Ege Denizi zaten güzel bir coğrafya, insanı kendinden alan, öte kıyılara atan, oralarda bırakan. Mütevazı Samos (Sisam) da coğrafi güzelliğine beşeri güzellikler katmayı bilmiş, Ege’ye yakışan sevimli bir Yunan adası.
samos8
Baştan söyleyeyim: Tatil deyince aklınıza gelen lüks, ihtişam, hizmet, dört dörtlük, yaratılmış mekanlar ise Samos size göre değil. O kendi halinde, şaşaasız, biraz turist gelince mutlu olan, ellerinden geleni ardına koymayan güler yüzlü, iyi niyetli, orta yaşlı Yunanlıların adası. Hataları, eksikleri, yanlışları da var; ama öyle doğal ki, onlarla birlikte daha güzel.
“Murat’ın kardeş hanginiz?” Tipik bir Rum aksanıyla sorulan bu soruyla başladı Samos seferimiz. Kuşadası’ndan bindiğimiz feribot iki saat geçmeden Samos iskelesine yanaşmıştı ve karşımızda son derece “janti” görünüşlü yaşlıca bir adam duruyordu. Evet, burada Murat’ın ahbapları olduğunu biliyorduk, hatta çantalarımız onlar için “Törkiş” hediyelerle doluydu ama bu kadar avantajlı bir konumumuz olacağını da tahmin etmemiştik doğrusu. Oysa Vassilis adaya gide gele arkadaş olduğu Murat’ın kardeşinin geleceğini duyunca işi gücü bırakmış, heyecanla bizi karşılamaya gelmiş. Allah Allah!
Adanın kuzey kıyısındaki güzel semtlerinden Kokkari’ye varınca Vassilis’in yalnız olmadığını görüyoruz; galiba bütün Samos heyecanla bizi bekliyor! Defalarla ismini duyduğumuz meyhaneci Nikos ve kardeşi Stamatis eksik dişleri, göbekleri, kocaman gülümsemeleri ve iki çeyrek İngilizceleriyle kucaklayıp öpüyorlar bizi. Nerde kalsak acaba, derken birisi pansiyoncu Maria’ya sesleniyor, Maria koşarak yolun karşısındaki kuzininden geliyor: “Sizle yazışmıştık, değil mi? Hoş geldiniz, hoş geldiniz! Sonra yazmadınız, gelmeyeceksiniz sandım! Neyse ki boş odam var denize bakan, gelin gelin!”
Maria’nın pansiyonu Kokkari’nin göbeğinde; denizle arasında sadece 5 metrelik taşlık bir plaj var. Sanırım altı odasından dördü deniz tarafına bakıyor. Birer minik balkonları var, birer minik de tuvalet/banyoları. Sezonda gecesi 40 Euro olan odalar sezon dışı olduğu için bize 35 Euroya mal olacak. İstek üzerine kahvaltı da veriyor Maria; kahvaltı ise adam başı 3 Euro. Doğrusu benim yaşadığım köyde kahvaltı (daha zengin ama) daha pahalı…
Odaya ve Maria’ya bayıldıktan sonra (balık eti, esmer, konuşkan, tam filmlerdeki Yunanlı kadınlar gibi) hızla eşyalarımızı bırakıp meyhaneye dönüyoruz; bizi ihya etmek için sırada olan Vassilis, Nikos ve Stamatis’i bekletmeyelim. Mavi-beyaz örtülü masamız hemen donatılıyor, uzolar, cacıklar, mezeler, kızarmış ahtapotlar. Vassilis balık yememize izin vermiyor: “Yarın akşam size ben balık getireceğim,” diye.
Kırık dökük Türkçesiyle ağır ağır hikayelerini anlatan Vassilis’i dinlerken bir anda arkadaşımla birbirimize dönüyoruz: “Angelopoulos filmlerinden fırlamış gibi!” Siyah takım elbisesi, yakası açık beyaz gömleği, önünde uzosu, elinde Yunan usulü tesbihi ve cigarasıyla tam bir karakter olan Vassilis Theo Angelopoulos’u bilmiyor ama. Türkçe konuşmak belki ona ölmüş annesini hatırlatıyordur, belki ondan böyle ısrarla, uğraşa didine anlatması. Ailesinden, Murat’tan, Samos’tan, halkların kardeşliğinden bahsediyor. Arada masaya uğrayıp daha daha neler istediğimizi soran şefler ise sürekli kadeh kaldırıyor: Yamas! Serefe!
Yemek üstüne gelen tatlı hep duyup hiç rastlamadığım bir Rum klasiği: üzüm ve incir reçelleri. Nikos ile Stamatis’in anneleri yapmış. Zeytini de o yapmıştı zaten; anaerkil bir aile işletmesi söz konusu. Bir hesap yüzü göremeden kalkıyoruz sofradan, “Sizin paranız burda geçmez!” nidalarıyla. Hızlı Yunanca derslerine başlandı bile bu arada: sofra, trapeza. Bu ikisi arasında bir bağlantı kuramasak da çoğu kelime daha aşina: maruli, caciki, karpuzi, dolmades, musakka, kasap, manavi, bakkaliko… Hatta çoğunun İngilizcesi çok kısıtlı olan ada halkına Türkçe konuşarak daha iyi anlatabiliyoruz derdimizi – çok eğlenceli!
Yemekten sonra Kokkari sokaklarında yürüyor, ışıklandırılmış kiliseleri, çarpıcı takı dükkanlarının vitrinlerini, gece saatlerinde hala açık olan hediyelik eşyacıları seyrediyoruz. Deniz kenarlarında kafeler, barlar, müzikli, içkili eğlence yerleri, dev ekrandan maç gösteren kahveler. Herkes rahat, her şey rahat, insanı kavrayan bir evindelik duygusu her yerde. Adımlarımız ağır, ağzımız kulaklarımızda. Ağır ağır odamıza varıyoruz yatmaya: Odamız denizle kucak kucağa! Balkon açık, tüm gardlarımız inik, dalga sesleriyle uyuyor, sükunetle uyanıyoruz.
Kahvaltıdan sonra, arkadaşımın önceki gelişlerinden ahbap olduğu Dimitris’in işlettiği Lemonakia plajına doğru yürüyoruz. Doğanın bu kadar tanıdık olması çok yabancı bir his: Böğürtlenler, incirler, zeytin ağaçları, kızıl çamlarla, mavili beyazlı kanatlarıyla ağaç altlarından uçan alakabaklarla florası da, faunası da tam karşımızda silueti görülen Dilek Yarımadası Milli Parkı’yla aynı. Sürpriz yapıp aile gibi karşılandığımız Lemonakia plajında da çılgın kırmızı begonvillerin altında oturuyoruz.
Dimitris kendini Pontuslu olarak tanımlıyor, yani Trabzon kökenli. “Samosça” konuşuyor: Azıcık İngilizce, birkaç kelime Almanca, Yunanca ve Türkçe katkılarından oluşan bir dil. Bana yeni olan ama son derece kullanışlı bu dille anlattığından anlayabildiğim kadarıyla hikayesi şöyle: Babası 1920 yılında, 10 yaşındayken ailesiyle Selanik’e göçmüş; Trabzon’dayken fındık yağı üretirlermiş. Hayatı boyunca tekrar Türkiye’ye gelmek, doğup büyüdüğü yerleri ziyaret etmek için para biriktirmiş. 1970’lerde yeterince parası olmuş ama Türkiye’deki ortamın karışıklığından gelememiş. Sonra da bir gün trafik kazası geçirmiş, üstünde bütün biriktirdiği paranın iğneli olduğu ceketi. Kendisi kurtulmuş ama paralar kurtulamamış… O yüzden Dimitris yanıtlayamıyor, “Trabzon’un neresindensin, içinden mi?” sorusunu. Ama teypteki Laz havalarına kıpırdanmasının bizimkilerden farkı yok!
Lemonakia plajı zamanın durduğu küçük bir dünya. Begonvillerin, zeytin ağaçlarının altında oynaşan kedi yavruları, mavi boyalı ahşap masa ve sandalyeler, bahçeden domates, patlıcan toplayan aile mensupları. Menüde Türk kahvesinden tek farkı adı olan Yunan kahvesi, una bulanmış patlıcan ve kabak kızartma, nohut köfteleri, elbette musakka ve cacık. Yerde plastik yoğurt kovalarında tuzlu suya konmuş kırma yeşil zeytinler.
Samos’a, yani feribot iskelesinin bulunduğu merkeze ineceğiz. Dimitris, taksiyle gidip geleceğimiz yerde araba kiralamamızı öneriyor ve bizi arkadaşının rent-a-car dükkanına götürüyor. Mantıklı, nasılsa sonraki gün de dağlarda gezinmek için arabaya ihtiyacımız olacak. Arkadaş yok, kızı orada, ve aralarında geçen konuşmadan sonra 30 saniye içinde bir arabanın direksiyonunda oturmaktayım. “Okey, okey, go, go, no problem,” diye postalıyor bizi Dimitris. Dünyanın en hızlı araba kiralama servisi bu olsa gerek!
Samos sokaklarında dükkanlar, yine takıcılar (sanırım Yunanlıların takı-mücevherat alanında özel bir yeteneği var), bakkallar arasında yürüyerek dolanıyoruz. Bilmediğimiz herhangi bir kentin sokaklarında bu kadar güvende hissedemezdik kendimizi. Ruhani liderimiz Murat’ın tavsiye (ve meth) ettiği tavukçuyu uzun uzun ama keyifle arıyor, aynı yolları gidip geldikten sonra buluyoruz, ve aradığımıza da değiyor: Tavuk da, patates kızartması da on numara. Gerçi ararken ve yürürken artan açlığımız da beğenimize etki etmiş olabilir… Uzolara, reçellere baktığımız bakkalda aramızda konuşurken bakkal amca cevap veriyor, Türkçe. Onun da ailesi Maraşlı imiş; tipini de Maraşlıya yakıştırdık doğrusu.
Giderken, gelirken yolları nasıl bulduk, nasıl her şey elimizle koymuş gibiydi, yoksa Samos usulü bu muydu, her şeyin böyle pürüzsüz oluvermesi?.. Akşam yine “1997 Best Tzatziki Award” sahibi lokantamıza oturduk, Nikos ve Stamatis’le çeşitli dillerde selamlaşarak, hal hatır sorarak. Vassilis söz verdiği gibi bizim için taze balık bırakmış ama kendisi yemeğe gelemeyecekmiş, biz de afiyetle yiyoruz balığımızı, yanında zeytinyağlı yeşil fasulye, keçi peyniri, fava, kızarmış peynir (koyun-keçi karışımı bir peynirmiş), cacık ve salata ile. Zeytinyağını beğeniyoruz, buram buram kokuyor, “Zaten size vereceğiz hediye olarak,” diye seviniyorlar. Kalkmak üzere hesabı istediğimizde bilin bakalım ne oluyor? Evet, zorla bir kenarlara para sıkıştırarak kaçıyoruz meyhaneden.
Birkaç eğlence yerinden oluşan meydanda, yıllardır her akşam içtiği barda Dimitris’le buluşmaya gidiyoruz. Yolda iki mutlu sokak köpeği, birkaç Alman turist, sonra titrek mum ışıklarının yandığı bir avlu… Merakla kafamızı uzatıyoruz ve dünyanın en güzel mezarlıklarından birindeyiz. Düzenli dizilmiş, görkemli ama abartısız mermer kabirlerin başuçlarında birer camekan, içlerinde fotoğraflar, yanan mumlar veya yağdanlıklar ve her kabirde rengarenk çiçekler. İşte insanın devamlı ziyaret etmeyi, ölülerini anmayı isteyeceği tür bir mezarlık!
Ertesi gün araba için sözleşme imzalamaya gittiğimde yeni bir Nikos’la tanışıyorum; “Demek Dimitris’in arkadaşı sizsiniz,” diyor. Adam arabasının kime verildiğini sorgulamamış bile! Belki babası Theos ile Dimitris hemşehri Pontuslular olduğundandır, kim bilir… Türk’üz falan derken yine sihirli kelime geçiyor: Murat! Elbette burada da geçerli, bu Nikos da heyecanla selamlar gönderiyor İstanbullara… Ama sözleşme imzalamanın kolaylığı (iki dakika, sıfır soru, bir imza) ve araba kirasının ucuzluğu (günlük 25 Euro) bize özel değil. (İki gün gezme sonucu iade etmeden evvel arabaya 5 Euroluk benzini zar zor tıkıştırdığımı da söylemeliyim. Türkiye’de dünyanın en pahalı yakıtını kullanıyoruz, gerçekten!) Sokaklarda fink atan vespalardan birini denemek için Nikos’la pazarlık etmek de benim becerim. Şahane bir şey, insan kendini rüzgar gibi hissediyor: Bir dahaki sefere!
Ve sırada dağ köyleri var… Arabamıza atlayıp gidiyoruz, düzgün ama son derece dik, keskin virajlı yollardan tırmanarak Vourliyotes’e: Tertipli, temiz, nerdeyse mini bir kent denebilecek bir yerleşim birimi burası. Etrafta köylü de yok, ağlayan çocuklar, poşetlerde çöpler, traktör gürültüleri de; bu nasıl köy bilemiyorum. Ayvalık’tan, Alaçatı’dan aşina olduğumuz tipte evler her yerde, güzel güzel boyanmış, kapıları çiçeklerle, bitkilerle donatılmış. Meydanda bir-iki hediyelik eşya dükkanı, birkaç kafe-lokanta arası oturma yeri. Arkadaşımın önceki gelişlerinden tanıdığı çift, dükkanlarının kapısına el yazısı bir tabela asmış: “Diamantis’le Eleni 13.00’de gelecek”. Saat 14.00 civarı, gelen giden yok!
Komşu köy Manolates de çok farklı değil, sessiz, sakin, küçük ama düzenli. Seramikle şaheserler yaratan Yorgos’un yerini buluyoruz hemen, arkadaşımı hatırlıyor, içecekler ısmarlıyor. Gerçi portakal suyu yerine portakallı gazoz getiriyor ve kendisi de fena halde kokuyor (anlaşılan sevgilisinden ayrılmış! “Madem de bekar kalmış, bir hamama soksak eli yüzü düzgün bir aday olabilir,” diyor arkadaşım) ama olsun, yine de karşı yakadan gelip bir Yunan dağ köyünde tanınmak güzel bir his. Manolates’de sanatçılar var, biraz daha özgün ürünlerin bulunduğu dükkanlar, sanat atölyeleri. El işi, doğal boyalı şallar buluyoruz, üzüm ve ceviz reçelleri, yine boncuklar, takılar, anahtarlıklar ve tesbihler.
Nerede yiyelim diye Yorgos’a soruyoruz, bizi meydandaki ilk yere götürüyor: Tasos’un yeri, Kallisti. Tasos Türk olduğumuzu da duyunca mutlulukla karşılıyor bizi, meydan denilen sokak üzerinde beş-altı masası olan geleneksel lokantasında. Siparişlerimizi alıyor, sonra masaya bir Türkçe-Yunanca sözlük getirip bırakıyor; sözlüğün içinde Kuşadası’ndan yakın bir arkadaşımın kartı! Diyorum böyle böyle, ah demek onun da arkadaşısınız, diye statümüz daha da bir yükselmez mi… Tasos lokantanın hem sahibi hem de tek çalışanı anlaşılan, o yüzden pek uzun kalamıyor yanımızda. Son derece basit ama leziz soframızı da o donatıyor: patlıcan kızartma, kabak kızartma, cacık, nohut köftesi. Yanda bir-iki masada yaşlı köylü adamlar sigara içerek, birbirlerine takılarak, bizi izleyerek oturuyor, bazıları oyun oynuyor. Tabakları sıyırarak her şeyi yiyor, mutlulukla kalkıyoruz. Merakımıza yenilip, yanımızda duran mermer anıtın üstündeki isim ve tarih listesini soruyoruz ayrılmadan Tasos’a, köyün 1920’lerden bu yana verdiği şehitlerin listesiymiş. Yandaki kapı önünde oturan iki yaşlı kadın, karşı komşularının getirdiği kahveyi içiyorlar keyifle.
Akşam için niyetimiz, “mahallemizdeki” İtalyan lokantasına gitmek. Dimitris ve Theos da itiraz etmeyince onlarla meydanda buluşup Girasole’ye yürüyoruz. Samosça’nın İtalyanca katılmış versiyonu ile siparişler veriliyor, gülünüp eğleniyor. Dimitris önceki akşam Vassilis’in bize aldığı balığı sorguluyor. Tarif ediyoruz, tazeymiş, özelmiş falan, burun kıvırıp, “Yes, yes, from Senegal…” diyor. Yok yahu, buranın olta balığı; “Yes, Senegal fish, very good,” diye dalga geçiyor. Saçlarında beyazlar çoğunlukta olan Theos yaşımı öğrenince önce “baby” diyor, sonra “kutupulaki”, yani piliç! Bu kelimeyi de önceki gün gittiğimiz tavuk lokantasından öğrendik… Yeni tanıştığım insanlarla bu kadar eğlendiğim on beş yaşımdan beri olmadı – acaba hakikaten bu adamlar mı komik, yoksa Samos mu böyle bir yer?
Son günümüzde güneş bize bir güzellik yapıp sabahtan parlayınca sezon kapanışını yapma şansını yakalayarak kendimizi denize atıyoruz. Deniz taşlı ve müthiş berrak, tertemiz, serin; insan denize girdiğini hissediyor, çıkmak istemiyor. Ama çıkmak lazım: Marketten şarküteri ve içki alışverişi yapmak, son hediyeleri toparlamak, öğle yemeğinde Vassilis ve arkadaşı Aleko’ya katılmak, Nikos’tan “tzatziki” tarifini almak, hediye edilen uzoları, zeytinyağlarını, peynirleri çantalarımıza sığdırmak lazım.
Ee, Samo’yu nasıl buldunuz, diyor birisi: Buyrun bakalım, “s” harfinin gizemi bir kez daha karşımızda! Hadi insan isimlerindeki durumunu anladık; birisinden bahsederken ismin sonunda “s” var, kendisiyle konuşurken yok. Peki ama yer adları? Samos’la konuşuyor değiliz ki sonundaki “s”yi atalım… Tuhaf dil şu Yunanca, ama çok da güzel. Seneye gelmeden çalışacağım Yunanca da, Samosça da. Zaten burada kafasını gözünü yara yara İngilizcemi fena halde kaybettiğim için yeni dil öğrenmem şart; hem Samosça dünyanın her yerinde geçerli olacak bir dil.
Evet seneye gelmeye, tekrar tekrar gelmeye niyetliyim. Şimdi sezon bitti, ada kapanıyor ve dönüyoruz ama daha gezecek, görecek çok yer var Samos’ta. Denize girilecek kıyı semtleri, tekne turları, yürünecek dağ köyleri, bakılacak takılar, kadeh kaldıracak çok Nikos’lar var… Ama böyle olmaz, bize de bekleriz! Ya sas, ya sas!
Aynı toprak, aynı tanrı
Samos’a ayak basar basmaz bizi karşılayan, yüzde yüz tanıdık bir görüntü: Bir düğün konvoyu! Onlarca araba içlerinden sarkan bir sürü gençle birlikte durmaksızın kornalar çalarak, asfaltı ağlatarak yasak U dönüşleri yapıyor ve hızla uzaklaşıyor. Bu sadece bir başlangıç, daha ne aşinalıklarla karşılaşacağımıza işaret sanki.
Akşam yemeğinde Vassilis, Türkiye göçmeni anne-babasından (yani yaklaşık 50 sene öncesinden) kalma kırık dökük Türkçesiyle konuşuyor; bir kadından –hoşnutsuzlukla- bahsederken “Elinden kahve bile içmem,” demez mi! Meğer Yunanlılar da temiz, titiz olmayan insanlara bu deyimi yakıştırırlarmış. Şaşkınlıkla bu benzerliği anlattığımızda başını bize doğru eğip gözlerimizin içine bakarak, ağır ağır, “Aynı toprak, aynı tanrı,” diyor.
Yemekten sonra yürüyoruz Kokkari sokaklarında. Vassilis’in, Türk erkeklerinden aşina olduğumuz şekilde son derece içkili durumda bizi arabayla gezdirme teklifini zar zor reddetmişiz. Arka sokakta bir bakkalın önünden geçiyoruz, tezgahın üstünde televizyon, kasanın arkasında iki delikanlı heyecanla maç seyrediyor. Sabah pansiyonda kahvaltımızı hazırlayan Maria, vermesi gereken bıçağı tezgahın üstüne bırakıyor, “Yoksa kavga ederiz,” diye. Kahvaltı sırasında ise sokaktan megafonla yapılan çok tanıdık bir çağrı kulağımıza geliyor: Patates-soğancı usulü kalamar-balıkçı, kamyonetiyle sokak sokak gezerek çağıranlara kasasında tarttığı deniz ürünlerinden veriyor.
Tek şerit yolda önümüzde ağır aksak giderken yol boşalınca pencereden elini çıkartarak “solla” işareti yapan şoförleri; meskun mahallerde etrafımızda “Hello, hello” diye dolaşan çocukları; ara sokaklarda hız yapan teslimat kamyonları; yorgun ve keyifsiz garsonlarıyla Samos hiçbir Türk’ün kendini yaban ellerde saymayacağı bir yer. Ufak dağ köyü Manolates’de bir sanat atölyesi ve genç bir sanatçı kadın çıkıyor karşımıza. Hayran kaldığımız camdam üflenmiş narın Yunanlılar için bir bereket sembolü olduğunu, yılbaşı gecesi kapı önünde nar patlatıldığını anlatıyor. Ben heyecanla “Biz de, biz de!” derken arkadaşım da bunun aslında bir Ermeni geleneği olduğunu açıklıyor. Netice aynı: Aynı bereketli toprak, aynı cömert tanrı.
(ekim 2006)