İçeriğe geç

Afrika günlüğü: I will survive!

Gün 1:

Yola çıkıyorum. Gidiyorum. “Korku var mı, heyecan?” diye soruyorlar; hepsi geçti, tatlı bir merak kaldı. Gidiyorum, kendimden uzağa. Bir süreliğine başka biri olmaya.

Havaalanında güleryüzlü Afrikalılarlayız. Onların mutluluğundan mı, kendi heyecanımdan mı, sürekli bir sırıtma isteği içindeyim. Ve Afrikalı arkadaş edinme. Umarım yanımda mutlu bir Afrikalı oturur 7 saatlik uçuşta!

Ama umduğum olmuyor – yine de, business class insanı böyle şeylere takılmaktan uzak tutuyor. Uçak biletimi birikmiş millerle aldığım, mil alışverişlerinde de harika bir promosyon olduğu için böyle bir business keyfi içindeyim. Meyvelerimi kendim tedarik ettim ama Fransız şarabım az sonra geliyor.

Daha Afrika karalarına varmadan bu kıtanın vaat ettiği harika günbatımlarından birine tanık oluyorum, bütün gökyüzü kıpkırmızı. Bu seyahat için seçtiğim kitap, Coelho’nun Zahir’i, ne tesadüf, Kavafis’in muhteşem şiiri Ithaca ile başlıyor: As you set out for Ithaca / hope the voyage is a long one / full of adventure, full of discovery… (İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman / dile ki uzun sürsün yolculuğun / serüvenlerle, keşiflerle dolu olsun…)

İlk durak, Nijerya’nın başkenti Lagos. Nerdeyse İstanbul büyüklüğünde bir şehir, çok daha az gelişmiş, çok daha sıcak. Sıcak. Havaalanında korkutucu haki üniformalı polisler ağır ağır pasaportlara baktıktan sonra, bagaj bandının başında beklerken yapış yapış terliyoruz. Bir web sitesinde şöyle yazıyordu: “Nigeria is hot. Do not bring socks!” (Nijerya sıcaktır. Çorap getirmeyin!) Bekliyoruz, bekliyoruz. Görevlilerin üniformaları film festivallerinde izlediğimiz korkulu savaş / dikta / işkence filmlerini hatırlatıyor.

Yanımdaki Nijeryalıya saati sorunca ilk arkadaşlık teklifimi alıyorum: Burda yalnız mı kalıyormuşum, benle beraber kalabilirmiş, oynarmışız, eğlenirmişiz… 45 dakika boyunca bagaj beklerken, valizim gelmezse aman Tanrım ne yapacağımı düşünüyor, Nijerya deyince bahsedilen dev bagajların ve herkesin herkesle el sıkışıp parmak şaklattığının gerçek olduğunu görüyorum.

İyi haber: Bagajım geldi!

Kötü haber: Şoförüm gelmedi!

Akıllıyım ya, ucuz (yani uyduruk) olmayan bir otelde yer ayırtmış, bu karmaşık havaalanında taksicilerle cebelleşmemek için de otelden transfer ayarlamıştım. Saat 23.00, herkesin uyardığı ürkütücü Lagos’tayım, durduğum yerde terliyorum, elimde valiz var, otele telefonla ulaşamıyorum, bir sürü saldırgan şoför üstüme geliyor, etrafta “yetkili” ya da resmi hiç kimse yok, ne yapacağımı bilmiyorum. Ne yapıcam, kendimi toparlayıp savaşıcam elbet: Durumumun hassasiyetini suiistimal etmek isteyenlere pabuç bırakmadan bir taksiciyle pazarlık edip anlaşıyorum. Kaçırılırsam ne yapabileceğimi düşüne düşüne nasılsa otele varıyorum. Ha, yol: ha ha, yol…

Havaalanı bana 1980’lerdeki İstanbul havaalanını hatırlatmıştı, ağır polisleri, saldırgan taksicileri, hiçbir bilgi vermeyen çevresi, uzun uzun bagaj beklemesiyle. Yol da işte öyle bir şey. Otoyol denen yerde çılgınca bir hızla makaslar çizerek ilerliyoruz. Işık yok. Yolun kenarında yerleri süpüren adamlar var arada. Bozulmuş, itilmeye çalışılan otomobiller var. Sol şeritte ışıkları yanmadan giden kamyonlar var. Yolun kenarında almış başını yürüyenler var. Yol insana aman Tanrım dedirtiyor.

Otelin girişi biraz izbe, biraz ufak, tozlu, pespaye mi ne? Ama karanlıkta pek de anlaşılmıyor. Resepsiyondaki kız beni alacak arabanın gelmeyişine gülümseyerek cevap veriyor. Tabii bir gülümseme iyi bir şey ama özür dilemenin yerine geçmez… Odama çıkınca mutlu oluyorum: Evet otel biraz evden bozma bir yer, pek ferah ve otel havasında sayılmaz ama oda bir acayip – iyi anlamda yani. Kocaman odanın bir yanı yatak odası, diğer yanı banyo, yani açık bir banyo, ve kocaman bir banyo, bir duş ve ayrıca bir küvetten oluşan, yerleri ve duvarları midye kabuklarından yapılmış bir banyo!

Gün 2:

İlk Afrika günüme, sokaktaki hayatla birlikte mecburen sabah 7’de başladım. Sonra biraz daha uyumayı başardım, kahvaltıya indim: Hadi Afrika kahvaltısı deniyim diye heyecanla. Afrika kahvaltıları kızarmış tatlı patates ve kızarmış muz benzeri meyve plantain idi, yanlarında omletle. Belki anlayamadığım bir hoşluğu vardır diye düşünerek ısmarladım ama yokmuş öyle bir hoşluk, neyse. Otelin karşısındaki Art Center? Orası kapanmış, zaten eserlerin çoğu otelde yer alıyormuş. Sonra sıra Lagos’u gezmeye geldi: Resepsiyondan günün ikinci yarısı için bir şoför ayarladım, seyahat acentesi sordum ve Lagos günüme başladım.

Hemen otelden iki dakika ötede Falomo Shopping Complex varmış, orda seyahat acenteleri varmış. Pek sevindim! Yürüyorum, bir koku. Yolun kenarına baktım, bir oluk, içinde pis sular akıyor, üstüne aralıkla taşlar konmuş, biz de kaldırım diye o bokların, pardon o taşların üstünden yürüyoruz! Sonra karşıma, yirmi sene evvel kurulmuş bir inşaat şantiyesine benzer, pis, izbe, renksiz, ne olduğu anlaşılmayan bir yer çıktı. Shopping complex burasıymış! Tabelası, vitrini olmayan, sevimsiz bir odaya kafamı uzattım, acente burasıymış. Türkiye’de online olarak konfirme gözüken Afrika iç hat biletim konfirme falan olmadığı gibi öyle bir uçuş dahi yokmuş. Onun yerine alabileceğim tekkkk bilet, saatleri felaket ve fiyatı iki katı olan başka bir biletmiş. Bunu ayarlamak da üç saat kadar sürermiş…

Biletimi alıp saatler sonunda çıktığımda Nijerya’dan ve hatta Afrika’dan hiç hoşlanmıyorum. Sokakta herkes bana bakıyor, herkes bir şeyler bağırıyor, hesapta İngilizce olan bu dilden bir şey anlamıyorum ve pek sevimli bağırmalar da değil zaten bunlar. Açım, moralim bozuk, güzel bir lokanta, güzel bir dükkan, vb bulmak istiyorum. Bütün rehberlerde çok güzel bir lokanta ve gezme caddesi olarak bahsedilen cadde hemen yandaki caddeymiş. Orada yürümeye başlıyorum: Pis, kalabalık, bütün arabalar ve motosikletler kornaya basarak ilerliyor, yine kanalizasyon yanda akıyor, çirkin, vitrinsiz, eski yüzlü dükkanlar, marketler. Lokanta, hele de “güzel” denebilecek bir yer görmüyorum. Açlık ve saat ilerleyince nisbeten az korkunç bir fast food tavukçu / pizzacıya giriyorum, standart tavuk ve pilavın yanına (hala deniycem ya!) Afrikalıların bir nevi baharatlı fasulye ezmesinden alıyorum. Neyse ki tavukla pilav karnımı doyuruyor!

Otele dönüyorum, şoförle gezmeye çıkıyoruz: National Museum, benim evden hallice, sokaklarda gördüğümüz tahta maskelerden daha derin bir şey yok. Bilmemne Square, yanımda yerli şoförüm olmadan gezilemeyecek acayip ve anlamsız bir yer. Sokaklarda yürümek deseniz, mümkün değil, yani beyaz biri için. Yıkık dökük binalar arasından, sevimsiz denizin kenarından, sokakları felaket kokularla kaplayan yiyecekçilerin yanından geçerek bir adet düzgün yere ulaşıyoruz: Terrakulture diye, restoran / kütüphane / sanat galerisi bir bina. Bir nebze içim açılıyor. Geziyorum, bakıyorum, sonra oturup düzgün bir yemek yiyim diyorum.

Bir “palm wine”ları var, palmiye şarabı, hadi tadına bakayım diyorum, affedersiniz sidik gibi ekşi, keskin bir kokusu var, olmuyor tabii. Her yerde bahsedilen bir “pepper soup” var, Afrika spesyalitesi, balıklı ya da keçili. Ondan ısmarlıyorum, bir de (Allahtan daha fazla riske girmemişim!) peynirli sandviç. Çorba keçili, masaya geldiğinde masadan kaçmak istiyorum, buharı bana doğru geldiğinde fenalaşıyorum. Neyse o geri gidiyor, hafif bir Afrika kokusu varsa da peynirli sandviçle idare ediyorum. Ama moralim bozuk: Bu Afrika’yla anlaşamayacağız galiba!

Sonra odamda kocaman banyomda duş alıp güne veda ediyorum. Liberya’ya uçağım ertesi sabah; bakalım orda ne çıkacak karşıma…

Gün 3:

Afrika heyecanını bir kenara bırakıp aklı başında bir insan gibi kızarmış ekmekle reçel yiyorum kahvaltıda. Bütün bu perişanlık arasında, çay fincanları Ikea. Şu ana kadar ne otelde, ne başka bir yerde kimse bana nerelisin, ne yapıyorsun, nerden nereye gidersin, gibi şeyler sormadı. Lagos özeti verecek olursam, herkesin “blend in” ettiğini, bir benim arada sırıttığımı söyleyebilirim. Tayyörlü kadınlar, rahibeler, yuppie kılıklı genç adamlar, geleneksel kıyafetli adamlar, hepsi ortama uyuyor. Kendimi çok renksiz, çok beyaz hissediyorum, hiç bu kadar farklı hissetmemiştim. Her köşede, her sokakta dolandırıcılıkla, ticari kapkaçla ilgili afişler, merciler var. Naylon torbalar dolusu parayla yemeğe gitmeler burda: En büyük banknotları 8 Amerikan dolarına denk geldiği, kredi kartı diye bir şeye de çok nadir rastlandığı için paralar hiçbir yere sığmıyor! Sokaktan yiyecek yememem konusunda defalarca uyarılmıştım, ama zaten ne mümkün: Aralarına insem onlar beni parçalar, hem o yiyeceklerin fenalığını anlatmaya da kelimelerim yeterli değil. Ve kaldırım diye açık kanalizasyon mazgalları üstünden yürünen ülkede bu kadar sanat olması acayip değil mi? Lokantadan, bakkaldan çok sanat galerisi var. Gerçi sanat dedikleri şeyler İstanbul sokaklarında satılan ahşap heykellerden, maskelerden ve rengarenk tuvallerden daha farklı, daha nitelikli mi derseniz bilemem. Bütün görüntüler o kadar tıpatıp filmlerdeki, fotoğraflardaki gibi ki resim çekmek gelmiyor içimden. Bünyem 15 gün Afrika’ya dayanacak mı diye kendimden şüpheye düşüyorum. Yoksa sandığımdan çok daha hanım evladı mıyım?

Havaalanına giderken nihayet şoförle muhabbet etmeyi başarıyorum. Altı kızı varmış, oğlan için ısrar etmiş o kadar zaman, olmayınca altıda vazgeçmiş. Kızlarının hepsi okuyormuş. Karısı çalışıyor muymuş? “Business woman”. Vay vay, diyorum, ne yapıyor? Süt, ekmek falan satıyormuş, ihracat var mı diyorum, yok diyor, günlük hani, ufak, falan… Şimdi anlıyorum, bakkallara “business center” deniyor burda, eh tabii işleten de iş kadını oluyor!

Trafik lambası görevi yapan polisleri, kırıntılara dağılmak üzere tarihi otobüsleri, açık kapıdan insanların sarktığı dolmuş minibüsleri, bunca az gelişmişliği bunca hayret ve dehşetle karşılayacak kadar medeniyete ne zaman gark oldum ben? Biz de bunları yaşamadık mı 70’lerde, 80’lerde? Çocukluğumdaki uçak yolculukları bundan farklı mıydı? İnsanların kokuları, tıkış tıkış eski uçaklar, ağlayan bebekler, uçağın önüne çağrılan yolcular, telefonda konuşanlar, yerlerini bulamayan, torbalarını sığdıramayanlar. Allah bilir indiğimizde alkışlarlar, diye düşünürken biraz abartmıştım – ya da öyle sanmışım: Liberya’nın başkenti Monrovia’ya alkışlarla iniyoruz!

“Manyak yahu, hak’katen geldi!”, dedi Batuhan beni görünce. O dakikalarda ben de aynen o hisleri paylaşıyordum zaten. Ama nerde olursan ol, memleketlin gibisi var mı? Üçüncü günün sonunda Liberya’ya ve B’ye kavuşmamla birlikte nihayet yüzüm güldü, keyfim, umudum yerine geldi. Havaalanının uzun yolunu laflaya laflaya gidiyoruz, Firestone lastiklerinin kauçuk ormanları, kavanozlarda yakıt satan tuhaf benzinciler, beyaz UN araçları, misyonlar, barakalar, derme çatma kiliseler arasından.

B yolların bozukluğundan bahsediyor, yok canım diyorum, gül gibi yollar işte. Şehre varınca anlıyorum: Bir zamanlar asfalt olan yollar şimdi deliklerden oluşuyor, korkunç birkaç deliğe girmeden 50 metre gitmek mümkün değil, en fazla ikinci viteste gidilebiliyor. Buranın bir şehir, hele de başkent olduğuna inanmak kolay değil. Etrafta (hadi güzelden vazgeçtim) tam, yeni, sağlam bir bina görmek mümkün değil. Güler yüzlü, keyifli, çevresiyle ilgili insan da pek yok. Liberya, ülkeyi paramparça eden 15 yıllık bir iç savaştan 4 sene önce çıkmış ve kendini yeniden yaratmaya çalışıyor, uluslararası yardım kuruluşlarının destekleriyle. Ama işleri kolay değil: Kıtlık yoksa da müthiş bir yoksulluk, derin bir cehalet, bunların yanı sıra ulusal kimlik bilincinin yokluğu, tembellik, umutsuzluk…

B’nin evi UN bölgesinde, “compound” denilen güvenlikli bir apartmanda. Bildiğimiz apartmanlara benziyor, kapıda hep bir güvenlik görevlisi olması, asansör olmaması, her yerin jeneratör sesiyle çınlaması ve hemen yanı başında teneke barakalardan oluşan bir yaşam birimi bulunması dışında. Yan daire de B’nin bir nevi bağlı olduğu OSI ofisi, o yüzden katımızda herkes tanıdık. Eve, odama yerleşiyorum, şehirde hızlı bir yürüyüşe çıkıyoruz, B bana etrafı tanıtıyor. Korktuğum kadar korkunç değil, yani güvenlik açısından, hem insanlar da her yerde karşılarına çıkan yardım görevlilerinden dolayı Lagos’takilerden çok daha alışık beyaz yüzlere. Sonuçta iki beyaz, kimse bize laf atmadan ve bir şeyler satmaya çalışmadan şehirde bir tur atabiliyoruz. Sonra akşam yemeğe okyanus sahilinde, kumların üstünde bir lokantaya gidiyoruz (B’nin iki arkadaşıyla ve benim havaalanında tanıştığım bir adamla karşılaşıyoruz – Monrovia’nın büyüklüğünü ve gidilecek kaç yer olduğunu burdan hesaplayın), sonra da Şemso’nun evine.

Bosnalı Şemso’da wine and cheese akşamı. Kız arkadaşı Amerikalı Sarah, diğer bir Bosnalı Rifko, Arjantinli Julia, Amerikalı Theresa klimalı bir odada oturmuş, güzel peynirler, prosciuttolar yiyerek, içkiler içerek haftanın gerginliğini atmaya çalışıyorlar. Yolun ve Lagos’un yorgunluğuna rağmen ağzım hayretten bir karış açık sohbeti dinliyorum. Konuşulanlardan aklımda kalanlar: Evinde misafir olduğu arkadaşını giderken yanlışlıkla ezen tanıdıkları, arabasıyla denize uçup zor kurtulan iş arkadaşları, Julia’nın iki kere (biri hafif, biri şiddetli) sıtma olması, kazayla bir çocuğun bacağının kırılmasına yol açan ve kendisine saldıranlara rağmen çocuğu hastaneye götürmeyi başaran Rifko, Liberyalılar’ın bir bebeğin kırık bacağına alçıyı çıkartıp masaj yapması, iki ay hasta gezip Monrovia’da bir türlü teşhis konulamayınca tedavi için Amerika’ya gitmek zorunda kalan Theresa… Her birine hayran oluyorum, hiçbirine inanamıyorum: Nasıl dünyanın en normal şeyleri gibi bunları yaşıyor, böyle sakin anlatıyorlar? Ne kadar da gençler! Bu gücü nerden buluyorlar?

***

IMGP0737a

Gün 4:

Monrovia’da ilk sabahım! Bugün cumartesi, yani B işe gitmiyor, gezme planlarımız var. Benim için dolar bozduruyoruz: Döviz büroları, sokakta deste deste paraların dizildiği piyango tezgahı gibi şeylerin başında oturan adamlar. Aman Tanrım, paralar nasıl fena kokuyor! İyi ki ufak bir para çantası almışım bu iş için, bu mikrop yuvalarını cüzdanıma sokmaya niyetim yok. Zaten sokak, yani pazar alışverişi dışında her yerde Amerikan doları kullanılıyor, marketler, lokantalar, benzincilerde fiyatlar hep dolar üzerinden, o yüzden çok az para bozdurmak yeterli.

Christina’nın evine gidiyoruz, ordan da hep birlikte yürüyerek Water Street’deki sokak pazarına. Sokak pazarını anlatmaya kelimelerim kifayet eder mi, bilmiyorum. Ufacık tezgahlarda – pardon, tezgah dediğim şeyler bildiğimiz el arabaları- ufacık paketler veya öbekler yapılmış halde satılıyor her şey. Bizim bildiğimiz pazar, hele de bunun gibi yerel bir pazar her şeyin bol bol satıldığı yerdir, değil mi? Yok. Bol diye bir şey yok. Domates az, patates az, hele yeşillik, maydanoz, taze soğan(ımsı şey) pek az. Şansa kabak veya patlıcan veya bamya olabiliyor, yine birer avuç kadar. Ha, bolca bulunan bir şey, pislik. Et satılan sokağa giriyoruz: Hava tropik sıcaklıkta, öğledensonra suları, ve etler tezgahların, gazetelerin üstünde öyle kokuşarak duruyor: tavuk parçaları, keçi kafaları, dana etleri, cart pembe domuz ayakları sineklerle, kokularla dizili. İnsanların bunları aldıklarına, yediklerine ve yaşadıklarına inanamıyorum.

Pazar caddesinin yanında bir köprü var, yıkık bir köprü. Yakın geçmişte yıkılmış, şehrin varoşlarına su tedarik eden ana boruyla birlikte. Şimdi bir takım adamlar gün boyu geniş el arabalarına bidonlarla su doldurup oraya taşıyor. Zaten şehrin içinde yaşayanların da ne kadarının musluktan akan suyu var ki? Monrovia’da elektrik ve su şebekesi yok, binalar jeneratörlerle, depolar ve pompalarla kendi başlarının çaresine bakıyorlar. (Kanalizasyonun –çoğunlukla- sağlam olması şaşırtıcı!) Telefon şebekesi yok, tek bir cep telefonu şirketi var çalışan. Gördüğüm kadarıyla altyapıyı tesis etmek için bir çaba gösteren de yok.

Pazarın felaketinden kurtulup yemeğe gidiyoruz, Jamal’s Pizzeria’ya. Jamal, Monrovia’daki geniş Lübnan cemiyetinin genç (ve havalı!) bir üyesi. Bu göç her nasıl başlamışsa, uzun zaman önce gerçekleşmiş; bugün başkentteki çoğu işyerinin sahibi Lübnanlı. Bu tabii B için gayet iyi bir şey, marketlerden Ortadoğu malzemeleri bulabiliyor, Jamal ile “ağbi” muhabbeti yapabiliyor…

Yemekten çıktığımızda Christina’nın (hepimizinki gibi büyük, beyaz, dört çeker) arabasının başında yerli gençler toplaşmış. Christina bembeyaz, sapsarışın, tombul, 26 yaşında bir Finlandiyalı kız. Burda Dünya Bankası’nda çalışıyor. Tesadüfen başvurmuş, uluslararası tecrübe olsun diye de Liberya’yı düşünmeden kabul edip gelmiş. Dış görünümünün düşündürdüğünden daha sağlam bir kız: Benim tanıdığım kadınların çoğu, gençler arabasının jant kapaklarını çıkartıp sonra “başkası çalıyordu da biz kurtardık” ayağına para isteseler ne yapacağını şaşırır, gözyaşlarına boğulurdu. Christina inanmadığını da belli ederek birkaç kuruş verdi gençlere, sakince yoluna gitti. Biz B ile sokaklarda biraz gezdik, onun pazarcı kadınlarını selamlayarak– biri domatesçi, biri papayacı, biri yeşillikçi…

Akşam programımız Bamboo Bar’da yemek, ardından New Jack’te parti. Broad Street’te bir otelin teras katındaki Bamboo Bar çok methediliyor konuştuğumuz expat toplumu tarafından. Christina ve Anika ile gidiyoruz, orda Rebecca, Jennifer, Sam, Martha, Thabit vb ile karşılaşıyor / buluşuyoruz. Amerikan ve Çin yemekleri var, ben Çin menüsünden ısmarlıyorum. Ördek fena değil ama gerçek Çinlilerin Nuh’un Ankara makarnasından yapılma noodle yiyeceğinden emin değilim. Restoran renk renk beyazlarla dolu, yani her yerden yabancılar. Sonra gittiğimiz New Jack hele! Sadece beyazlar, birkaç tane de bir yabancıyı kendime aşık eder miyim ya da biraz para kazanır mıyım diye takılan süslenmiş Liberyalı kız.

Pek “bar”cı değilim ama ortamın ilginçliğinden büyük bir zevkle etrafı seyrederek oturuyorum: Birrr sürü yabancı, yani expat, tıklım tıklım barda haftanın stresini atıyor. Herhalde bunu fazlasıyla hak etmişlerdir! Ne de olsa kendileriyle aynı arkaplana sahip arkadaşları müreffeh ülkelerinde güvenlik ve serinlik içinde şık şık giyinip bol bol paralar kazanırken onlar burda kelle koltukta, iğneyle kuyu kazmaya çalışıyorlar. Herkes hızla Heineken’ları deviriyor,  çılgınca dans ediyor, gürültüye kulak asmadan gülerek sohbet ediyor. Zamanları kısıtlı. Şimdi şarj olacaklar ki bir hafta daha sefilliğe dayanabilsinler.

Gün 5:

Pazar sabahları Martha ile Thabit’in evinde çok güzel olurmuş, o yüzden kendimizi brunch’a davet ettirdik. Evleri havuzlu bir compound’da, mayolarımızı giyip brunch meyvelerimizi de alıp gidiyoruz. Martha İngiliz, Thabit Norveç’te büyümüş bir Tanzanyalı. Evliler. Bundan önce Güney Sudan’dalarmış, şu anda evleri Uganda’da, son olarak da Tanzanya’da deniz kenarında çok geniş bir arazi almışlar, önümüzdeki sene kendilerine ev yaptırıp oraya taşınacaklarmış, ekecek, biçecek, orda yaşayacaklarmış. Tabii bu durumda konuşacak çok ortak konumuz çıkıyor: Benim kendi evimi yapmam, benzer bir hayatı seçmem, vs.

Burda tanıştığım bütün insanlar, hele de kadınlar, o kadar ilginç, o kadar renkli ki, şaşkınlık içindeyim. Hiç kimsenin bizim “medeni” hayatımızda o kadar alıştığımız, hatta benimsediğimiz sığ yargılarla alakası yok. Şu ana kadar hiç birinin görünüşle ilgili bir şey dediğini duymadım! Gülmeyin, dikkatimi çektiğine göre gerçekten farklı bir durum: “İyi görünüyorsun, elbisen pek güzel, saçına ne yaptın, kilo almışsın, makyajın hoş olmuş, sivilcen nahoş olmuş,” gibi herhangi bir konuşma yok! Hem insanlar benimle tanıştığında nezaketen burnunun ucuyla “Memnun oldum,” deyip de geçip bildiği, sevdiği insanlarla konuşmaya devam etmiyor, sırayla yanıma oturup sohbet ediyor, adımı illa ki hatırlamaya, olabildiğince tanışmaya çalışıyorlar – herhalde kalkıp Liberya’ya gezmeye gelen bir insanın ilginç / tuhaf olduğu varsayımı da etkiliyordur bunu!

Ben yine her zamanki gibi, bildiğim gibi, değerlendirmelere devam ediyorum elimde olmadan: Dün akşam New Jack’teki tüm kadınlar özenle giyinmiş, takılar takmışlardı ama makyaj yapan yoktu mesela. İnsanın burda hayatta kalmak, ayakta kalmak için tüm güvensizliklerini, tüm ego sorunlarını, şahsi takıntılarını geride bırakmış olması lazım, bunu anlıyorum bir anda. Bu insanı çırılçıplak, desteksiz bırakan koşullarda ufacık da olsa öyle bir sorunu taşımak mümkün değil çünkü. Nasıl bir uçağın tek bir vidası gevşekse 30.000 feet yüksekliğe çıktığında sırf bu yüzden paramparça olabilir, burdaki “basınçlı” koşullar da buna benzer bir durum yaratıyor. Yani Liberya expat camiasının üyeleri –benim tanıdıklarım en azından- çok kendileriyle barışık, rahat, güvenli tipler.

Akşam iş misafirlerimiz geliyor: Güney Afrikalı Hugh ile New Yorklu Aleesha Londra’dan uçtular ve birkaç gün aramızda olacaklar. Evde banyolu iki odamız daha var, herkes odalarına yerleşiyor. Gana’da yaşayan Macar Peter ve yan ofisteki OSI’de çalışan Liberyalı Joe da bir yerlerden gelip gruba katılıyor, biraz sohbet, biraz terasta yemek, çokça da ertesi günkü (Liberya Eğitim Bakanlığı’nın havuz fonunun oluşturulması hakkında!) toplantıyla ilgili tartışmalarla geçiyor akşamımız.

Anladığım kadarıyla Liberya baş harflerden oluşuyor, daha doğrusu baş harflerle temsil edilen kurum ve kuruluşlardan, program ve projelerden: UNMIL, PFMU, OSI, UNAID, WHO, OSIWA, STC, IRI, UNHCR, ODI, CCF, MOU, MSF, EFEFDI, LTTP, UNDP, IRC, MOE, UNICEF… Konuşmalarda da bu böyle, şehirde gezerken de – binaların çoğu (gerçekten bina olarak nitelendirilebilecek, bitmiş, duvarı kapısı bacası olan yerler yani) bu kurumlardan birinin projesi vb; okullar, eğitim programları, hukuki projeler, barınak girişimleri, mülteci yerleşimleri, kurslar. Monrovia’dan sivil toplum örgütlerini çıkarsak geriye bir büyük, sefil, dağınık varoştan başka bir şey kalmaz.

Düşünüyorum, burası ülke mi şimdi? Bir ülkeyi oluşturan unsurlara sahip mi Liberya? Dili hesapta İngilizce, ama hemen bütün yerliler başka bir dil konuşuyor, İngilizce konuşanları da biz anlayamıyoruz zaten. Askeri yok, Birleşmiş Milletler askerleri var. Polisi yok, BM polislik yapıyor. Vatandaşın güvenliği yine de pek yok. Parası bir tek sokakta geçiyor. Elektrik, su, telefon vb hizmetler sağlamıyor vatandaşlarına. İşyerleri, bakanlar, havaalanları, hep şahsi cep telefonlarıyla haberleşiyorlar! Vergi toplayamıyor, nerden, neyden, nasıl toplasın… Adres, ulaşım, iletişim olanakları olmadığından posta hizmeti yok. Yok da yok. Liberya’nın işi zor, nasıl pes etmiyor bilmiyorum…

IMGP0644

Gün 6:

Ve işte iş haftası başladı! B’nin mühim bir haftası, evdeki herkes (ve yan ofistekiler) haldır huldur laptoplarla gelip gidip toplantılara dağıldı yavaş yavaş. B’nin ve yan ofisin şoförü Sidney meşgul olduğundan bana bir şoför ayarlandı, Gana Büyükelçiliği’ne giderek vize başvurusu yapmam için. Monrovia’dan sonra Gana’nın başkenti Akra’ya uçup iki gece orda kalacağım, ordan Lagos’a uçup aynı gün THY ile dönüşe geçeceğim. Gidip gelmemiz belki bir saat sürdü, eve geldim, saatler geçti, sonra Sidney geldi dedi ki şoför bekliyor, para ver. Ayol niye baştan kimse söylemiyor ki! Adam beklemiş o kadar zaman. Ne kadar vereyim, 5 dolar. Verdik, para geri döndü, azmış efendim. İyi hadi 10 dolar verdik. Bu arada Liberya’da bir öğretmenin aylık maaşı 50 dolar mı, 70 dolar mı ne…

Sokakları gözlemlemeye çalışıyorum her fırsatta, Monrovia’dan sokak manzaraları elde etmeye: Evler gibi dükkanlar da çoğunlukla barakacıklardan oluşuyor, bunlar arasında bol bol erkek berberleri ve kadın güzellik salonları, bir de “art&craft center”lar var – her biri 5-6 metrekare falan bu “center”ların. Açık mı bilmiyorum ama bir de Modern Ayurvedic & Homeopathic Medicine merkezi var. Kiliseler daha irice barakalar, sadece tabelalarından kilise oldukları anlaşılabiliyor. Bir de “business center”lar var ki isimleri muhteşem! İsim bulmak epey yaratıcı bir faaliyet anlaşılan buralarda, bazı örnekler şöyle: Just in case business center / God will provide business center / Divine progress business center / Feed our lambs public school / Mama’s Beauty Salon / The Storm is over bar / Search for common ground talking drum studio / Something for everyone gift shop. Sokakta yaşlı, ağzı dişsiz bir teyze, müzik duyunca kafasında kurutulmuş balık tepsisiyle dans edip oynamaya başlıyor gülerek. Bunun buralarda göreceğim nadir keyifli insan manzaralarından biri olacağını henüz bilmiyorum.

Hayvanlar derseniz: Liberya’da hayvan hayatı olarak köpek var, etrafta sokaklarda sahipli köpekler dolaşıyor, kimse de (iyi de davranan görmedim ama) kötü davranmıyor. Sadece bütün köpekler bizim bildiğimiz boyuttan ufak. Kedi çok nadir var. Ah, fare: B para çekecek, bankanın havalı “private banking” bölümünde klimalı deri koltuklu odada oturuyoruz, bir fare pıtı pıtı odanın kenarından ortaya geldi, etrafa bakındı, geri gitti! Benden başka da gören olmadı ne yazık ki, yoksa eğlenceli olurdu. Tek bir kere sokakta tasmayla gezdirilen bir maymun gördüm, o da herhalde biz beyazlara pazarlanmak üzere yakalanmış bir örnekti, onun dışında da bütün gördüğüm renk renk, boy boy kertenkeleler oldu. Onlar da bayağı değişik şeyler tabii, B, “Bazıları timsah boyunda kardeşim!” diye dalga geçiyor.

Yanıbaşımızdaki yerleşim biriminde aileler yaşıyor. Her gün tepeden, dördüncü kattaki dairemizin terasından (B buraya balkon diyor) onları izliyorum. U şeklinde dizilmiş, teneke, naylon, taş, sac vb malzemelerden “inşa edilmiş” barakalar. Ortalarındaki alan her gün çamaşır yıkama, asma ya da serme, yemek pişirme, bulaşık yıkama gibi ev faaliyetlerine sahne oluyor. Bir süre fotoğraf çekiyorum, çocukları, çamaşır yıkayanları, saç örenleri, toprağı süpürenleri. Fotoğraf çektiğimi fark ettiklerinde kızıyorlar, çekmemem için işaretler yapıyorlar.

Çamaşırları leğenlerde çamaşır tahtasıyla yıkıyorlar, bidonlarla taşınmış kıymetli sularla, sonra da asacak yer kalmamışsa yerlere seriyorlar. Yerler toprak, taş falan bu arada, ve her tür hayvan da geziniyor, toz da var – yani o çamaşır onca zahmetle neden yıkanır da neden yere serilir, anlamış değilim, ıslak ıslak pis yere sereceksen niye yıkıyorsun, yıkıyorsan bir zahmet asacak yer buluver de temiz kurusun… B Pakistan’da da böyle yaptıklarını söyledi, kuruyup silkelenince temiz olduğuna inanıyorlarmış.

Her boydan çocuk oynuyor, çalışıyor, kavga ediyor, su taşıyor, bir gün, bir gün daha böyle yaşıyorlar, toprakla tenekelerin arasında. Merak ediyorum, peki ya hayalleri var mı? Okumak, güçlü bir insan olmak, daha iyi bir yerde yaşamak, çocuklarını tatile götürmek… Bizi görüyorlar her gün, temiz apartmanlarda, elektrikli hayatımızı, arabalarımızı, terastan etrafı seyrettiğimizi, bakışlarında bir özenme bile yok oysa. Anlıyorum ki hayal kurabilmek, isteyebilmek, bir hedefe ulaşmayı arzu etmek, bunlar dahi bir gelişim seviyesi. Bu insanlar hiç-bir-şey istemiyorlar! Peki onları köpeklerden, keçilerden, kuşlardan ayıran şey ne o halde? Geleceği düşünebilme, geleceğin varlığını kabul etme olmadan insanla hayvanın bir farkı var mı?

Akşamüstü La Point Hotel’de günbatımı içkisi içmeye gidiyoruz B ile. Şehrin üç, dört otelinden biri. Manzara denize doğru, güzel, yanda yeşilliklerle kaplı bir yamaç bile var. Ama otelin hizmet kalitesi şöyle: Cin tonik istiyorum, tonik koymayı unutmuşlar! Akşam yemeğimiz de yine bir otelde: Monrovia’nın en tarihçesi olan oteli, Mamba Point. Eğitim Bakan Yardımcısı ile birlikte konuyla ilgili çeşitli kişi ve kurumlar temsil ediliyor yemekte. B, Aleesha, Hugh, Joe, Anthony, Gary, İngiliz yaşlıca bir kadın, Minister Roberts ve ben. Bu gibi toplantılarda artık “tarafsız gözlemci” olarak tanıtıyorum kendimi. Zaten Liberya’ya sadece gezmeye gelen herhalde tarihteki ilk insan olduğumdan bakan yardımcısına dahi ilginç geliyorum! Roberts sevimli bir adam, masadaki grubu Fellini’nin 8.5’una benzetiyor, yemek olarak “sıradan tavuk” ısmarladığını söylüyor (niçin sıradan, diye soruyor birisi, Liberya tavuğu da ondan, diyor).

***

Gün 7:

Bu sabah da bir şoför ayarlanıyor ve bir nevi rehberlik yapan Henry ile Monrovia gezmesine çıkıyorum. Önce Broad Street üzerinde National Museum denilen yere gidiyoruz: Bir apartman dairesi kadar ya var, ya yok. Tamam iç savaş varmış 15 sene ama insaf kardeşim, bu kadarcık şey mi kalır tüm ülkeden? Gördüklerimiz de en ufak bir fevkaladeliği olmayan tahta masklar, kaseler falan. Yazık. En ufak şehrimizdeki en sıradan müzeyi düşünüyorum, eminim bundan zengin, bundan derindir. Harabe haline gelmiş olan zamanın iktidar partisinin devasa binası yağmalanmış, hurdaya dönmüş, şimdi deri taklidi koltuk satıcılarına ev sahipliği yapıyor. Masonic Temple terk edilmiş ama yine de ihtişamlı günler gördüğü belli – evet, masonlar Liberya’ya da uzanmışlar zamanında! Liberya’ya uzanmayı ihmal etmemiş uluslararası kuruluşlar arasında Coca Cola, Heineken ve Monrovia’daki “Turkish Liberian School” ile temsil edilen Fethullah Gülen de var.

Ve sonra Ducor Hotel! Bildiğimiz Intercontinental zincirinin otellerindenmiş Ducor, şehrin tepesinde tropik ağaçlar arasında, dört yandan denize bakan harika bir konumda, lüks bir otel. Savaş sırasında çok hırpalanmış, öncesinde mi, sırasında mı bilmiyorum kapanmış. Savaş bitince de on bin kadar Liberyalı (geri gelen mülteciler, evsiz kalanlar, kırsaldan gelenler vb) buraya yerleşmiş, sekiz katlı bu otele. Şu anda kapı ve çerçeveleri sökülmüş, mermerlerinin arasını otlar bürümüş, yağmur sularının kapladığı salonda birkaç sene öncesine kadar Monrovia’nın ileri gelenlerinin smokinler ve topuklu pabuçlarla dans ettiğine inanmak zor. Aklıma Edip Cansever’in Oteller Kenti düşüyor, o terk edilmiş tenis kortu ve havada asılı kalmış tenis topu… Ducor Intercontinental, çok etkileyici.

Otelin güvenlik görevlisi Moses bizi kilitli kapılardan geçirerek sekiz kat merdivende bize yol gösteriyor. 1974’ten bu yana burda çalışmaktaymış, yani lüks otelden işgal günlerine, şimdi de terk edilmiş harabe haline dek. Konuşmakla ortalama Liberyalı’dan daha ilgili: Bu kısa tanışıklığımızda sekiz kızı, bir de oğlu olduğunu öğrenebiliyorum. “Oğlanı bulana kadar mı denedin?” diyorum, yo, oğlan ortalardaymış. İyi futbol takımı kurulur, diye latife ediyorum. Yok, diyor, bütün kızlarım okuyor, en büyükleri üniversitedeymiş hatta. Ülkede iki ya da üç üniversite ayakta kalmış halen.

Gezecek başka bir yer yok Monrovia’da, Henry ile yemek yedikten sonra ayrılıyoruz – ha, bir de bana Liberya usulü el sıkışmayı öğrettikten sonra: Normal el sıkışmanın ardından, yani eller ayrılırken parmakları şaklatıyoruz. Özellikle başkent dışındaki yerlerde çok önemliymiş. (Liberya usulü el sıkışıyorum diye beni Liberyalı sanacak değiller ya, diye geçiyor aklımdan bir yandan…)

UN Drive üzerindeki baraka / dükkanların etrafında gezip, pazarlıktan sıkılana kadar alışveriş yapıyorum. Çok bayıldığım pek bir şey yok ama aldığım birkaç parça hoş; evde Aleesha’ya sergiliyorum. Aleesha bir eğitim uzmanı imiş, New Yorklu, benim yaşlarda, zenci, iri yarı bir kadın. (Zenci demeye bugünlerde müsaade var mı?) Bu iş sebebiyle yakın geçmişte Londra’ya taşınmış, daha önceyse ikişer yıl Kenya’da ve Tanzanya’da yaşamış, hatta Thabit ile Swahili dilinde konuşuyorlar.

Laf lafı açıyor, Aleesha ile Şirince’nin ve Jamaica’nın özel enerjilerinden “Bu Liberya’nın işi zor be abla”ya kadar uzanıyoruz, insanların ne inanılmaz şeyler yaşadıklarından konuşuyoruz… Şoförümüz Sidney bir ara, radyoda çalan bir şarkıdan içlenmiş de anlatmış: İç savaşta bir gün evinden esir alınmış, ondan önceki 25 kişiyi vurmuşlar, tam sıra ona geldiğinde aralarında daha önce iyilik ettiği birisi Sidney’i tanımış, önce infaza mola vermişler, sonra kaçmasına fırsat yaratmış. Sidney kaçmış ama o arada onun –doğal olarak– öldürülmüş olduğuna inanan ailesi evlerinden çıkıp yollara düşmüş. İki ay kadar yürümüşler güvenli bir yere varmak için. Sidney’in onlarla tekrar buluşması bir seneyi bulmuş. Şarkı bu işin hangi aşamasındaydı, bakın onu unuttum şimdi, hatırınız için uydurmayayım ama bu kötü zamanlardan birinde bu şarkıyı duyuyormuş hep, şimdi de duyduğunda hüzünlenirmiş o günleri hatırlayıp.

Akşam Monrovia’nın görmediğim son otelini de görüyorum: Krystal Oceanview Hotel’de Eğitim Bakanı, iki müsteşarı ve büyük ekipleriyle yemek yiyoruz. Açık büfe açıldığında, kısacık boylu Bakan Kortu’nun esprisi: “Boy sırasıyla yemek alalım!” Bu akşam da iş konuşacakları korkusuyla evde kalmayı tercih edecektim ama iyi ki gelmişim, hem pek iş konuşulmuyor, hem de yine yeni insanlarla tanışıyor, sohbet ediyorum: Liberyalı Anthony B ile birlikte çalışıyormuş bakanlıkta. Karısı terziymiş, onun kıyafetlerini de karısı dikermiş. B “Bu üstündekinden daha şık şeyler oluyor genelde!” diye de latife etti. Anthony iç savaşta ailesiyle Gana’ya gitmiş, orda mülteci kamplarında yaşamışlar senelerce. Savaş bitince eşiyle kendisi geri dönmüşler, ama çocukları orda okula başladıkları için henüz büyükanneleriyle ordaymış. Ertesi sabah karısıyla, şu çok istediğim Afrika kıyafeti için görüşmek üzere randevulaşıyoruz.

Yemekte Amerikalı Anthony yine alıyor sazı eline: Masada Çin’de okumaktan yeni dönen bir Liberyalı var, o vesileyle başlıyor Anthony’nin 1980’lerde Çin, 1970’lerde Nikaragua, 1990’larda Tanzanya gibi 80 günde devrialem maceraları! B birine dert yanıyordu, yahu her lafta bu Anthony başlıyor “When I was in Bangladesh, when I was in Bolivia,” falan, adamın anılarını dinlemekten iş yapamıyoruz diye… Benim şikayetim yok, ben her seferinde “Peki orda ne yapıyordun?” diye atlayarak serüvenleri ağzı açık dinleyenlerdenim. Chicago’luymuş ama 30 seneden beri orda yaşamamış – ki bu hesaba göre kabaca reşit olduğundan beri demek oluyor.

Yemek bitmiş, herkes ağır ağır vedalaşırken masadakilerden yaşlıca bir adam yanıma geliyor, “Kusura bakmayın, tanışamadık,” diyerek kendini tanıtıyor. British Midlands’dan (yani İngiliz) Keith eğitim bakanlığının bir çalışması için süreli olarak Liberya’daymış. Önceki yıllarda o da bu insanların çoğu gibi dünyanın çeşitli ücra yerlerinde yaşamış, çalışmış, şimdi herhalde bir nevi emeklilik misali sadece kısa süreli danışmanlık gibi işlerle ilgileniyormuş. Galiba uluslararası yardım çalışanlarının çoğunun aklında böyle bir şeyler var. Zaten genel anlamda doğrusu da bu: Yani her an ellerinden tutmak veya onların işlerini yapmak yerine yerlilere kendi balıklarını tutmayı öğretme çalışmaları.

IMGP0653

Gün 8:

Bugün parti günü: B bey expat camiasından on beş kadar kişiyi Türk yemeğine davet etti, bamyayı, köfteyi falan da kendisinin yapacağını söyledi ama kendisi çok meşgul! Dolayısıyla Jackie ile ben sabahtan başladık çalışmaya. Yahu hayatımda bamya yemedim, şimdi B’nin tarifiyle zeytinyağlı bamya yapmam gerek, işe bakın! Sabahtan Sidney ile Benson Street’e gidip birkaç sokak sebzecimizi geziyoruz ve beklenmedik son dakika golleri atıyoruz: Patlıcan buldum! Böylece menüye domates soslu patlıcan kızartma eklendi.

Zaten günlerdir bulduğumuz yerlerden toplanan malzemeleri evde biriktirmekteydik: Maydanozlu köfte, çoban salata, yoğurtlu kabak-havuç kavurma, pirinçli yoğurt çorbası ve irmik helvası için gerekli malzemeler vardı. Evet yoğurt denilen şey krema kıvamındaydı ve bulgur pilavı yapmak için iri bulgur bulunamadı ama genel olarak Türk mutfağını andıran bir sofra oldu diyebiliriz… B yoğurdun kıvamını hatırlamadığı için (!) Lübnan yoğurtlarının bu acıklı durumunu yadırgamıyor tabii. Kendisinin ve hatta annesinin köfte yapmayı bilmediğini düşünürsek şaşırtıcı değil. Ha, bir de ben ölülerin ardından irmik helvası kavrulması ritüelini yabancı arkadaşlara anlatırken bunu da ilk kez duyduğunu söylemez mi! Çocukluğundan beri tanımasam Zimbabwe’de büyüdüğüne kanaat getireceğim…

Jackie bana çok güzel yamaklık yapıyor, soğanları doğruyor, kabakları rendeliyor, bir de bu Türk yemekleri ne menem şeylermiş diye benim pişirmemi izliyor, sonra tatlarına bakıyor. Beğendi de. (B Jackie’ye, Türk yemeklerini yapmayı öğrenirse zam vereceğini söyledi; belki ilgisi ondan!) Bütün gün birlikte çalışmamız neticesinde 35 yaşında olduğunu, evli ve iki çocuklu olduğunu, başka çocuk istemediğini benimle paylaşıyor nihayet.

Yemekler pişip taştıktan sonra, dinlenme yerine de geçmesi niyetiyle kuaföre gidiyorum: saçımı ördürmeye. B inanamıyor saçlarımı Liberyalı kuaförlere teslim etmeme, o kıymetli saçlarını kendi kesiyormuş. Ne yapabilirler ki? Tamam kuaför dükkanları harika değil, belki Şırnak’taki bir kuaför gibi ama saç yıkama yerleri Diba’dan falan daha rahat bir kere! Saçlarımın örülmesi iki saate yakın sürüyor ama bu esnada dükkanda geyik yapan kızlı erkekli 6-7 gençten bir tanesi bile benimle ilgilenmiyor. Hatta saçımı ören kız bile daha çok cikletini çiğneyerek etrafına bakınıyor. Neyse! Sonuçta saçım şirin oldu ama kafa derimi hissedemiyorum, başımdaki ağrı gençlerin şamatasından mı yoksa kafamdaki örgülerin sıkılığından mı bilmiyorum…

Akşam partimiz pek hoş, gelenleri saymaya çalışayım: Sarah & Şemso, Rabih & Jessica, Marti, Mitra, Fay, Martha & Thabit, Chris, birkaç expat daha, bir de uçakları iptal edilip havaalanından dönen Aleesha ile Hugh! Onlar adına dehşete düşmüştüm ama anlaşılan buralarda sık rastlanan bir olaymış. Neyse, en azından merak ettikleri yemeğe yetiştiler… Yemek sonrası, B yemekler için bana teşekkür ederek kadeh kaldırdıktan sonra ben de içimden gelerek bir kadeh kaldırmak istiyorum; dediklerim şu mealde: “Buraya gelene kadar asosyal olarak nitelenirdim; yeni yerlere gitmeye, yeni insanlarla tanışmaya çok meraklı olmadığım için. Ama şimdi burda bu kadar ilginç insanlarla tanıştığımda sorunun bende değil insanlarda olduğunu anlıyorum. O kadar ilgi çekici işler yapan, o kadar sıradışı insanlar tanıdım ki burda kendimi bir anda son derece sosyal halde buldum. Bunun için size ve bana evini açarak bu fırsatı yaratan B’ye teşekkür ederim.”

Bu arada günlerdir B’nin bloguna bir giriş yazmaya çalışıyorum. Monrovia’daki günlerimin sonlarına doğru, yaşadıklarımın tortusu olarak aşağıdaki düşünceler yavaş yavaş süzülüp sızıyorlar klavyeye (tabii blog girişi olduğundan Türkçe karakterler yok):

Sirince – Izmir – Istanbul – Lagos – Monrovia – Ganta – Monrovia – Akra – Lagos – Istanbul – Izmir – Sirince hattindan günlüge düsen kelimeler

24 Kasim 2007,  23:47, Monrovia

“Manyak yahu, hak’katen geldi!” Monrovia’da karsilastigim ilk cümle aslinda özetliyor her seyi. Cölde Cay, Babil, Casablanca, Misyon, İngiliz Hasta, her biri sirayla, bir arada, alt alta, üst üste aklima üsüsüyor, 1950’lerde Türkiye’de seyahat eden yabancilarin hikayeleri. Cünkü havaalaninda öteki, bu diyarda görevli beyazlar bana dönüp, “Peki sen ne ariyorsun burda?!” diyorlar. Bir seyler geveliyorum. Gercekten, burda ne ariyorum?

Kaderi, insani bulur. Burda, ne görmem, ne yasamam gerekiyorsa onu ariyorum. Bundan, cok dramatik ve büyük bir anlam cikarmaya gerek yok. Ufak, tefek, olumlu, olumsuz cesitli anlamciklar cikiyor devamli: Sefaleti, yoksullugu, yoklugu görüyorum. Küllerinden bir ülke yaratmanin ne menem bir is olduguna tanik oluyorum. Yapmadiklarimla, yapmamis olmaktan utandiklarimla yüzlesiyorum. “Ücüncü dünya”nin gercekte ne oldugunu anliyorum. Ülkemin (1) İstiklal Savasi’ndan 1980’lere, (2) 1980’lerden bugüne ne mucizevi bir kalkinma yasadigini kavriyorum. Yüzeysele ne kadar bagimli bir insan oldugumun farkina variyorum. Kendimle basbasa kaliyor, kendime yaklasiyorum.

Burada mücadele, günlük yasamin adi. Refah ise sözlüklerde yok. Filmlerde gördügümüz, uzaklardan duydugumuz “Afrika’da aclari doyurmak” buymus demek: Bunca kafasi calisan, yüksek nitelikli, parlak insan huzurlu evlerini, tikabasa dolu buzdolaplarini, sicak soguk devamli akan sularini birakip, otoyollari, alisveris merkezlerini, son model dösenmis güvenli ofisleri unutup buralara geliyor, gazete yazarlari arasindaki abes polemiklerden, futbol takimlarinin sansasyonel transferlerinden, yeni acilacak lokantalardan, son türetilen zayiflama rejiminden, saclarini nasil kestireceginden, sevgilisinin sürpriz dogum gününü nasil planlayacagindan ve gündelik hayatimizin bin bir siradan elementinden feragat ediyor, baska, bambaska bir hayat yasiyormus. Bunlar, sanirim baska tür bir insan!

İngiliz Martha, Tanzanyali Thabit, Finli Kristina, karisik orijinli Mitra, Ugandali Robert, Amerikali Anthony, Kuzey İrlandali Fay, New Yorklu Aleesha, Güney Afrikali Hugh, Fransiz Kanadali Caroline, Bosnali Semso, Brezilyali Julia, Koreli Amerikali Lisa, İsvecli Anika, Macar Peter ve daha niceleri… “Couldn’t save the world today!” Eh, en azindan denediniz… Kimliklerinizi, egolarinizi, yargilarinizi, yüzeyselliklerinizi bir kenara birakip, modern hayatin burnunuza dayadiklarini görmezlikten gelip, her seye ragmen bir gün daha mücadele ettiniz bu zorlu ülkede, bu sifir noktasindaki insanlarla. Önünüzde saygiyla egiliyorum!

Dikkat: İlk feci 24 saatimden sonra Afrika’da zafer haftamı tamamladım, hatta sekizinci günümü! Yarın yola çıkıyoruz, ülkenin derinliklerine, Ganta’ya doğru: B’nin arkadaşı, IRC’den Lisa bizi bekliyor, yağmur ormanları, Liberya köyleri ve okulları gibi. B’nin de buralara ilk gidişi. Şoförlü cipimizle beş saat kadar yol gideceğiz, Sidney bizi Ganta’da bırakıp Monrovia’ya dönecek, biz de bir sonraki gün Lisa ve onun şoförlü cipiyle birlikte şehre döneceğiz. Şehir böyleydi, bakalım kırsalda neler var?

***

IMGP0636

Gün 9:

Monrovia’dan çıkıp Ganta yolunda sırayla Congotown, Peasantville, Kakata, Totota, Batala, Gbarnga’yı geçiyoruz. Yollar, nasıl desem, şaka gibi! Asfalt yolda gidiyoruz mesela, bir anda yolun dörtte üçünü kaplayan bir krater çıkabiliyor önümüze. Ya da yolun devamı olan köprü aşağıda nehir sularına karışmış halde bize bakıyor, biz de dev cipimizle yandaki iki metrelik baypastan geçmeye çalışıyoruz. Şehirlerarası yollarda birinci, ikinci vitesle gittiğinizi düşünün!

Yolun bir ilginçliği de diğer araçlar. Bir UN gibi yardım görevlilerinin bir kilometre öteden ayırt edilen klasik arabaları var: büyük, beyaz, dört çeker, bol telsiz antenli. Bir de yerli araçlar: ya tıkabasa dolu, yerlere yapışmış sarı taksi görünüşlü dolmuşlar, ya da yine tıkabasa dolu kamyon, kamyonetler. İnsanlar kelimenin tam anlamıyla sarkıyorlar araçlardan – ve bu, bahsettiğim gibi sarsıcı bir şehirlerarası yolda. Bir de araçların önlerinde ya da arkalarında çoğu dini anlamlı yazılar var: “Only Jesus, father son, in God we trust, only God knows, Jesus never fail, God time is best, ocean never dry” en popülerlerinden. Bizim yazılara benzeyenler de yok değil: “no food for lazy man, city boy, no job no respect”.

B’nin “İşler nasıl yenge?”, sorusuna cevaben 250 kilometrelik yoldaki tek mola yerinin sahibi olan kadın “Small small,” diyor. Liberya İngilizcesi sadece aksanlarda değil, bu gibi deyimlerde de farklı – ilk geldiğim akşam ikram edilen içkiden az istediğimde, Sarah “Burda bunun için ‘small small’ deriz,” demişti. (Daha sonra Monrovia havaalanında bir adam da, “Can I talk to you small?” diye yanıma yanaşacaktı (Sizinle biraz konuşabilir miyim?), ama dönüş anılarımı hâlâ unutmaya çalışıyorum!) Mola yerindeki kızlardan biri dövmeme iltifat ediyor, öteki benimle fotoğraf çektirmeyi kabul ediyor, dijital ekranda onun fotoğrafını gören birincisi de bu sefer fotoğrafını çekmemizi istiyor.

Ganta’daki IRC mekanına vardığımızda yorgun ama güleryüzlü bir Lisa bizi karşılıyor. 29 yaşındaki Lisa’nın annesi Koreli, babası Amerikalı, evi North Carolina’da. Liberya’ya gelmeden önce iki yıl Kamerun’da bir köyde yaşamış, yanılmıyorsam Peace Corps ile, yine eğitimle ilgili çalışmalar yapmış orda. Liberya’nın başkentini gördükten sonra Kamerun’un bir köyünü tahayyül etmek istemiyorum! Niye Afrika diye soruyorum Lisa’ya, dünyanın yardıma ihtiyacı olan bölgeleri arasından niçin burası? Diğerlerine bir gün mutlaka gezmeye gidebileceğimi biliyordum, dedi, Afrika’da başka türlü bulunma fırsatım olmazdı. İlk olarak Kamerun’dan evine döndüktan sonra ise bir daha Afrika lafını duymak istemeyeceğini düşünüyormuş ama bir süre geçince Afrika, bizim deyimimizle, burnunda tütmeye başlamış! Liberya’ya gelince de aynı aşk-nefret ilişkisi devam etmiş. “Maladie d’Afrique” denirmiş buna, Afrika’ya bir gelen, bu kıtayı bir gören bir daha gelmeden duramazmış… Vallahi ben dahi bir daha gidecek olursam Batı Afrika’ya, bu hastalığa inanın derim!

Ganta’da tabii başkentteki gibi büyük bir expat toplumu falan yok, zavallı Lisa iki, üç arkadaşıyla idare etmek zorunda. Oraya gideli zaten henüz birkaç hafta olmuş, daha önce Monrovia’da ve başka bölgelerde çalışıyormuş. Akşam yemeğe köyün içinden yürüyerek gittik – Ganta’ya kısmetmiş, hayatımda ilk defa ateşböceği gördüm! Yerliler karanlıkta, arada bir gelen araba ışıklarında ve tek tük gaz lambalarında rutin bir akşam geçiriyorlardı. Sokak lambası olan yerlerde zaten manzara hep aynı, akşamları çocuklar defterlerini alıp sokak lambalarının altında ödevlerini yapmaya çalışıyor. Ganta’nın (sanırım tek) lokantasında olan her yemekten birer tabak istedik paylaşmak üzere, bir şişe de büyük su. Birer boş tabak ve birer bardağı almamız daha zor oldu, eleman hep birer birer getirdi, tabii burda herkes ayrı bardaktan içmiyor, ayrı tabağa ihtiyaç duymuyor ya.

Lisa tam bana göre, sorular soran, cevaplar arayan, açıklamalar yapan bir kız. Yetersiz beslenmeden ölen Afrikalı çocukların şiş karınlarının sebebini anlattı yemekte: “casava”! Patatesgillerden “casava” buralarda çok bol bulunan, besin değeri olmayan ama tokluk hissi yaratan, göbekleri şişiren bir sebze. Hem yapılışı da zor ve zahmetli, yanlış hatırlamıyorsam önce kurutuluyor, sonra ezilip toz haline getiriliyor, suyla karıştırılıp hamur yapılıyor ve sonra haşlanıyor. Tadı tuzu da yok ayrıca, yanında neyle yenirse onun tadını alıyor. Lisa alışmış artık, “casava”yı afiyetle o yerken ben acılı “jollof rice”, biftekli sulu bir yemek ve sade pilavla karnımı doyurdum.

Elemanın (neyse ki yemekten sonra) masayı sildiği bezi değil bir lokantaya, arabanızın bagajına bile sokmazsınız bu arada. Etrafta herkes bizi izliyor, köylü çocuklar onlara bir şey verir miyiz diye bekleşiyor… Lisa yarın okullardan sonra istersek hastane de gezebileceğimizi, ama gerçekten üzücü olduğunu söyledi, “Şekerim, bana göre bu lokanta bile üzücü!” dedim… Hastane gezmek böylece gündemden düştü. Lisa güvenlik nedeniyle yanında taşıması mecburi olan telsiziyle araba istedi (bu telsizler de, arabalar da çok havalı!) ve köydeki evimize döndük.

Gün 10:

Sabah erken Ganta’dan çıkıyoruz, biraz daha kuzeydeki Sanniquellie’ye gitmek üzere. Ganta’da geçtiğimiz yerlerde herkes bize el sallayarak selam veriyor, sadece beyaz olmamız hasebiyle. Yanından geçerken yaşlı bir kadın “Hello, give me money,” diyor, bir okul çocuğu, “Hello stupid…” Yaşasın Amerikan yardımı!

Yol beklendiği kadar korkunç değil, yağmur mevsiminin üstünden biraz geçmiş olduğu için az da olsa toparlanmış anlaşılan. Lisa geçtiğimiz aylarda bu yollarda yaşadıkları çilelerden bazılarını anlatıyor. Yolların toprak olmasının ve zaten tropik yağmurlarda kötü bir hal almasının yanı sıra, daha da sinir bozucu olan yerlilerin geceleri kötü yerleri daha da kazarak ve su dökerek durumu içinden çıkılmaz hale getirmesi. Sonra gündüzleri de ya baypas yol açarak, ya da yolda saplananlara yardım ederek para kesiyorlar; bu da böyle bir kazanç kapısı! Yol üstündeki köprülerden biri yıkılıp ulaşım kesildiğinde, her iki yönden ciplerle gelindiğini ve yer değiştirmesi gereken IRC görevlilerinin yıkık köprü etrafından geçerek araç değiştirdiğini anlatıyor Lisa.

IRC’nin desteklediği okulların çoğu Sanniquellie’de, hem güzel bir yerleşim birimleri ve misafirhaneleri varmış, gece burda kalacağız. Sırayla üç okul geziyoruz, ilkokul ve ortaokullar. Çocuklar müthiş bir heyecanla üzerimize üşüşüyorlar, özellikle de daha önce de ziyaretlerine gelen ve kendileriyle yakından ilgilenen Lisa’nın tabii. Hepsinin elini sıkmaya çalışıyorum, diyor Lisa, çünkü beyaz olduğumuz için çok hevesliler buna, sonrasında da ellerine bakıyorlar beyazlık bulaştı mı diye! Ben onun kadar sıcak davranamıyorum çocuklara, biraz Sineklerin Tanrısı kaynaklı kalabalık çocuk topluluklarından korkum sebebiyle, biraz çocuklardan yükselen ve genzimi yakan koku sebebiyle. Konuşarak iletişim kuramamam da canımı sıkıyor hem; en basit soruma bile cevap veremiyor, öyle yüzüme bakıyorlar, İngilizcemi anlamadıklarından mı, heyecandan mı bilemiyorum.

Okullar: Çocuklar her birinde bir başka sebepten ders dışındalar, öğretmenlerin sayısı çok az, resmi olarak öğretmen olanları iyice az (Lisa’nın işinin bir kısmı, öğretmen eğitme programıyla öğretmenleri resmî olarak sertifikalandırmak), bir kısmı maaşlı bile değil, maaşlısı da zaten 50 dolar kadar alıyor. Çocuklar okula uzun mesafelerden yürüyerek geliyor, ders kitapları yok, kalem, defter zar zor bulunuyor, evde ders çalışacak yerleri ya da akşam çalışacak ışıkları yok. Bazı okullarda çocuklar ders aralarında okul bahçesindeki otları vb kesmekle sorumluymuş, o yüzden hepsi okula ellerinde koca palalarıyla gelir, ders esnasında sınıfın köşesine palalar yığılırmış! Hakikaten yol kenarlarında tropik doğayı yola saldırmaktan vazgeçirmeye çalışan eli palalı adamlar epey korkunç görünüyor.

Misafirhanemizde standartlar şöyle: Odalar cibinlikli çift kişilik yataklı, ama yataklar öyle kötü ki tek kişi bile yatınca ortaya yuvarlanıp boğuluyor, tek yol yatağın kenarına tutunarak cenin pozisyonunu korumaya çalışmak. Binada iki “banyo” var, her biri 1-1.5 metrekare civarında. Birinde bir klozetle duş var, diğerinde sadece duş; yani lavabo olarak da duşu kullanıyoruz. Duş deyince de yanlış anlamayın, betondan bir bölme, yanında soğuk su akan musluk var, ama su pek fazla akmıyor zaten ve sürahiyle yandaki kovadan su dökmek daha akıllıca oluyor.

Akşam yine bu koşulları yuva edinmiş yeni insanlarla tanışıyorum: Amerikalı Courtney ve Fransız Kanadalı Caroline, kabaca Sanniquellie expat camiasını oluşturanlar. Akşamüstü hep birlikte IRC mutfağına dalıyoruz, B hepimize mojito yaparken biz de yemek için taco ve aksesuvarlarını hazırlıyoruz. Sonrası da pek keyifli: Ahşap terasta ışıkları kapatıp mehtabın tropik ormanlar üstünde yükselişini seyretmek, mojitolar eşliğinde Liberya’dan ve medeni dünyadan muhabbet etmek.

Courtney IRC’de çalışıyor, avukat olan Caroline ise insan hakları alanında bir kuruluşta. Eyaletlerden oluşan ülkede yargıcı avukat olan sadece iki eyalet varmış – anlamadım, peki diğer yargıçlar ne, diye soruyorum, hiç, önemli birilerini tanıyan sıradan kişiler sadece! İşe yarar insanlar savaşta ya kaçmış, ya ölmüş, yenileri de yetişememiş henüz. İnsanlar henüz günlük yiyeceklerini, kafalarının üstüne bir çatıyı sağlamaya çalışırken insan hakları alanında çalışmak ne kadar imkânsız geliyor, henüz esas mesele hayatta kalmakken ve başka hiçbir detayı hemen hiç kimse önemsemezken… Bu çıtı pıtı, sevimli aksanlı kız nasıl yapıyor bu işi, aklım ermiyor!

Noel tatiline yaklaşıyoruz ya, uzun süredir evlerine gitmemişler ya, biraraya gelmelerinin de verdiği rahatlıkla kızlar biraz biraz şikayetlerde bulunarak beni sevindiriyorlar. Monrovia expat camiamızda herkesin koşullar harikaymış gibi serinkanlı davranması yüzünden kendimden şüpheye düşmüştüm, sandığımdan daha mı hassasım diye de… Burda yokluktan ve zorluktan daralmış, evini ve medeniyeti özlemiş insanlarla birlikte olmak kendimi daha iyi hissettirdi. Lisa örneğin bir ay kadar önce Fas’a gitmiş, Amerika’dan gelen bir arkadaşıyla buluşup tatil yapmış, buluşmanın en heyecan verici yanı ise annesinin gönderdiği bir bavul dolusu yiyeceğe kavuşması!

Gün 11:

Tamam yokluk, zorluk falan ama en azından doğadayız… Sabah derin bir sis içinde uyanıyoruz, yavaş yavaş dev ağaçlar sisin içinden başlarını uzatıyor, zamanla güneş parlıyor bulutların arkasından. Birkaç saat içinde tabii yine tüm gücüyle verecek sıcaklığını üstümüze. Ganta’ya geri dönüyoruz, Lisa’nın kısaca katılması gereken bir Liberya Öğretmen Eğitim Programı var, bizi de o arada cüzzamlılar ve veremliler köyüne ziyarete gönderiyor: Ülkedeki bütün bu karmaşada nasıl olmuşsa bu insanları alıp, aileleriyle ayrı bir yere yerleştirip tedavi etmişler. Ayrıca da –zaten iş bulmak zor, bir de cüzzamlı nasıl bulsun?- para kazanmalarını sağlamak için böyle bir el işi köyü haline getirmişler yerleşimi. Şimdi köyde tahtadan oyma el işleri, örgü sepetler ve tepsiler satılıyor, cüzzamdan kurtulanların her nasılsa kalan elleriyle yaptıkları. Lisa’nın bahsettiği zincirlenmiş kadınla erkek figürlerinden de yapmışlar sağ olsunlar! Ahşaptan bir kadın kafasıyla bir erkek kafası zincir halkalarıyla birbirine bağlanmış: Bu, evliliği temsil eden geleneksel bir düğün hediyesiymiş, halkalar da çocuklar oluyormuş. Tabii modern kadın için pek hoş çağrışımlar yaptığı söylenemez…

Yine yola çıkıyoruz, bu sefer üçümüz ve şoförlü IRC arabası. Yanından geçtiğimiz köylerde hayat hep birbirinin aynı: Köpekler, keçiler, domuzlar, çocuklar hep beraber yolun kenarında serbest, yerlerde, toprakta oynuyorlar. Domuzların minicik yavrularının ne kadar sevimli olduğunu görmeden inanmazsınız – B bile başta “Sevimli domuz olmaz,” dedikten sonra dönüş yolunda iltifat yağdırıyordu bebeciklere. İnsanlar casava eziyor, odun yakarak yemek pişiriyor, çamaşır yıkıyor, derede yıkanıyor, yer süpürüyor. Bir de kömür yapanlar var: Yol kenarlarındaki dikey sırıkların arasına gel zaman, git zaman odun parçaları dolduruluyor. Yeterince biriktiğinde üstü toprakla ve kocaman yeşil yapraklarla örtülerek büyük bir kubbe haline getiriliyor odun yığını, ve (bunun nasıl olduğunu bilemiyorum) alttan tutuşturuluyor. 24 saat kadar kubbenin tepesinden dumanlar tüterek içten içten yanan odunlar sonrasında kömür olmuş halde çıkartılıyor.

Evler B’nin organik ev dediği tipte çoğunlukla: İnce ağaç gövdeleri yere dikilerek duvarların iskeletini oluşturuyor, araları çamur, yaprak karışımı bir doğal harçla doldurulup kurutuluyor. Üstüne de yine uzun sırıklardan çatı iskeleti yapılarak araları bambularla, yapraklarla ve üstü bazen naylonla örtülüyor. Hava dört mevsim sıcak olduğu için duvarlar sadece mahremiyet açısından gerekli, esas tropik yağışlara karşı çatının çok sağlam olması gerek. Ev dediğimiz de 3×3 metre gibi ölçülerde birer yatak odası sadece, bazen de önünde üstü kapalı bir teras alanıyla – mutfak, tuvalet-banyo, oturma alanı hep dışarısı.

İnsan düşünüyor ki kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerler buralar – oysa Liberya kırsalında Çinliler fabrika yapıyor, Monrovia girişinde Çinliler yolu onarıyor, (daha sonra göreceğim gibi Gana’da da Çinliler yol inşa ediyor) Çinliler her yerde! Adamlar bunca yıl bastırdıktan sonra girişimci ruhlarına yürü ya kulum demişler sanki. Liberyalıların girişimciliği ise yol kenarlarında solucan satmak! Solucan dediklerim öyle balık yemi olan minik solucanlardan falan değil, mini sosis büyüklüğündeler, ve zaten sosis niyetine yeniyorlarmış. Bizim gördüklerimiz su içinde, yani ölüydü (turşu?) ama Lisa bir kere canlı satıldığına da rastgelmiş. Birlikte olduğu şoför zevkle almış bir solucan, koymuş mu ön panelin üstüne! Koca solucan ilerleyerek Lisa’ya doğru yaklaşırken araba durdurulmuş ve Lisa “Ya solucan, ya ben!” demek zorunda kalmış…

Lisa’nın bir sürü ilginç hikayesi var tabii, birkaç yılını Batı Afrika’da geçirmiş biri olarak. Geçenlerde son derece yoksul bir bölgedeki okulu ziyarete gittiğinde nasıl yapmışlarsa bir tavuk hediye etmişler kısıtlı bütçeleriyle ona. Hele de köylü Afrikalılar için en geçerli hediye hayvan, canlıyken sütü, yumurtası, yavrusu, sonra eti, her şeyiyle aileye katkı. Hatta “Noel için bir keçi hediye edin” diye UN posterleri görmüştüm de başta şaka zannetmiştim, sonra anladım Afrikalı aileler için ciddi bir hediye olduğunu. Lisa da tavuğunun adını Beverly koymuş, evinin bahçesinde güvenlik görevlileri bakıyormuş. Baktıkları bir de oğlak vardı bahçede, kimin bilmiyorum ama.

Benim gibi saçlarını ördürmeyi denemiş o da bir zamanlar. Çok güzel, siyaha yakın, dalgalı Asyalı saçları var Lisa’nın, ama yerli çocuklar hiç beğenmiyorlarmış, “Saçın çok çirkin, yılanlara benziyor!” diyorlarmış. Ördürdüğünde tabii bayılmışlar – ama ördürürken de Lisa bayılıyormuş: İki kişi birlikte ancak yedi saatte örebilmiş, örüldüğünde de öyle fena kaşınıyormuş ki birkaç gün zor dayanmış. Açtığında ayrı bir felaket: Zaten açılırken karmançorman olmuş, sinir krizine sebebiyet vermiş, sonra da birkaç gün boyunca dev gibi kabarık feci bir saç yığınıyla baş başa kalmış Lisa…

Bir de benim sadece merak ettiğim, onunsa yine denemiş olduğu kafada bir şeyler taşımak var, ki o da bir fiyaskoyla neticelenmiş. (Sanırım “Afrika’da olan şey Afrika’da kalmalı”, yani bizim denemeye kalkmamamız lâzım!) Leğenle su taşımaya çalışmış ama sırılsıklam olduğu gibi bir de etraftaki yerlilere maskara olmuş. “Kafam çok düz, yani onun bir etken olduğunu sanmıyorum, küçüklükten edinilen bir beceri olduğuna kanaat getirdim,” diyor netice olarak yediden yetmişe her Afrikalı kadının her şeyi kafasında taşıması hakkında.

Sohbet muhabbet, köy ve taşra yollarından Monrovia’nın büyük şehir güzelliklerine dönüyoruz. Her şey bıraktığımız gibi.

***

IMGP0590

Gün 12:

Bugün pazar, sabah evde güzel bir kahvaltı yapalım diyoruz ama malzememiz kısıtlı ve şehirdeki her yer kapalı. Bu durumda kurtarıcımız bir kez daha Jamal’in yeri – buraya on gün içinde dördüncü gidişim olmasından hesaplayın Monrovia yeme içme hayatının zenginliğini! Ama yemekler de güzel, bu sabah pancake, omlet ve bacon gibi Amerikanvari şeyler yiyoruz ve memnunuz. Afrika’da, hep bir dahaki öğüne bunun gibi düzgün bir şey bulamayabilirim korkusuyla acayip yedim ve galiba kilo aldım.

Şehirde arabayla gezerken yakalarında pembe fiyonklar takılı insanlar görüyoruz, neden olduğunu çıkaramıyoruz. Lisa pembe fiyonklu bir adama sorunca durum anlaşılıyor: “16 days of activism against gender violence”, yani cinsel suçlara karşı 16 günlük bir uluslararası faaliyet girişimi. Bu Lisa’nın (ve herhalde uygar dünyadan buraya gelen tüm kadınların) en hassas konularından biri. Liberya’da kadınlara karşı fiziksel ve cinsel şiddet o kadar günlük, sıradan bir şey haline gelmiş ki –bunda az gelişmişliği mi, iç savaşı mı, eğitimsizliği mi suçlamak lâzım, emin değilim- kadınlar dahi bunu bir suç olarak algılamıyor. Lisa gibileri de tabii çıldırıyor bu duruma! Ülkenin her yerinde, en çok da şehir dışında, posterlerle, bilbordlarla, çeşitli boylarda çizimlerle istekleri dışında seksin suç olduğunu anlatmaya çalışıyorlar Liberyalı kadınlara. “No sex for help”, yani yardım karşılığı seks yok, bu mealdeki sloganların en yaygınlarından biri.

Çizimler, eğitim ve yaşam seviyesi düşük bölgelerde (yani bütün Liberya’da) her tür eğitimin en temel parçalarından biri şu anda. Erkeklere kadınlarına insan gibi davranmaları, evde sorumluluk ve işleri paylaşmaları, çocuklarıyla ilgilenmeleri telkin ediliyor. Çocuklara okula giderlerse doktor, hemşire olabilecekleri, tüm halka musluktan veya kuyudan su içerlerse hasta olmayacakları, rüşvetin ve şiddetin ahlaksızlık olduğu, vb telkin ediliyor. Bu anlamlarda çizgi hikayeler bile var posterlerde.

Öğleden sonra, günün sıcağı biraz hafiflerken şehrin biraz dışında bir plaja gidiyoruz, Martha, Thabit, Rabih, Jessica, Lisa, B ve ben. Kumlar, okyanus dalgaları, kıyıda palmiyeler, sörf yapmaya çalışanlar, koşan gençler. Hava puslu – iki haftaya yaklaşıyor bu diyarlarda olduğum, bir kere güzel günbatımı göremedim. Yürüyüş yapıyoruz, Monrovia’daki diğer bütün tanıdıklarımız da meğer aynı plajdaymış iki ayrı grup halinde! Küçük şehir…

Plaja giderken ve dönerken en çok yol kenarlarındaki benzin istasyonları beni eğlendiriyor. Toprağın üstüne iki direk dikilmiş, üstüne gölge yapmak üzere sac konmuş, aralarına bir nevi platform yapılmış ve üstünde irice kavanozlar duruyor: benzin ve mazot! O kavanozlardan hortumlarla yakıtı çekip depoya dolduruyorlar, işte sana benzin istasyonu… Yalan olmasın şimdi, şehirde iki tane bildiğimiz usülde Total benzin istasyonu da var ama o kadar.

Ha, bir de Monrovia’daki bazı güvenlik önlemlerini anlatmadım. Sanırım UN güvenliği en çok ciddiye alan kuruluş: Kendi elemanları ve araçları için sokağa çıkma yasakları var, hafta içi gece 12’den, cumartesi 2’den sonra yanlış hatırlamıyorsam. Şehirden çıkılacağı zaman ise ofise kaydedilmesi, her türlü temas numara ve adresleri bırakılması falan gerekiyor. Sonra gazetelerde “Liberya’nın ormanlık bölgelerinde gezmeye çıkan UN görevlilerinin haydutlar tarafından kaçırıldığı ortaya çıktı,” gibi haberler okumayalım diye! Gerçi kaldığım süre boyunca şehirde ya da duyduğum kadarıyla başka yerleşimlerde bu tür bir suç, adam kaçırma, silahlı faaliyet vb olmadı ya.

Liberya’da son akşamım. Düşünüyorum da, “başka türlü bir şey benim istediğim,” sözleri geliyor içimden… Liberya hakkında beni asıl düş kırıklığına uğratan şey ruhsuzluğu, derinliksizliği oldu – sığlık sözcüğü kesmedi, bu sözcüğü uydurdum. Bu toprakların ruhu nerde? İnsanlar bu toprağa ait, birbirlerine ait hissetmiyor, gelenek, görenek, âdet yok ortalıkta… Yemekler –tamam yoksullar ama mesela Hintlilerin, Çinlilerin harika mutfakları var!- son derece anlamsız. Yılda sekiz ay yağmur alan bir ülke nasıl sebze, meyve fukarası olabilir? Bu deneyimlediğim çizgideki bir Afrika hayatının tek cazibesi doğa olabilir, sınırlar ötesi bir koyu yeşillik, deli yağmurlar, okyanusta kıpkırmızı batan güneş, dev ağaçlardaki maymunlar, yılanlar. Ama doğayla da güvenlik sebebiyle mesafeli kalmak gerekiyor hep: Tropik ormanın içinde gezemedikten, mehtapta okyanus kıyısında yürüyemedikten sonra ne yapayım ben öyle doğayı…

Gün 13, 14, 15:

Gidiyorum, heyecanlıyım. Gana’ya uçağım bugün 17’de. Akra’yı göreceğim, Batı Afrika’nın en güzel, en gelişmiş şehrini, en güler yüzlü, keyifli insanlarını. İki gece orda kaldıktan sonra da ver elini (maalesef önce Lagos, sonra aynı günün akşamı) Türkiye! Liberya’yla ve Liberyalı dostlarla vedalaşıyorum: yeni ve çok sevgili arkadaşım Lisa ile, ev sahibim B ile, sabah bakanlığın önünde karşılaştığım Minister Roberts ile, evde Jackie ile, şoförüm Lawrence’la yola çıkarken Sidney ile. Liberya’yı keyifli geride bırakıyorum: stanno tutti bene! Ya da ben öyle sanıyorum. Çok safım. Kader ağlarını çoktan örmüş oysa. Havaalanına vaktinde varıyorum, sonra…

Sonrası uzun bir kabus gibi. Liberya’daki arkadaşlara sıcağı sıcağına yazmıştım, birçoğunuza da taze taze nasıl bir dönüş macerası yaşadığımı anlattım, tekrar etmem ne benim için, ne yaklaşık 25 sayfadır okumakta olan sizler için hoş olacak. Özeti şöyle: Bir buçuk saatlik uçuşum için gittiğim Monrovia havaalanında bir saat daha, bir saat daha denerek tam 14 saat uçak bekledim, geceyi bir salon ve dört masalı bir restorandan oluşan havaalanında, dev klimanın tam önündeki bir metre genişlikteki metal koltuğa uzanmaya çalışarak geçirdim, uçak nihayet gelip Akra’ya doğru yola çıktığında da yaklaşık 17 derecede bir buçuk saat donarak seyahat ettim, sinüslerime kramplar girdi, sevmeye hazır geldiğim Akra’da taksi şoförü beni korkutarak dolandırmaya kalktı, şehirdeki 24 saatimin sadece ikisini otelden dışarda geçirdim ve onlarda da çoktan Afrikalılardan, pazarlıktan ve oraya ait her şeyden bıkmış idim, Monrovia havaalanında bavulumun cebindeki kablolarım ve şarj cihazlarım, mp3 çalarım ve hafıza kartı okuyucumun çalındığı ortaya çıktı, Akra’dan uçtuğum ve THY’ye aktarma yapmak için dokuz saatimin olduğu Lagos havaalanında pasaport polisleri beni keyiflerince oyalayarak eğlendi, pasaportuma el koyarak beni saatlerce pasaportsuz gezdirdi… Neticede THY İstanbul uçağını gördüğümde ağlayarak koşacak ve karşıma çıkan Türk yetkilileri sarılıp öpecek vaziyetteydim.

Döndükten sonra daha sakince ve huzur içinde düşündüm, Afrika böceği beni neden sokmadı diye… Batı Afrika, özellikle de Nijerya ve Liberya (biraz da nasibimi sadece ve kısaca tatsızlıklarla aldığım Gana), ziyaret edilerek kolay kolay sevilebilecek yerler değil. Belki çok anlamlı sebeplerden ordaysan, kendini tatmin edecek şekilde düzenini kurduysan, çevren varsa ve tek başına değilsen, arada bir tesadüf eden güzellikleri yakalayabilecek kadar uzun süre de ordaysan diyecek bir şey yok. Bir de tabii, seyahat yöntemi olarak ışınlanmayı kullanabiliyorsan!

Ordaki arkadaşlardan da neden sonra elde ettiğim bilgiler, Afrika içi seyahat etmenin hiç akıllıca bir şey olmadığını teyit eder nitelikte: Karayolu ya yok, ya ölüm tehlikeleriyle dolu. Tren yolları genelde kapanmış. Gemiyle ulaşım hiç duymadım, ve uçak yolculuklarından da tipik olduğu anlaşılan bir miktar örnek az evvel okudunuz. Bu mealde bir tavsiyede bulunabilirim, o da her ne şekilde seyahat edecekseniz sanki deve üstünde çöl aşacakmış gibi hazırlık yapmanız: Hafif ve pratik olun, ama yanınızda illa ki yeterince yiyecek, içecek, ince ve kalın rahat giyecekler, şişebilir yastıklar ve battaniye yerine geçecek örtüler, okuyacak ve oynayacak bir şeyler, iletişim imkanları, bozuk paralar vb bulundurun.

Monrovia havaalanındaki ızdıraplı bekleyişte her nasılsa son dakikada karşılaştığım iki hemşerim sormuştu: Nasıl, Liberya’yı beğendiniz mi? Hepimiz gayri ihtiyari gülmüştük cevaben. Liberya’yı, ya da Batı Afrika’yı “beğenmenin” mümkün olduğunu sanmıyorum. Ama bu seyahati yaptığıma, oralara gittiğime, gördüklerimi kendi gözlerimle gördüğüme çok memnunum – kimse anlatsa inanmazdım. Dünyanın böyle koca bir bölgesinin böylesine güzelliklerden yoksun ve yoksul olduğuna, bu kadar tarihsiz, geçmişsiz, köksüz olduğuna, memleketimizin ne kadar ileri ve ilerlemekte olduğuna, ne kadar zengin ve ne kadar şanslı olduğumuza inanmazdım.

Ha, siz papayaya paw-paw (okunuşu: popo) dendiğini ve üstüne lime sıkılarak yendiğini biliyor muydunuz? İşte bir de Batı Afrika’da bunu öğrendim! Bundan iyisi Şam’da kayısı…

Kategori:Dünya Benim İstiridyem