
No ten treges corazon libre, no ten treges…
Aklım, gönlüm, gözüm o kadar dolu ki neyi nereye nasıl yazayım, şaşırıyorum…
Karşımdaki ulu dağ tepelerine bakıyorum, Mercedes Sosa “Pes etme özgür yürek,” derken. Çok da uzak bir zaman değil, pes etmek üzere olduğumu, vazgeçtiğimi hatırlıyorum… Hayatımı kendi istediğim gibi, mutlu yaşama umudumdan vazgeçtiğimi. Paulo Coelho’nun sözleri aklımda: “Pes etmeyi aklımdan geçirdim, Tanrı’nın bana artık kulak vermediğini sandım, defalarca yolumu değiştirdim ya da tamamen yoldan çıktım. Ama her şeye rağmen yoluma döndüm ve ilerlemeye devam ettim; çünkü hayatımı başka türlü yaşamamın mümkün olmadığına emindim… Kimi köprüleri geçmem, kimileriniyse yıkmam gerektiğini yaşayarak öğrendim.”
Machu Picchu’dayım. Tırmandım, gezdim, bitirdim, dağa bakan bir kafeterya olmasına sevinip, dağ manzaralı cephenin tercih edilmemesine şaşırdım, aldım kahvemi İnkaların ‘Eski Dağ’ının karşısına oturdum… Kahve de güzel üstüne üstlük. Machu Picchu’dayım, diye tekrar ediyorum kendi kendime, aman tanrım, burdayım. Nerden nereye geldim?! Ne köprüler geçtim, ne fazlalıklar attım, ne ruh darlıklarını geride bıraktım, ellerimle tek tek ayıkladım hayatımda sadece güzellik kalana dek, ve artık bünyem çok şükür ki kabul bile etmiyor benim için en iyi olan dışında hiçbir şeyi.
Hatırlıyorum ne kadar vazgeçtiğimi, ne kadar köşeye kısıldığımı, ne kadar isyan ettiğimi tanrıya. Defalarca evet isyan ettiğimi, seneler geçti tanrım, doğruyu arıyorum, bildiğim her şeyi yapıyor, olabilecek her yolu deniyorum, neden beni hala cezalandırıyorsun, neden ben her şeyi değiştirmeme rağmen hiçbir şey değişmiyor hayatımda, diye… Şimdiyse o karanlıklardan, o köşelerden kurtulmuş, gerçek anlamda bir kuş gibi özgür uçuyor olmamı, onun bana isyan etmemesine borçluyum.
Dağların tepesinde döne kıvrıla ilerleyen trenin içinde, yüzümde gezinen bakışların bezgin ifadeli sahibine doğru kafamı çevirdiğim anda içime şükran, ferahlık, özgürlük ve mutlaklık karışımı bir duygu yayılıyor: Şu dünyadaki şu hayatımda bir daha asla mutsuz bir insanın yoluyla uzun süreli kesişmeyecek yolum! Bunu böylesine bir kesinlikle bilmek, beni bir kez daha bulutların tepesine çıkarıyor: Değiştim, dönüştüm, yoğruldum, doğruldum ve özgürleştim.
Her şeyin birleştiği noktadayım. Simyacı’yı çok zaman önce okumuş olabilirim, “Her şey bir ve tek bir şeydir,” demeye çok zaman önce başlamış olabilirim ama şimdiye kadar o “her şey” hep benim dışımda idi… Ancak şimdi vardığımı hissediyorum, o her şeyin bir olduğu noktaya. Âna, sonsuza, Alef’e.
Dünyanın zirvelerinden birindeyim. “Seni ne üzer?” Hiçbir şey. “Seni ne mutlu eder?” Her şey. “Hayatında pişman olduğun bir şey?” Yok! Birkaç gün önce verdiğim bu yanıtları düşünerek kendi kendime şükranla gülümsüyorum. Masajdan çok terapi yapan Claudia soruyor, o sordukça ben hafifliyorum… Şu andaki Candan’ı birkaç cümleyle hiç tanımadığım bu kadına anlatırken, kelime kelime, karşımda ne harika bir insan durduğunu fark ediyorum. Karşımda derken, aynada yani!
“Kalbin açık mı peki?” Boynumdaki kolyeye uzanıyorum hemen: Bak, diyorum, bu kolyenin adı “açık yürek”, bunu, kalbimi açtığım için, açmak için, kalbimin açık olduğunu hep hatırlamak için aldım. Çünkü satıcı kadına, “Benim hiç kalbim olmadı,” dedim ilk başta. Bundan sonra kalbim hep olsun, hep de açık olsun diye. “Peki, kalbini açık tut ve yüreğinin götürdüğü yere git o halde…”
Tabii zayıflıklarımı, tatsızlıklarımı da döküyoruz ortaya; bu kadar doğrudan, derli toplu formüle edilince hemen süpürülüp temizlenmek üzere hazır ve nazırlar: “Evet, kendime epey zaman çok kızdım, bu kadar uzun süre bu kadar kötü bir durumun içinde kalmayı bir şekilde kabullendiğim için.” “İnsanlara daha yumuşak, daha anlayışlı yaklaşabilmek isterdim. Tabii kendime de!” “Zayıflığım: sabırsızlık. Gücüm: insanları kabul edebilmek.” “Evet, çocuğum olsa benim yetiştirildiğim gibi yetiştirmezdim, yazık, ama ben de sonunda fena olmadım…”
Tanımadığım bir grup insanla zaman geçirmek bana güzel yanlarımı gösterdi, kendime daha hoşgörülü yaklaşmama, kendimi nihayet beğenmeme, kendimi beğendiğim için olduğum gibi görünebilmeme, daha sakin, daha rekabetsiz, daha kabul içinde var olmama yardımcı oldu… En çok, bilinçli bir tercih olarak tamamen açık, dürüst ve net iletişim kurma konusunda ilerleme kaydettim; bu da beni doğal olarak çok rahatlattı. Kendini ifade etmek ne kadar önemli!
İnsanlara ne kadar -uğraşmadan, çabalamadan, içgüdüsel olarak- olumlu ve yapıcı yaklaştığıma kendim bile şaştım. Dünyanın en sinir bozucu bebek sesine sahip olup, üstüne de herkesin kendisine bir bebek gibi ilgi göstermesini bekleyen Janine’i de, her yeni gelen havalı erkeğe hemen dekoltesiyle yanaşan Alia’yı da, bir kenarda durup hepimizden pek farklı ve daha iyiymiş gibi öylece bizi süzen Christina’yı da, tam bir dışadönük Amerikalı tarzında durmaksızın konuşup her konu hakkında mutlaka fikir beyan eden Mark’ı da, işi bize destek olmak olup destek isteyen mesajlarımı yanıtlamayan Gizella’yı da olduğu gibi kabul ettim, kendi kendime gülerek, Vay be, demek o da böyle, dedim sadece.
Yine yepyeni insanlarla zaman geçirmem sayesinde başkalarının da -hem pek çoğunun!- benim gibi huy ve davranışlara sahip olduğunu, benzer sorunlarla mücadele ettiklerini gördüm… Ben kendimi dünyanın en asosyal insanı sayarken, iki kişi kahvaltı sofrasına oturup karşımdakinin kulaklığını taktığını gördüm. Kendime programları yeterince ayrıntılı takip edemiyorum diye kızarken, çoğunluğun 10 defa söylenen buluşma saatinden veya konusundan bile bihaber olduğunu gördüm. Kendimi yabancı bir ülkenin kültürüyle yeterince ilgilenmiyor sayarken, Buenos dias veya por favor demekten aciz insanlar gördüm. Hep geç kalıyorum diye düşünürken onlarca buluşmadan tek birinde bile sona kalanlardan olmadığımı gördüm.
En büyük sıkıntım olan zaman yönetimi ve verimlilik konusu, aramızdakilerin çoğunun en büyük sıkıntısı! Benim gibi yavaşlamaya çalışanlar, benim gibi hastalıktan uzun sürede toparlananlar, benim gibi arada aktiviteleri durdurup sindirme ihtiyacı duyanlar, benim gibi yazarak rahatlayanlar, benim gibi yürüme adımı ve koşu dakikası sayanlar, benim gibi senelik seyahat programı yapanlar, benim gibi yalnız gezmeyi sevenler… Yaşasın, ne tuhaf bir uzaylıymışım, ne de dünyanın en ezik insanı!
Claudia soruyor: Daha daha ne isterdin?.. Biraz yavaşlamak. Evet, kendimi “almak” üzere açmak da isterim. En son ne zaman birinden bir şey aldın, sana verilen bir şeyi kabul ettin? Doğru, epey düşünüyorum, buraya gelirken bana verilen cömert bir hediyeyi aldım şükranla; ama fazla örneği olmayabilir… Bir yandan da o kadar çok alıyorum, o kadar cömertliklerinle doluyorum ki tanrım! “El Senor es mi pastor, nada mi faltara.*” Peru’daki bir ayımızın başında birer mektup yazmışız kendimize, grup liderimizin yönlendirmesiyle. Son gecemizde her mektubu sahibine geri verdiğinde bu mektubu kim yazmış, ne zaman, nerde, en ufak bir hatıram yoktu: Bambaşka biriymiş o yazan! Bir ay geçti sadece, bense bambaşka hissediyorum kendimi şimdi…
Dürüst olmayı hedeflemişim o mektupta; riyakarlığa, yalancılığa son demişim, olduğum gibi olmayı göze alıyorum, herkes beni sevmesin, herkes bana hayran olmasın, herkes bana ağırlık yapmasın… Ve seneler evvel başladığım Camino kitabımı bitirmeyi, yazmakla iştigal ettiğimi iddia ediyorsam artık bu kaçınılmaz, büyük, temel adımı atmayı hedeflemişim. Mektupta yazdıklarım dışında da kişisel hedeflerim vardı bu bir ayda dönüştürmek istediğim: Rekabetten, her şeyin zoruna talip olmaktan vazgeçmek, hayatımda molalar almak, kendime daha iyi davranmak ve kendimi daha çok ilk sırada tutmak. Ne güzel: Hedeflerimi gerçekleştirmiş olmak bir yana, dünyanın zirvesine çıkmış, kuş gibi özgür bir varlığım şimdi!
***
Elbette şu dünyada her an bir şeyler oluyor, bir şeyler dönüyor, değişiyor… Ve elbette her şey tam olması gereken zamanda, tam olması gereken şekilde oluyor. Olması gerekenler kendilerine uygun durumları yaratıyor, sonra da biz şaşıyoruz: Aa, bir ay gittim geldim bambaşka oldum! Hiç yapamam diyordum, ne olduysa hep yapar oldum! Nasıl da aştım, geçtim gittim, o dağları tepeleri, bütün o engelleri!
Doğrusu o ki, olacak olan olacak. Su akacak, yolunu bulacak. Bizse hep, başından sonuna, şu ufacık dünyanın bize hediyesi olan ufacık dünyasal algımızla dertlenip kederlenip, coşup koşturup, gerçekmiş gibi yaşayıp gideceğiz şu hayatı.
(mart 2018)