İçeriğe geç

Güney Afrika: Medeniyet görmek isteyen buraya!

Güzel bir ülke bekliyordum evet, ama bu kadar da yüksek bir medeniyet beklemiyordum. Hem de antroposantrik, yani tepeden inme ve çakma da değil, harbiden tüm varlıkları seven ve sayan, gerçek bir medeniyet anlayışı…

Burayı motorla gezmeye karar verirken, yani on yıl önce de Güney Afrika’yı bildiğimiz Afrika kavramı içinde düşünmemiştim, bugün de. Yine de: Kardeşim, bu kadar da olur mu! Bunlara ilkel deyip kendilerine göre eğitmeye çalışan batılı beyaz insanın bugünkü sefil halini görünce iyice komik oluyor durum… Doğayla bir var olan Afrikalılar gibi yaşamak için şimdilerde kırk takla atan Hollandalılar, İngilizler falan bu halkın ayaklarına kapanıp özür dilemeli!

Nerden başlayayım, en baştan: Cape Town havaalanından şehir merkezine gelirken başladı bize yabancı, bambaşka bir medeniyetin izleri kendini göstermeye. Otoyol kenarındaki tabelalarda “Too much wifi”, “Just be kind” gibi mesajlar… Motorculara tatlı uyarılar: “Riders! Check twice, ride once”. Bir yandan da township denen teneke mahallelerin yanından geçiyoruz; elbette tüyler ürpertici bir görüntü, filmlerdeki gibi. İçine girmek de akıllı işi değilmiş, beyazları sevmeyen pitbullarla korunan barakalar falan… Ama doğa coşkun yine her yerde, golf sahaları yayılmış yeşilliklere, etrafta dolanan ördekler, egzotik kuşlar… Daha havaalanından şehir merkezine gelirken bunlar, kırsalda bile değil. Hava da çok tatlı şansımıza; güney yarımkürede nisan ayı yaz sonuna denk geliyor, ne serin ne fazla sıcak. 

Şehre girdiğimizde önce rengarenk gey mahallesi Bo-Kaap, hemen bitişiğinde müslüman mahallesi. Güney Afrika Cumhuriyeti’nin tarihi aslında bildiğimiz anlamda sömürgen beyazlarla başlıyor ve onlar buraya geldiklerinde yerleşik siyah Afrikalı yok. Tarihte zaman içinde ucuz işgücü veya köle olarak buraya yerleştirilen siyahlar, müslümanlar, Asyalılar, Malezyalılar vb şu an sömürgenlerle ve yerli (siyah olmayan) kabilelerle birlikte Güney Afrika halkını oluşturuyor. O zamanın sömürgecileri Hollanda, İngiliz, Alman kökenli de olsalar şu an hepsi kendi tercihleriyle Afrikaanlar.

Bunlar ülkeye girdiğim ilk dakikaların beklenmedik pozitiflikteki ilk gözlemleri, ama kısa süre sonra hepsinin üstüne geçen tek bir şey olacak gözümde: insanlar! İnsanlar şahane. Sıcak, samimi, neşeli, iyi kalpli, sakin. Üstüne de herkes becerikli, kurallı, akıllı. İşlerini seviyor, sayıyor, yaptıkları her şeyi kendilerine güvenle güzel, doğru ve düzgün yapıyorlar. Bir de mutlular tabii. Sürekli bir güzel enerji paylaşımı! (Dönüp de Güney Afrikalıların bu niteliklerini anlattığım herkesin acı bir gülümsemeyle dediği gibi, aynı biz!)

İnsanlar şahane, insanların saç modelleri daha da şahane – birbirinin aynı iki saç görmedim, herkes aşırı yaratıcı ve aşırı emek sarf ediliyor bu saçlara. Sanat eseri olarak herkesin saçını inceleyebilir insan. Ha, bu arada insanların samimiyeti şöyle mesela: Garson, kasiyer, yoldan geçen biri, yan masada oturanlar, vb sürekli birilerine iltifat ediyor ve tatlı tatlı sohbet ediyor… Ben bildiğiniz yıka ve çık modeli, boyasız saçlarıma iki üç defa, motor pantalonuma bir defa durduk yere iltifatlar aldım misal. Veya son derece güzel iki kız, kafede yer bulamayan genç adama (ters ters bakmak yerine!) yanlarına oturmasını teklif ediyor, samimi ve medenice konuşup vakti gelince vedalaşıyorlar.

Otel lobisinde, tüm “medeni” batıda görmediğim bir uyarı: Sosyal medyanız için fotoğraf çekerken lütfen diğerlerinin özel hayatına saygı gösterin! İşini iyi yapmak dedik: Dünyanın en zengin ülkesi mi, hayır, ama yollarda ilk bozukluk görmemiz 1500 kilometrenin sonunda oldu. Her yer düzgün, olması gerektiği gibi, anayol kenarları tel örgülü yaban hayatı yolda telef olmasın diye, yol tabelaları dört dörtlük, diyelim tel örgü bir yerde hasar görmüş, hemen uyarı tabelası: “Dikkat, gelecek 1 kilometre çit yok”. Günde beş kişinin geçtiği yolda, refüjlerdeki otlar özenle biçiliyor.

Ama tüm Güney Afrika gözlemimde benim için en etkileyici şey şunu öğrenmek oldu: Cape Town’da devlet kararıyla okullara haftada bir gün yalınayak gidiliyormuş! Bana göre doğaya ve atalarının yaşamına bakışları, saygıları, korumaları bundan daha iyi özetlenemez. Kendi kendime kafamı inanmazlıkla sallayarak hatırlamaya devam ediyorum arada bunu. Açık hava AVM’ler, restoranlar, kaldırımlar çıplak ayak gezen, kendini doğadan ayırmayan mutlu çocuklarla dolu.

İşte dünyaya bu farklı ve doğayla uyumlu bakışları sayesinde 45 yıllık apartheid sonrasında siyahlar beyazlara garez beslememiş bence: Geçmiş geçti, şu ana bakalım. Afrikalı insan, “evolution at work”. Evrim çok hoş, çok gerçekçi bir şekilde gözümüzün önünde yer alıyor.

Bu tatlı ve yetenekli insanlar bir de güzel yemekler yapıyorlar ki! Cape Town’daki kadar ortalama restoranların bile istisnai iyilikte olduğu bir kente rastlamadım. Eti, deniz ürünü, yerel restoranı, yabancı mutfakları, tüm yeme içme alanı çok başarılı. Bir de kolay: Saati yok, rezervasyonu yok, orda yemek yenmez burda içki içilmez şu saatte kahve verilmez bugün kapalı falan, yok öyle şeyler! Gözümüz gönlümüz, bir de karnımız pek güzel doydu nitekim. Üstüne de cömert restoranlarda sofrada kalan yemeklerimizi efendice paketlettik, kaldırım kenarında, trafik ışığında bekleyenlere (evsizler?) verdik şehrin genel uygulamasına uyarak. Hayır, kimsenin buna alındığı falan yok.

Her yerde gördüğümüz bitkilerden birinin yaprağını ağzına atıyor rehberimiz: Bunun adı “elephant food” imiş, filler yemekten sonra bunu yermiş, yani dijestif! Fil menüsü bir yana, babaannelerin torunlarına yaptığı Güney Afrika yemeği de bobotie, mercimek bazlı, tam bir comfort food. Bütün yemeklerin güzelliğinin bir kısmı da sebze meyve ve etlerin doğal, zehirsiz, mevsimli olmasına bağlı bence. E hayvanlar zaten doğal yiyor içiyor yayılıyor. Artı adamlar gördüğüm kadarıyla tamamıyla geleneksel tarım yapıyorlar, doğayı zehirleyen herhangi bir şey kullanmıyorlar. Bu kadar lezzetli sebze, meyve, salata uzun zamandır yememiştim. Güney Afrika’ya bir artı puan daha, QR menü denen saçmalığın reddedilmiş olmasından! Efendi gibi eski usul menüyü elimize alıp sayfalarını çeviriyoruz. Teknoloji eksikliğinden sanmayın: Kırsal dahil ülkenin her yerinde dükkanların bir çoğu cashless.

Biz İstanbul’dan yıllar önce kurtulmuş Sarper Sesli’nin motosiklet grubu olarak, Cape Town’dan meşhur Garden Route rotasının bir varyasyonuyla yola çıktık. Garden Route, ilkbaharda rengarenk açan çiçekli bahçeler nedeniyle konmuş bir admış. Biz yaz sonu geçtiğimizden çiçekleri görmesek de, rotanın çiçeksiz hali bile muhteşemdi. Kırsala doğru giderken önce dağları tepeleri aşmak, sonra devasa Karoo Çölü, iki yanımızda hayvan dolu koca çiftlikler, çiftliklerin güvenlik uyarıları ve parmağı tetikte korumaları… Fazla ziyaretçisi olmayan izole Valley of Desolation, en iyi ki gittik diyeceğim yerlerden biri: 18 mio yıllık bir vadi. Güzellik, doğa, ıssızlık ayrı bir derinlik kazanıyor, insanın nefesi kesiliyor; bırakın beni unutun burda denilesi yerlerden biri.

Afrika dilinde güneşin bulutlar arasından sızan huzmelerinin bir adı varmış: tanrının elleri. İşte dil diye buna denir! Restoranların, otellerin dekorasyon unsurları kuş çizimleri, yaban hayvanı boynuzları, bir de dev döküm eski pişirme gereçleri. Yapay, yapmacık, sırıtan hiçbir şey yok. Bu kadar gündelik hayatın parçası olan yaban hayatının ilginçlikleri de oluyor tabii: Bir motor grubuyla sırayla giderlerken, motorlardan birinin üstünden kudu atladığını anlattı mesela rehberimiz. Biz sadece yola atlayan babunlar gördük, bir de arada tel örgü üstünde duran veya yoldan karşıya geçen maymunlar. 

Kudu, yaban domuzu, aslan, wildebeest, gergedan, hipopotam, nyala ve benzeri buraya özgü antilop çeşitleri dolu, her gün yeni bir hayvan öğrendik yani. Bir de yeni bilgiler: Zebraların çizgi desenleri, parmak izlerimiz gibi biricikmiş meğersem. Kudu boynuzunun mühim bir işlevi varmış: Uzaklardaki insanları toplantıya çağırmak. Çok tatlış, minik antilop cinsi sprinkbok kek gibi açıkta yatıyor, gruplar halinde açıklıkların ortasında görüyoruz. Böylece yaklaşan olursa hemen fark edip toz oluyorlarmış. Yol kenarlarında bol springbok çiftlikleri var, eti postu boynuzu kullanılıyor. Devekuşu çiftliği de çok. Ülkede wild dog var (ki dingo değil!), dasi denen sosyal, tatlı hayvanı hayatımızda ilk defa görüyoruz, penguenler Simon’s Town bölgesinde grup grup, badi badi geziyorlar…

Tabii havaya giriyoruz her yer ne acayip hayvanlarla dolu diye, sonra otel lobisinde görüp pek beğendiğim postların ne olduğunu soruyorum, cevap: inek! Tur sırasında katıldığımız ufak safarilerimizde azami hayvan görme gayretiyle yerdeki hayvan pislikleri inceleniyor: “Fazla uzağa gitmiş olamazlar!” Zaman zaman yediğimiz etler arasında impala, devekuşu, kudu, kuzu, oryx, springbok ve hatırlamadığım diğer hayvanlar…

Güney Afrika deyince aklımıza öncelikli olarak sanat gelmemişti tabii, olsa olsa geleneksel Afrika sanatları (ahşap oymalar, makrame örmeler vb) olabilirdi. Ve fakat bundan sonra mutlaka gelecektir! Tabii gündelik hayatta bile estetik algıları, uyum arayışları, güzellik tercihleri bu kadar güçlüyken, bu kadar iyi sanatçılar çıkarmış olmaları da normal olmalı. Heykeltıraş Dylon Lewis’in işlerini epey yakından tanıdık mesela. Stellenbosch’taki heykel bahçesine gidemediysek de kaldığımız otellerde, ziyaret ettiğimiz şaraphanelerde, şehir meydanlarında vb bir çok yerde gördük. Ve daha başka Güney Afrikalı sanatçıları da zevkle gördük, sevdik, takdir ettik.

Ülkenin bütün medeniyetine rağmen elbette Afrika’ya özgü bir şeyler var: mesela “African time”! (Aslında Güney Ege’de de benzeri bir Ege saati yok mu?!) Rehberimiz bu Afrika zamanının nasıl işlediğini şöyle açıkladı: ”Just now” diyorlarsa olma ihtimali var, “now now” diyorlarsa unut… Nitekim arkamdaki aracı beklettiğim için acele etmeye çalıştığım benzinlikte görevli telaşıma bakıp gülüyor: “Don’t hurry, this is Africa!” Hitaplar da şöyle: erkeklere man, kadınlara sista, üst düzeyde kadınlara ma’am.

Bir benzinlik molasında tuvalete girdik ki, temizlikçi kadın bir yandan yerleri silerken bir yandan da harika şarkı söylüyor, o kadar doğal bir şey ki… Afrikalılar için müzik ve dans her yerde, alışveriş merkezi gibi tanım itibarıyla sıkıcı olması gereken bir mekanda bile sürekli canlı müzik ve gösteriler, dur desen durmayacak kadar zevkle, keyifle şarkı söyleyip gösteri yapan çocuklar ve gençler. Tabii AVM standartlarımızı bu kadar yükseltmek, Cape Town’un deniz kenarındaki açık hava mekanı The Waterfront’u deneyimlemeden mümkün değil: Gördüğüm en güzel, en hoş, en renkli, kaliteli, özgün ve keyifli vakit geçirilebilecek alışveriş merkezi burası.

Yine de, her şey toz pembe değil tabii. Şehrin meskun mahallerinde devriye gezen güvenlik elemanları da var. Biz gitmediysek de anlatılan o ki Johannesburg gibi daha kuzeyde ve daha az turistik kalan bölgelerde güvenlik bambaşka bir konu. Ülkede (yani bu Garden Route boyunda) batılı turist kadar Afrikalı turist de çok. Ve tüm turizm için en önde gelen konu, doğa. Ulusal parklar, penguen bölgeleri, mesela Hermanus kentindeki balina doğum alanları, hep ne kadar akıllıca kurallarla ve sıkı sıkıya korunuyor. Bekçiler, rehberler, hiçbiri sadece vazifeten değil, canı gönülden bu akıllıca kuralları uygulayıp uygulatıyor.

En bayıldığım örnek olan “fil boku” konusunu paylaşacağım. Ufak bir ulusal park girişi, tabelalar, krokiler, broşürler, hepsinde sıkı sıkıya uyarılar yazılmış: Fil boklarının üstünden araçla geçmeyin. Fil boku, endemik bok böceğinin yaşam alanıdır. Yaşasın bok böcekleri! Yok, bu son cümleyi ben ekledim tabii ama kalanı gayet gerçek ve ciddi. Gerçekten de fil bokunun içinde debelenirken gördük kendilerini, bu arada, ve adlarından beklenmeyecek derecede güzeller!

İşte bütün bunlar bunlar birbirine eklenip beni Güney Afrika hayranlığına gark ederken, bir de son sabahımda nerdeyse sıfır böcek hasarıyla dönmekte olduğumu fark ediyorum şaşkınlıkla, hem kırsaldan hem şehirden. O kadar böcek ilacını, koruyucuyu boşuna taşımışım; benzer tropik bölgelerdeki tecrübelerim kaşınmaktan perişan olacağımı düşündürmüştü… Meğer Güney Afrika bir kez daha bir başkaymış.

* * *

Apartheid sonrası başkan seçildiğinde, “Bu ülkede yaşamaya siyahlar kadar beyazların da hakkı var”, demiş Nelson Mandela. Gerçekten yerli kelimesi tanımsız bir yerde kalıyor burada: Etraf kendilerini Afrika’ya adamış, Afrika’ya uyumlanmış beyazlarla, Avrupa kökenlilerle dolu, Namibyali Uve gibi, antropolog Paul gibi, bisikletçi, motorcu Sarper gibi. Ülkede vakit geçirdikçe insan anlıyor neden, nasıl… O kadar çok irdelenebilecek evrimsel nitelik veya boyut var ki. Paul John Myburgh, bushmenlerle 7 yıl yaşadıktan sonra yazdığı “The bushmen winter has come” adlı kitapta, kim olduğumuzu tekrar öğrenebileceğimiz bir yere doğru gidebileceğimizi söylüyor.

Afrika, bana göre, insana geriye doğru öğrenebileceği (öğrenmesi gereken!) ne çok şey olduğunu gösteriyor… Ki Kalahari Çölü’nde yaşayan Gwikwe kabilesinin sabah selamlaşması olan, “Gözlerin güzelce açıldı mı?” sorusuna doğru yanıtı verebilelim: Evet.

(Mayıs 2026)g

Kategori:Dünya Benim İstiridyem