Doğa ve gücü üzerine, doğa gibi, dağınık görünüp kendine göre bir düzeni olan, karışık ama uyumlu bir yazı…

Evin serinliğinden dışarı, sıcak terasa adım attığımda bıcır bıcır sesler duyuyor, kafamı arkaya eğip dikkatle yukarı, sese doğru bakıp sarılı mavili narin yaratıkları ufak dairelerle hızlı hızlı uçarken görüyorsam, gelmişler demektir: Arıkuşları ve onlarla birlikte sonbahar. Deniz kenarları arılıdır artık. Dağda bayırda bir iki sersemlemiş yılan görülür arada. Sonra… Sonrası güz. Sabahlar geriler, akşamları serinlik erken gelir… Ama ne olursa olsun hep, hep güzel bir şeyler hissedilir.
Amerika’dan döndüm yeni. Kuzeybatısındaydım, bildiğimiz anlamdaki “Amerika” kelimesinin tarif ettiği her şeyden çok uzak, doğayla yaşayan Kanada ile içiçe insanların ülkesinde. Oralar, Seattle, Portland, Batı Kanada doğayla bir ve bütün yerler. İnsanları sakin, uyumlu, topraklanmış. Huzurlu çünkü kendi doğasıyla uyum içinde.
Gündüz yengeç avlayıp akşam onu yiyor, somon tutup bahçelerindeki ateşte onu tütsülüyor, fazla yengeçlerle füme somon paketlerini eşe dosta gönderiyorlar. Gazetelerinde konular mültecilerin ve evsizlerin de burda barınma hakları olduğu, daha sağlıklı gıda tüketmek için neye dikkat etmemiz gerektiği, karbon ayak izimizi azaltarak hangi canlıların habitatına katkıda bulunabileceğimiz. Geri dönüşüm çöplerinin doğru ayrılması, gereksiz elektrik, gaz vb enerji kullanılmaması, korulukta patika dışına çıkıp canlı hayatına zarar verilmemesi gibi her türlü şey, hep vatandaşların canı gönülden uygulayıp uygulattığı konular. Çünkü: Doğa 1 numarada geliyor.
Doğanın örselenmesi halkın eğlendiği, dalga geçtiği değil, 7’den 70’e herkesin çok ciddiye aldığı ve ayıpladığı bir konu. Kimse için “Aman, boşver!” değil, denize düşen bir kağıt mendil veya yanlış çöp kutusuna atılan bir yoğurt kabı veya biraz lüks için açılan bir klima. Hepsi hayati önem taşıyor, çünkü doğa eşittir hayat.
Bir yandan Amerika, özellikle kuzeybatısı ve batısı, şu anda wildfire dedikleri çılgın orman yangınları ile mücadele ediyor. Aynı anda yüzlerce hektar, onlarca dağ veya tepe yanıyor, ülkenin tüm itfaiyecileri ve gönüllüleri kendilerini ateşlere atarken… Oysa -Kanada menşeli, Beside adlı doğa dergisinin ayrıntılarıyla anlattığı gibi- wildfire’lar doğanın kendini yenileme metodu; engellenmesi gereken bir durum yok. Sağ kalan hayvanlar yangında ölenleri yiyor; oluşan güzel toprakta yeni vejetasyon bitiyor; yetişen taze çalılıklar bizon sürülerini besliyor; orman ağaçlarının tohumları güneş görerek büyüme fırsatı buluyor; 10 seneye de aynı yerlerde tekrar yetişkin bir orman oluşuyor.
Doğayla birlikte, doğanın koynunda yaşayan Kızılderili halklar, bu döngüye hakimlerdi ve gereken zamanda kendiliğinden yanmayan ormanları yakıyorlardı. Şimdi merkezi hükümetler bunu kavrayamadığından -hükümet tanım itibarıyla “hakim olma” kavramından kaynaklandığından, doğaya da hakim olma eğilimi ve isteği içindeler tabii- çoğunlukla buna izin verilmese de yeni yeni birkaç izin koparmayı başarıyormuş Kızılderililer. Viskiye ateş suyu dedikleri, hızla seyahat ettiğimizde ruhlarımızın geride kaldığına inandıkları için cahil sayılan Kızılderililer hiçbir zaman doğaya hakim olmaya çalışmadılar halbuki…
Benim de bir türlü “doğasever” arkadaşlarıma anlatamadığım bir konudur, doğayla bir olmakla doğaya hakim olmak arasındaki fark. Tam da bu günlerde tekrar denedim, bu kez anlama niyetiyle, ilgiyle dinleyen bir kulağa: Bir avcı, dışardan bakan, şehir gözüyle, hakimiyet gözüyle, “daha iyisini bilme, her şeye hakim olma ve koruyup kollama” gözüyle bakan birinin algıladığı gibi, bir hayvana veya doğaya hakim olmak için avlanmaz. Doğayla bir ve bütün olmak için avlanır…
O hayvanın yaşam koşulları içinde avın ve avcının farklı güçleri vardır: Av hayatta kalmak için gerekli olan her şeyi -her şeyi!- bilen bir hayvandır; avcı ise avın bildiklerinin yüzde birini anlamaya çalışan -rüzgarın gücü, tepenin eğimi, kuşların neden o yöne uçtuğu, şu sesi neyin çıkarttığı, en iyi nerde sotelenileceği, ormanın nerde bittiği, ne tarafta su olduğu, yağmurun ne zaman başlayacağı, nerde kendini sakınacağı, hangi sesten uzağa kaçmak gerektiği, vs vs- elinde silah olan koca bir cahil. Avdaki birkaç saatte o doğal koşullarında özüne, doğasına, doğaya bağlanır avcı, bir hayvanın hakim olduğu bilgileri anlamaya çalışarak. Hiçbir şeye hakim olmadığını, olamayacağını anlar. Hayata, gerçek hayatına bağlanır.
Aslında bütün bunlar, depremden dolayı gündeme geldi! Avın oyunu izleyip kenardan tezahürat yapmak yerine oyunun içine girmek, oyunun kendisi olmak olduğu benim hep gündemimdedir doğru, ama bütün bunların kafamda bitişmesi, geçen aylarda Bodrum’da yaşadığımız depremle gerçekleşti. Çünkü tüm şiddetiyle, tüm canlılığıyla yaşadığım o deprem bende bir kez daha korkudan çok farklı bir duygu uyandırdı: “awe”. O zamandan beri de bu kelimenin tam karşılığını bulmaya çalışıyorum ve yetersiz kaldım; sözlükte “saygıyla karışık korku / huşu / hayranlık” diyor, işte bu dört duygunun arası ya da bileşimi… Doğrusu tam olarak, ayağa kalkıp, önümü ilikleyip, boynumu eğerek “Sen ne dersen doğrudur, sen ne yapsan başım üstünedir agam,” deme hissi.
Ardından gelen afetler, İstanbul’u yerle bir eden dolu fırtınası, vb de hep aynı mealde gitti: Ağzım saygıdan, hayranlıktan açık, boynum kulluktan eğik. O güç, o her şeyi bilen ve her şeye hakim olan güç bizi avcuna alıp oraya buraya savuruyor. Bu satırlar yazılmaktayken Florida’da arkadaşlarım kasırgadan kaçıyor misal. İnşa ettireceğimiz binalar için artık “afete dayanıklı” tanımını yapıyoruz. Vay anasını sayın seyirciler…
Aynı anlarda Amerika’nın kuzeybatısında birileri okyanusların dengesini bozmadan avlanmakla, yerel hayatın dengesini bozmadan tırmanış yapmakla, vücutlarının dengesini bozmadan uyumakla meşguller.
Arıkuşları tepemde bıcır bıcır. Seviyorum onları, doğanın gündelik yaşamıma değen her noktasını sevdiğim gibi. Geçenlerde terasıma gelen kara yılanı, ona saldıran koca kangalımı, yaralı yılanı kurtarmaya çalışan kendimi sevdiğim gibi… Kuzeybatı Amerika’dan dönmeden, Sausolito sahilinde oturdum, San Francisco siluetini izlerken Gracias a la Vida’yı dinleyip ağladım. Buralardan gencecik, ne idüğü belirsiz bir öğrenciyken geçen bu kadını bugünkü bu satırların mutlu yazarı haline getiren yaşama devasa bir teşekkür borçlu değil miyim? Her şeyden önce, her şeyden fazla bana doğayı veren, beni doğayla bağlayan bu yaşama…
Doğayı sevelim, evet. Uzaktan değil, içine girerek, korkuyla değil, saygıyla, karşısında değil, yanında durarak.
(Eylül 2017)