İçeriğe geç

Güneş, hani güneş nerde?!

IMG_7541

Hadi yine iyisiniz, aslında yazmayacaktım… Ama uçakta “Yaşasın, güneş alacağım!” diye -alışkanlıkla- oturduğum güney kenarda güneşsiz geçen iki saatin sonunda şaşkınlıkla etrafıma bakınıp öteki kenarda parlayan güneşi fark edince, dayanamadım: Bienvenido a Latin America!

Titicaca, Urubamba, Amazon nehri olduğundan şüphelendiğim kıvrılarak akan çamur renkli nehir, La Paz, Pisac, Bogota… Şu anda bana heyecan veren isimler. Bir yandan da, tanrım, yapacak, keşfedecek, görecek o kadar çok şey var ki insana bir kal geliyor. Neyse! Yeni kıta, yeni hedefler. Güzelce dinlenmiş bir insana her şey farklı görünecektir eminim… Şu anda 24 saattir uçmaktan pestili çıkmış bir insan kalıntısıyım sadece.

Kuş sesleri neye benziyor biliyor musunuz Lima’da? Hani bazı ülkelerde yaya trafik ışıkları çiyu! çiyu! çiyu! diye parlak bir sesle öter ya, onlara ve benzeri alarmlara… Bakıyorum, şahıslarını göremiyorum bir türlü, ama kuş sesleri her zaman her yerde bize Güney Amerika’da olduğumuzu hatırlatıyor. Bir de çiçekler, rengarenk çiçekler ve ağaçların parlak turuncu cart sarı mosmor çiçekleri… İnsanlar rahat, gevşek, gevrek, yanından geçerken durduk yerde selam veriyorlar.

Bir de o selamı anlayabilsem! Biri sordu, sen İspanyolca konuşuyor musun diye… Duraksadım, eee öyle sanıyordum ama burada ben pek bir şey anlamıyorum?! Oysa tam tersini bekliyordum, İspanyollardan çok daha net telaffuzları ve daha yavaş konuşmaları sebebiyle her şeyi anlayacağımı sanıyordum, öyle söylemişlerdi bana. Ama kelimeler o kadar değişik ki, evet söyledikleri anlaşılıyor da içerikte epey bir falso var bana göre!..

İlk bir iki günde yazdığım bu izlenimlerimden sonra, geçen günlerle Peru -veya Lima, veya Lima’nın gördüğüm(üz) kadarı- beni çok fazla etkilemedi… Burası dünyanın herhangi bir yerindeki büyük bir şehir. En çok hissedilen, en büyük farkı, bol avokado ve bol mango bulunan bir büyük şehir olması. Her türlü yerde ve her türlü menüde, tatlıdan yemeğe, kahvaltıdan içkiye, maracuya (passion fruit), mango, aguaymanto (altın çilek?), pina (ananas) varlığını hissettiriyor. Bana göre daha acayip olanı ise avokadonun adının avokado olmaması: la palta!

Dil engelini ve her şeyin çok farklı adlandırılmasını aşamadım… Hatta biraz gıcık olduğumu söyleyebilirim, bol İspanyolca konuşacağımı ve İspanyolcamı sade telaffuz eden Latin Amerikalılarla pratik yaparak ilerleteceğimi hayal ederken seneler evvelki, “Ha? Hu? No entiendo…” durumunda kaldığıma. Bu dili bilmeyebilirsiniz ama yaşadığım düş kırıklığını anlamanız için ısrarla biz İspanyolların(!) kelimelerine Latin Amerika’da denk gelen kelimeleri yazıyorum:

ticket = boleta (makbuz), maiz = choclo (mısır), tirar = jalar (çekmek), bacon = tocino (bacon), coche = carro (araba), comer = almuerzo (öğle yemeği), para beber = para tomar (içmek için), melocoton = durazno (şeftali), zumo = jugo (meyve suyu), jengibre = kion (zencefil), aparcar = estacionar (park etmek), traspasar = ingresar (girmek), entrada = ingreso (giriş),  reducir = disminuir (azaltmak), fuego = incendio (yangın), apartemento = departemento (apartman dairesi)

Bu böyle alır başını gider… Ben konuştuğumda onlar öyle böyle anlıyordur beni tabii ama ben onları anlama şansı maalesef görmüyorum kendimde! Bir de konuştuklarında da alçak sesle ve ağızlarının içinde yuvarladıklarından, tonlama yapmadan tekdüze konuştuklarından, zorluk üstüne zorluk oluyor… Alçak sesle çünkü burası sakin insanlar ülkesi. 10 gün kadar oldu geleli, kızgın, gergin, sesi yüksek falan insan görmedim ve duymadım. Herkes gevşek, rahat, gülümsüyor veya umursamıyor… Direksiyona oturana kadar.

Gerçi şoförler de kızarak mı çalıyor o kornaları yoksa sakince mi, onu da bilemiyorum ama bildiğim, korkunç korkunç korna çalıyorlar! Hani İstanbul’u gürültülü sanırız değil mi? Değil. Dayanılır gibi değil Lima sokakları, ki ben şehrin en kalburüstü mahallesinde takılıyorum şimdiye kadar. Şehir merkezini görmeye bu sabah gidecektim ama yağmur vb şeyler engel oldu, kaldı bir başka güne. Şehirdeki görülebilir müzelerden bir sürüsünü elemek zorunda kaldım, vazgeçilmez olanları gezmeye başladım: MATE ile başladım mesela, ünlü Perulu moda fotoğrafçısı Mateo Testino’nin fotoğraf müzesi; şahaneydi. Prenses Diana’nın son fotoğrafları!

Neyse ki dili bana anlaşılmasa da başka avantajları var buranın, örneğin yemek saatleri kısıtlı değil İspanya’daki, Fransa’daki gibi. Kafe denilen bir konsept var, tam bana göre, gün boyu yemekler sandviçler vb sunan. Ha, durun, sandviç ne demek? İspanyolcası bocadillo, Perucası: sanguecha! Ne diyordum, yeme içme, hizmet sektörü gayet pozitif, gayet esnek, bahşiş bırakmasan da olur, ödenecek rakamlar yuvarlanabiliyor, fiks menüdeki malzemeler başkasıyla değiştirilebiliyor… Hem bir de masada her şeyini bırakıp tuvalete gidilebiliyor!

Sokaklar temiz (yani toz hariç, o da sürekli kazı ve inşaat ve tamirattan) ve sokakta insanlar durduk yerde selam veriyor ve hatır soruyor – hatta geçen gün yanından geçtiğim bir adamın ben geçerken “solo!” dediğini duyduğuma yemin edebilirim, sanki “ben de tekim, takılalım mı bağyan?” gibi… Sokaklar güvenlik, şoför, temizlikçi vb hizmetli insanlarla dolu bu zengin mahallede. Sokakla ilgili bir gözlemim de şu: Kapı numaraları hep ama hep, atlayarak gidiyor! 201, 227, 253, 289 yanyana bitişik binalar mesela! Hadi bakalım… Neyse ki tekler tek, çiftler çift, hepsi de aynı istikamette gidiyor en azından.

Burası ucuz mu, eh evet ucuz, sudan ucuz diyecek kadar değil ama makul. Uluslararası markalar -olanları- ucuz değil tabii, Nike’lar, Pandora’lar, mesela Starbucks var bir sürü ve Amerika’dan pahalı (bir de epey değişik ürünleri var, kıtaya uyarlanmış). İçki ucuz değil ama taksi ucuz mesela. Ha, dikkat, Über var ama bir Über şoförü beni düdüklemeye kalktı! 15 dakikalık yolu 2 saat göstermiş uyanık. Eh, herkes şansını deneyebilir, değil mi? Bir de beni İspanyol asıllı insanlar olarak şaşırtan, sürekli bir usted deme durumunda olmaları, oysa İspanya’da saygı sizi olan usted kelimesini sadece 5 yıldızlı otellerde falan duyarız.

Lima sokakları biraz eski kolonyel yapılar, biraz modern gökdelenlerle özel mimariler, biraz da sefil kalmış eski ve ehemmiyetsiz binalar ile dolu. Renkler güzel ama, sefilliğin arasında da olsa: yanyana mavi, eflatun, turuncu, kiremit, sarı binalar ve duvarlar. Tabii yaz olduğu için (herhalde kışı da çok sert olmadığı için) rengarenk, hatta aşırı parlak renkli çiçekler dolu her yer, ağaçlar çiçekli, puku puku adlı, karatavuk benzeri yabani kuş her yerde deli gibi bağırmakta.

Bir güzellik de parkları, tabii müreffeh Miraflores semtimize ait bir güzellik bu… Deniz kenarı, daha doğrusu denize inen kayalık / uçurum kenarı, yan yana gelen bir sürü ufak ufak parklarla dolu, parklar da -kim Limalıların bu kadar sağlığa, spora, köpeğe düşkün olduğunu tahmin edebilirdi?!- koşan, tai chi veya yoga yapan, yürüyen, bol bol köpek gezdiren insanlarla dolu gece gündüz. İleri yaşta bir sürü grup izledik, huşu içinde tai chi yapan.

Biz de mesela burada haftamızı doldurduktan sonra, pazar sabahı için bir parkta bir yoga seansı bulup katıldık! 100-150 kişi vardı ücretsiz yoga tanıtım seansında ve orada, bir pazar sabahı şehir sokaklarında, yerel insanların arasında vakit geçirdiğimde ilk kez Lima’yla, Perulularla bağlanmış hissettim kendimi. Ve “perro abajo” (aşağı bakan köpek) ve “bebe feliz” (mutlu bebek) pozlarına hep birlikte gülerken!

Peru’daki bir ayımın ikinci yarısında da, edindiğim anı ve izlenimler benzer mealde devam etti. Bir şehir içi turumuzu düzenleyen pek çeneli Limalı rehber Nilo, Peru’nun havasının El Nino tarafından getirilen bulutlarla And Dağları arasında oluştuğunu anlattı: Yazın (yani aralık, ocak, şubat) sıcak ve bulutlu, kışın ılık ve bulutlu, dört mevsim nemli, sık sık yağmurlu. Peru son senelerde turistik atak yapmaya karar vermiş, İnka çağrışımı yapan kırmızı bir Peru logosu yaptırılmış, reklamlar filmler hazırlanmış falan… İspanyol boğasının (toro) Latinleştirilmiş bir versiyonu da bir nevi Peru sembolü olarak ortaya çıkmış.

Bunları bir cumartesi günü, balıkçılar pazarının içinden geçip balıkçı teknesiyle denizde tur atmaya giderken anlattı Nilo. Etrafımızda sahil, plajlara giden tıklım tıkış arabalar, toplar oyuncaklar dandik mayolar vb satan tezgahlar, rengarenk reklamlarla dolu şemsiyeler, açıkta ızgara tavuk yapıp satan teyzeler, hamur kızartanlar gibi son derece tanıdık manzaralarla doluydu. Nilo ayrıca Güney Amerika’da “cholo” denen karışık ırkın varlığını anlattı: Beyazlar, Afrikalılar ve yerli halkların karışımı. Eskiden bir nevi utanç sayılan cholo olmakla şimdilerde övünülüyor, cholo tişörtleri her yerde.

Bu arada yanımızdan vızır vızır pelikanlar uçuyor; martılar ise martı değil! Bambaşka bir sürü kuş türü; aralarında kocamaaaaan bir yırtıcı kuş var, Peru’nun (ya da Latin Amerika’nın mı?) özel kuşu condor değil (o belirli yabanıl hayat bölgelerinde gözlemleniyor) onun yakın akrabası, bir nevi akbaba imiş. Benden büyük olabilir yani. Lima’da havada görülenler arasında paraşütler de sayılabilir, yamaç paraşütü ile atlamak için sahil parkları arasında özel yerler var.

Karışık ırklar derken, bilmediğimiz gerçekler: Lima’nın nüfusunun onda biri Japon. Ayrıca çok yoğun Çinli nüfus da var. Bu mülteciler zamanla şehre yerleşip entegre olmuş, gayet Perulular yani, ve hatta yeni birer mutfakları var: Çin ve Peru bileşimi “chifa”, Japon ve Peru bileşimi ise “nikkei” cuisine. Sokaklar hele de bizim mahallede chifa ve nikkei restoranlarla dolu. Bunlar Peru’nun zengin mutfak kültürüne katkıda bulunan etkenlerden sadece birkaçı. Daha çok var: Et kültürü ayrı, balık ayrı, deniz mahsulü ayrı, kızarmış tavuk ayrı!.. Şarapları da var, her ne kadar Arjantin Şili daha tercih ediliyorsa da.

Ama esas içki pisco! Valla bilmiyorsanız da utanmayın, ben de Lima’daki ilk pisco sour teklifiyle haberdar oldum kendisinden… Daha sonraları çeşitli pisco sour’ları karşılaştırma, maracuya sour ve aguaymanto sour deneme gibi şanslarımız da oldu tabii. İkinci Peru içkisi de chilcano. Her ikisinin de en çekici tarafı ise çeşitli egzotik meyvelerle de yapılan versiyonları olması!

Pisco yapılışını görmeye gidecektik grupla, ama ben Huacachina denen zavallı yerde birkaç saat daha kalmayı göze alamadım ve (1) tuhaf bir yere para ödeyerek kendime bir otobüs bileti aldım, (2) tuktuk tutarak 10 dk mesafedeki kasaba merkezine gittim, (3) otobüs terminalinden binip Lima’ya döndüm ve bir oh çektim. Yolda harabeler arasında bir duvarda “Aldeano Osman”ın (köylü Osman) telefon numarasını da gördüm, girişimciliğini takdir ettim…

Normalde duvarlar Osmanlarla değil çok güzel, zengin, özenli duvar resimleriyle dolu. Her türlü mahallede, her çeşit duvarda müthiş güzel resimler var. Anlaşılan duvar sanatı Latin Amerika’da çok ciddi bir şey. Sanırım sessiz sakin Perulular kendilerini duvarlarda ifade ediyorlar! Çünkü mesela bir akşam bir restorandayız, bir tuhaflık hissediyorum, bir farkına vardım ki restoran dolu ama ses yok: İspanya’da olsak kendini duyamazdın… Çok farklılar o açıdan. Ya da genel olarak enerji / frekans açısından demeliyim: İspanya’nın herhangi bir yerinde hissettiğim o sevgi, neşe, keyif, paylaşma, sıcaklık, girişkenlik vb hislerini hiç ama hiç duymadım Peru’da, nerdeyse eksikliğini hissettim…

Sahilde koşarak, yoga yaparak, gruptaki arkadaşlarla çeşitli kafelerde kahvaltılara giderek, grip olup yatarak, grup etkinliklerine katılıp verimliliğimizi, ifade gücümüzü, grup içi etkileşimimizi artırarak, Paracas adlı kayalıklara tekne turu yapıp ayı balıklarını penguenleri ve sonsuz sınırsız deniz canlısını elleyecek yakınlıktan izleyerek, Huacachina adlı vahaya gidip kumlarda kayak ve board yaparak, organik marketlerden alışveriş yaparak ve sabah akşam maracumango suları içerek geçirdim Lima’da 3 haftamı. En son cumartesi günü, parkta olması gereken yogayı bulamadık Cora’yla, kendi kendimize yaptık parkta yogamızı gökgürültüleri altında. Ardından da bir Peru klasiği olan pollo a la brasa, yani kızarmış tavuğumu yedim nihayet – çok da güzeldi, oh canıma değsin! Orda, La Panka’da duvarda yazıyordu şu güzel laf: El señor es mi pastor, nada me faltara (Salmos 23:1) – Tanrı benim çobanımdır, hiçbir şeye ihtiyacım olmayacak.

Sokaklarda en çok ne vardı derseniz, köpek derim. Bu kadar çok sayıda ve bu kadar çok çeşitte sokak köpeği bizim memlekette bile yok! Ardından da kediler geliyor. Sokaklar ayrıca incik boncuk satanlar, enginar soyup satanlar, uzak durulması tavsiye edilen taksiler, gençler ve yaşlılar, trafik ışıklarına pek uymayanlar (bir kere taksimiz veya Über’imiz son derece kırmızı bir ışıktan tam hız geçerken korkuyla bağırdım hatta!) ve sonsuz olarak korna çalanlarla dolu. Gerçi bir akşam Astrid y Gaston’a gideceğiz diye hemen kuzeyimizdeki San Isidro mahallesinde biraz takıldım ve orda pek korna çalınmadığını, bizimkinden çok daha sakin ve nezih bir mahalle olduğunu şaşkınlıkla gördüm… (Bir de Astrid y Gaston’un mutfağında yeğenimin arkadaşı stajyer Mertcan’ı bulup sohbet ettim, o da ayrı!)

Neyse, öyle böyle… Sadece yaşadığımız Miraflores, hemen güneyindeki Barranco (barlar ve lokantalar dolu), bir iki kere nokta atışı yaptığımız San Isidro ve son günümüzde 2 saat merkezde festival göstericileri arasında dolandığımız Centro Historico dışında bir yerini görmeden Lima’dan ayrıldık, geldik Kutsal Vadi macerasına… Önce şunu özetleyeyim: Maçu Piçu’ya gitmek çok zor, her babayiğidin harcı değil. Ben bizim için bu organizasyonu yapanlara şükran duydum mesela, ciddi enerji isteyen bir şey.

Önce Cusco’ya uçacaksın (hava iyiyse, rüzgar yoksa), havaalanı denen ama aslında basit bir airstrip olan yere inebilirsen girişte üçer koka yaprağı ikramını alacaksın, çiğneyip yanağına koyacak, bir süre sonra tüküreceksin, yine de başın 3300 metrede olmaktan çatlayacak… Sonra orda da kalmayıp döne döne delice dağlar inip çıkan bir otobüsle Urubamba’ya gideceksin muhtemelen. (Neyse ki bu ülkede terör ve güvenlik sorunu olmadığından havaalanları pek ferah: Güvenlik geçişi 30 saniye sürüyor!)

Urubamba’da bir gece yüksekliğe alışıp ertesi gün Aguas Calientes’e geçeceksin – dünyanın en sevimli, en manzaralı treniyle! Vagonların tepeleri de camlı, dağları tepeleri ve içinden geçtiğin ormanları iyi görebilmen için. Bu ufacık köyde de zar zor yemek yiyecek nezih yer bulacaksın, ertesi sabaha saatli rezervasyonlu dolmuş biletleri, sabahın karanlığında kalkmalar ve kuyruk olmayacak saatler ayarlayacaksın… Dolmuşla da yarım saat dağa tırmandın mı, tamam. Sonra Maçu Piçu “sanctuary” girişinde pasaportunla falan incelenip kabul edileceksin ve tercihe göre birkaç saat de yayan tırmanacaksın…

İşte ondan sonra: Hah, tamam! O tepelere, o bulutlara, o tarihi kalıntılara baktığında, yıkıntılar arasında dolaşan lamaları alpakaları sevdiğinde, ikonik Maçu Piçu fotoğrafını çektiğinde, hala nefesin yetmemesine rağmen ağzın açık şükrederek kaldığında, o zaman tamam diyeceksin, değer!.. Ondan sonra dönüş treninde 5 saat mahsur kalmışsın (ee, dedim komşuma gülerek, que sera sera…), tekrar döne döne Urubamba’ya, ertesi günü Cusco’ya, sonraki gün Lima’ya dönmüşsün, kafaların vücutların ayarı kolay toparlanamayacak şekilde şaşmış, ne gam.

Peru topraklarında isim soran, kahveciden fatura kesen veya rezervasyon alana kadar herkese ‘Maria Gomez’ olan bu satırların yazarı Peru’yu, “insanları da köpekleri gibi sakin, umarsız, tasasız olan; bitkileri de lamaları ve alpakaları gibi parlak ve sevimli olan; kendini gökyüzünde condor, yeryüzünde puma, yer altında yılan olarak tanımlayan; tarihi pre-İnca, İnca, pre-Columbian, Columbian olarak bölünen, yine de Anadolu ve Mezopotamya topraklarından gelen birine çok çarpıcı olmayan” ülke olarak toparlıyor.

Ha, bir de ayahuasca olayı var; Peru deyince birçok insanın ilk aklına gelen meşhur şaman ayinleri: Perulu şamanların Amazon ormanlarındaki “retreat”lerde şifa isteyen taliplere verdikleri halusinojenik madde ve ardından olanlar… Kalıcı izler bırakan kurbağa zehirleri, görülen gelecek seneler, neler neler… Maria dinlerken bile rahatsız olduğundan daha fazlasını bilemiyor tabii, siz duyarsanız paylaşın! Örneğin bizimle Maçu Piçu turu yapan Ürdünlü 30 yaşlarındaki beslenme uzmanı Zeid 9 günlük bir retreat için hazırlanıyordu: 1 ay boyunca tuz, şeker, hayvan ürünü, yağ, alkol, çay, kahve, vb hiçbir şey yemeyerek içmeyerek arınıyor, ardından Amazonlarda şamanının gözetiminde birer gün arayla 4 kere ayahuasca, ardından da san pedro denilen bir ikinci ilaç alacak, fizyolojik ve duygusal olarak şifalanacaktı… Ah şifalanmak o kadar kolay olsaydı, demek istedim, ama bozmadım moralini kızın; amin dedim sadece.

Peru anılarını, az bir şey İspanyolca bilenler için eğlenceli olacak Peru kelimeleriyle kapatmak istiyorum: un ratito, bir dakikacık, aquisito, ıhı şuracık, ahorita, hemencecik. Buyrun bakalım, İspanyolca bildiğinizi iddia edin hala: Peruca bilmedikten sonra, boş!

Peru: Gitmesi güzel, dönmesi güzel, yemesi içmesi güzel, gezmesi ve ardından dinlenmesi güzel ülke.

(Şubat 2018)

Kategori:Dünya Benim İstiridyem