keyifle, mutlulukla, kudretle yaşamaya, herkesin öyle yaşaması için mücadele etmeye. Beni kararmıyorum diye, herkesin standardına uymuyorum diye, yüzüm gülüyor diye yargılamaya, mahkum etmeye kalkanlara soruyorum: “By what right? By what code? By what standard?**” Benim olmayan bir suçu kabul etmiyorum, benim değerlerime inancım tam, başkalarının neye inandığı ve onlar için ne yapıp ne yapmadığı beni ilgilendirmiyor, ama bana parmağını uzatmaya kalkan olursa sorarım: Hangi hakla, hangi kanunla, hangi standartla?..

Bakın, her şey tek bir yere, tek bir sonuca çıkıyormuş, gerçekten aslında çok basitmiş her şey: Bırakın Atlas silkinsin; dünyayı biz, değerlerine sahip çıkan özgür insanlar taşırız!

 

(Aralık 2016)

 

*”Yapabildiğimin en iyisini, diğerlerinin en iyisi ile takas etmek için.”

** “Hangi hakla, hangi kanunla, hangi standartla?”