İçeriğe geç

Dağdan bayırdan – 1

Bir an sobanın yanında sıcak bastı, kendimi terasa attım. Salıncağa otururken gözlerimi yıldızlar aldı: Orion, Pleiades, sevgili parlak Venüs… haftalardır yağmurdan buluttan göremediğimiz. Derken sağımdaki karanlıklardan bir çığrışlar geldi, değişik: Çakal yavruları olabilir, ya da…

Ya da bilmiyorum – ne güzel yirmi yıldır hala bilmediğim sesler olması. Geçenlerde buralı iki ustayla bahçede iş yapıyorduk, birden Osman amcanın ordan bir değişik hayvan sesi: Üçümüz birden kafaları kaldırdık, bu ne, diye. Taklit yapan bir alakabak olabilirdi, veya bir tilkinin genel bağrışması değil de özel bir seslenmesi. Sonra biraz daha dinleyince Tayfun, sansar, dedi. Olabilir bak, görmem, duymam, ancak çatının anasını ağlattığından icraatini bilirim. Arılar kiremitlerin altına yuva yaparmış, sansar da kokudan onları bulup balı yemek için kiremitleri atıp atıp dururmuş! Serseri.

Haftalardır aklımdaydı aslında, kaç zamandır dağdan bayırdan bir yazı yazmadım diye; gördüğüm kokladığım dokunduğum nice şey bana yaz demişti de, kaç defa başına oturmak üzere yerimden kalkıp az sonra bir baktım ki başka yöne dönüvermişim. Papatyaları, başıboş gezen beygirleri, deli yağmurdan fışkıran yabani otları anlatayım… Süleyman’ın öz evlat üvey evlat hatırlatmasını, tarımın toprağın öğrettiği sabır derslerini… Tamam, dedim boşluğa doğru sallanırken, şimdi artık yazayım şu doğa yazısını, ben de özledim yazmayı.

Diktiklerimizde bu kadar mücadele verip yine de sıklıkla başarısız olmamız hakkında sıkıştırdığım Süleyman, “Toprağın öz evladı yabani otlar abla”, diyordu, “bizim diktiklerimiz üvey evlat, tabii onları beslediği gibi beslemiyor, her zaman onlar öncelikli olacak…” Gözlerim açıldı, ben bunu neden daha önce düşünmedim diye. (Bir yandan da seviniyorum, doğanın her zaman bana verecek yeni dersleri var diye.) Bünyan’daki arazimizde dikip kaybettiğimiz fidan sayısı herhalde bine ulaşmıştır. Sağ kalan bir miktar da var, onlara şükrediyoruz.

Ama genel olarak evet, şunu artık kuralların en başına yazmak gerek ki, doğaya karşı mücadele etmek bildiğin aptallık. Onun yerine, zamanına, yapısına uygun olarak orada beslemeyi seçtiği sisteme uyumlu olmazsan, boşa gider her şey. Uyum yasası. İlk köydeki zeytin bahçeme yerleştiğimde bazı arkadaşlar, “Evin etrafını çimenlik yapacaksın değil mi Candan? Çimen kadar güzel bir şey yok!” diye sıkıştırıp duruyordu. Hatırladıkça yüzüme bir gülümseme geliyor, ne kabus olurdu burda evin etrafına çim ekmek! Yazın sulaması, kışın drenajı, köpeklerin pislikleri, her türlü hayvanın kazıntıları, daha neler neler… Zeytinlikte çimin ne işi var? Her yer ot zaten, yabanisi, papatyası, yenileni, kokanı…

Çimlik yapsaydım burayı, bayılarak salatasını yaptığım ısırganlar nerden çıkacaktı? Baharda sarmaşık otunun altına kavurduğum körmenler? Ya en önemlisi, papatyalar, onları da sökecek miydik çim değil eşittir yabani ottur, tukakadır diye?! Geçen bahar köpeklerin güvenliği için biçmemiz gereken koca bir yığın yabani ot vardı ama araları da papatya dolu… Son derece hayta ve delikanlı elemanım, papatyaya saygısından ve sevgisinden otları çevreden biçip ortada bir papatya yuvarlağı bırakmıştı, ne güzel ne zarif olmuştu. Çimmiş, hangi çim benim papatya halımdan daha güzel ki?! 

Salıncakta ufak ufak sallanıp havalanırken bir yandan kafamda, az evvel bana derin bir serzenişte bulunan arkadaşımın sözleri dönüyordu… Bir anda, haklı yahu, dedim. Yüzde yüz haklı! Giderek, her yılla, her yaşla tahammülüm azalıyor… Doğadan, doğanın doğal ritminden, hasılı “gerçek yaşam”dan kopuk, doğayı taklit eden veya ondan üstün olduğunu savunan yapaylıkları kolayca sunulduğu şekliyle -bağrına basmasa da- idare eden, insanevladının evrenin hakimi olduğu ve her şeyi kontrol edip yürütmesi gerektiği temel ilkesiyle zamanını bu kontrol müessesesine adayan ve bunu tek seçenek olarak yaşayan yakınlarıma ve onların yaşam ritimlerine tahammülüm azalıyor ve topyekun yargılayıcı yaklaşıyordum, doğru… Yargılamak, “Allah aşkına seni de perişan eden bu sistemin ve öğütücü çarklarının alternatifleri olduğunu gör ve insan onuruna uyumlu yaşa,” demekse evet.

Öte yandan kendime de haksızlık etmek istemedim: Peki, dedim, ben onları yargılıyorum ve yanlış buluyorum ve gerçek yaşam diye tanımladığım ‘kendi doğrumu’ onlara dayatıyorum, onların “kendileri olma ve kendi oluşturdukları hayatı yaşama özgürlüğü”nü kabul etmiyorum, evet kabahatliyim. Peki ya onlar? Onlar kendilerini doğru buluyorlar mı? Mutlu, huzurlu ve keyifliler mi?

Yoksa kendilerine sürekli çıkışan, hayata yetişememekten enzinen, bundan iyisi Şam’da kaysı, kim kaybetmiş de biz bulmuşuz noktasında tatmin arayan, daha insanca bir hayat var – dır ama yok canım bize göre değil o, ama bu da olmuyor, ama işte bu kadar oluyor, falan gibi yerlerde tıkananlar mı çoğunlukta? Bu tıkanmalar yüzünden zamanlarını doktorlar ve hastaneler ve şifa arayışları arasında kaybeden. Tükenen enerjisi yüzünden hayata katılımı asgariye inen. Bu zorlu zamanlarda keyif, huzur ve neşe arayışını (ve buluşu) ‘şuursuz veya densiz’ bir yaklaşım olarak notlandıran. Gelecek hayallerinden, sırf istediği için yapacağı şeylerden veya gideceği yerlerden bahsetmek gündeminde olmayan.

Büyük, meşgul metropolit şehir çarkları içinde olup son derece sakin, huzurlu ve mutmain yaşayan yakınlarım da var, onlar benim hayatımdan veya görüşlerimden dolayı böyle bir yargılanma, kınanma, küçümsenme hissetmiyor mesela?! Keyifli zamanlar geçirip yeni anılar oluşturuyor, gelecek için heyecanlı ufak niyet tohumları atıyoruz. Birlikte zeytin toplarız, diyoruz, yazın Efes’teki konserlere gideriz veya baharda Şirince dağlarında piknik yaparız, Viyana’yı veya Ubud’u birlikte gezeriz… Oluyor yani, hayaller her zaman gerçek olmasa da paylaşılıyor, bir bağ oluyor, gerçek yaşama bağlanıyor.

Her neyse, dağdan bayırdan diyorduk. İlla ki kaplumbağa yavrusu görürüz biz her bahar bahçede, ya Tayfun ya ben ya başka bir eleman; tutup getirir, avcumuza koyar, fotoğraflarız, oynarız biraz. Bakalım bu sene kime denk gelecek? Bazen annesi de (mi, babası mı?!) etrafta olur, yeni köpeklerim varsa bağrışıp yemeye kalkar, ben onlara öğretmeye çalışırım, bak yavrum bu kaplumbağa, hiçbir zararı yok sana diye… 

Geçen iki bahardır müthiş çakal sürüleri dinledik, hem de çok yakınlardan, bunca yıl sonra nerden çıktılar, neden bizim buralara indilerse, bakalım gelecekler mi yine… Derken, yazının başında lafı geçen çığrışlar tam boy bir çakal sürüsü bağrışlarına döndü, hem de önce evin altından, hemen sonra yan bahçeden, ne hızla geziniyorlar! Köpeklere dokunmazlar inşallah… diyerek konuyu kontrol etmeye kalkışmadan, doğanın dengesine teslim ediyorum. Bu arada bahar deyip duruyorum, diyeceksiniz ki kışın ortasındayız, karlar yağmurlar, ama burda dağlarda papatyalar, anemonlar açmaya başlamışken, havaya bir bahar tınısı gelmişken az kaldı demektir. Cemrelerin de eli kulağındadır zaten.

Ay küçülüyor, birkaç güne de tükenecek: Ramazan. Eskiden bir yüksek yerin tepesinde gözcü oturur, yeni ayı gözlermiş Ramazan’ın başlangıcını belirlemek için; şimdi takvimlerde “Ramazan – tahmini, Ramazan – gerçek” gibi şeyler yazıyor. Ya, Ramazan da kışa girdi iyice. Sabah ezanı saat 7’ye doğru, gerçekten sabah yani! Yazın 4’lerde, 5’lerde okunduğunu da biliriz de ondan. Yeni erken uyanma şevkimle geçenlerde kalktım, terasa çıktım ki karşımda kocaman dolunay! Gökyüzüne bakanlar bilir, tam dolunay günü batıda ay batarken tam karşısında doğuda güneş doğar. O saatlerin ışığı, enerjisi, sükuneti hakikaten bir başka.

Acayip yağmur yağıyor dediğimde, Aman elleme yağsın, diyor eş dost… Peki ellemeyeyim de, her şey kararında güzel! Bahçemin tarihi duvarlarından biri yağmurdan göçtü, günlerdir onu toparlamaya çalışıyoruz, neyse ki tel örgüye zarar gelmedi. Çatım ki yıllardır nerdeyse sıfır sorun çıkarmıştır, birkaç yerden birden su damlatmaya başladı. Evi yapan Nuri usta gelecek yapacak, bir türlü zaman tutturamıyoruz, yağmurun yağmadığı bir iki gün yok ki anasını satayım! Neyse epey uğraşla onu araya sokuşturduk, çatıyı toparladık. Bahçe duvarı da bugün bitecek kısmetse. Bahçenin ortalarında bir ufak dini sunak içeren bir duvar parçası var, onda da sorun var, artık o daha sonraya…

Zeytinlere gelirsek, yine pek parlak olmayan hasadın ardından sıkı bir budama ve aralama yaptık, o zamandan beri zeytinlerin ve doğal tarımın temel parçası olan göztaşını atacağız, yahu yağmursuz art arda iki gün olsun hadi idare edelim diyoruz, yok! Hala atamadık göztaşımızı. Zor nitekim, durmaksızın yağmur çiftçi için zor. Ha, sırf çiftçilik mi: Seneler içinde yoğun bir sürü uğraşla evime getirdiğim telefon hattım için bu sefer de çok sağlam direkler diktirmek zorunda kaldım, gelip kablosunu çekecekler, ah bu havalarda espri gibi bu… Çalışma koşulları nedeniyle işler birikti, diye nazikçe ifade etti durumu yetkili. Herhalde yaza falan ancak.

Aşırı yağmurun mutlu ettiği bir beygirler var sanırım! Bünyan’a eşek alırken, atla eşeğin apayrı yerlerden geldiğini öğrenmiştim. Eşek Afrika’danmış, o yüzden soğuğa dayanıklı değilmiş. Atsa Orta Asya kökenli, yani  soğukla arası iyi. Daha önce birer ikişer saldıkları olurdu bizim köyde atları, bu kış daha büyük gruplar gördüm hep, dörder, beşer. Ne korkardım ilk geldiğimde, sanki üstüme yürüyüp tepeleyecek! Şimdi yol istediğimde üstüne doğru gidiyorum, kaçılıyor. Korkularımız hep bilmemekten.

* * *

Dağdan bayırdan yazmak istiyordum sadece. (Aslında hep istediğim bu ya, neyse. Bir de az evvel bir arkadaşımın dediği gibi, sabah kalkıp yapacak bir şeyimin olmaması.) Kimseye hayat dersi vermek değil. Ben kendim hala, her gün hayatın, hayatımın eğrisini doğrusunu değerlendiriyor, bir şeyleri radikal şekilde değiştiriyor, bazılarını canım pahasına koruyup savunuyorum. İnandığım şeyleri inançla paylaşmak da yapımın parçası. Doğa bana bu kadar baskı yapıyorken, seçenekler bu kadar insanca, farklı hayatlar yaratmak bu kadar olası ve bu kadar gerekli görünürken, bana bu kadar basit görünen gerçekleri görmezden gelmek ve ehveni kabul etmek mümkün mü?

Bilemiyorum, şu an çözebilmiş değilim ve sanırım o çözüm epey tartıp biçme gerektiren bir şey, gerçeğini konuşmak ile doğrusunu başkasına dayatmak arasındaki farkın tam üstüne parmak basılabilir mi, formüle edilebilir bir şey mi bu fark, ki ben de ona göre konuşayım, yazayım…

İyi yazarların en büyük başarısı, bence, okurların tepkilerini hesaba katmadan yazabilmeleri. Şu an öyle yazmak mümkün değil benim için, her kelimenin bu yazıları okuyacak, yani sevdiğim saydığım birilerini dürteceğine bu kadar eminken. O yüzden, işte, ne okura yaranabiliyorum şu anda, ne yazara; ne kendimi gönlümce ifade edebiliyorum, ne sizleri mutlu edebiliyorum… İşler karışık.

Öyle değil mi hep hayat? Neyse ki doğa var bir yandan, sade ve doğru. Dağlar, bayırlar… Hep içimize iyi gelen.

(Şubat 2026)

Kategori:Orda Bir Köy Var Uzakta