Ben şimdiye kadar düğün sevmezdim. Düğünlere gitmezdim. Ne olduysa oldu, birden açıldım. “Mükemmel şehir düğünleri”nden köy tipi, halk tipi, Ege tipi düğünlere geçtim, ondan mı? Müzik duyunca fırsatı değerlendirip oynama yaşım geldi, ondan mı? Kim bilir…
Bir kere buralarda düğüne gitmenin şöyle bir kolaylığı var: Süslenmek isteğe bağlı. En yakın aile efradı dışında hiç kimsenin tuvaletli, makyajlı, kuaförlü, topuklu, süslü olması beklenmiyor. Dolayısıyla en ufak bir gerginlik yaşamadan, fazla mesai harcamadan, bayıldığım ifadeyle “temiz bir şeyler giyip” aniden bir saat sonraki düğüne, nişana gidebiliyor insan. Ayakkabı, çanta ve kıyafeti birbirine uydurmak, saçla makyajı da onlara uydurmak, parmak uçlarında ıstırap çekmek, saçına el sürememek, velhasıl kendini kendin gibi hissedememek yok! Hediye de mesele değil: Zaten bütün beklenen, yakınların takı merasiminde para takması. Nasıl gidilip dönüleceği ise hiç mesele değil: Her kutlamaya bir yerlerden arabalar kalkıyor, gidecekler toplu halde gidip gelebiliyor. Ellerde naylon torbalar, yanlarda boy boy çocuklar.
Birkaç sene oluyor buralardayım, ama başta dediğim gibi düğün özürlü olduğumdan bu faaliyetlerden kaçınıyordum. Tanıdıkların, ahbapların olduğu zaman da yakalayabilirsem şehirli komşularımla geliyor, ayıp savmak için kenarda az takılıp erkence ayrılıyordum. Zaten genelde köy meydanında olduğundan düğün dernek, ordaki kahveye ya da lokantaya oturup sohbet ederken izlemek şeklinde oluyordu bu da. Bu sene her nasılsa bu düğün trendim değişti!
Fatmagül’ün düğünüyle başladı her şey. Fatmagül köyün evlenme çağındaki kızlarından biriydi, karşılaştık mı iki çift laf ederdik. Bir süredir evleneceğini heyecanla anlatıyordu. Çoğunluğun yaptığı gibi köy meydanından “tüm köylümüz davetlidir,” şeklinde düğün anonsu yaptırmayıp, kişiye özel yazılmış davetiye de bırakınca Fatmagül’ün düğününe gitmek farz oldu. Elbette tek başıma değildim: Her türlü eğlenceyi çok seven arkadaşım Bircan da –hem de çok hevesle!- işin içindeydi. İyi ki de öyleydi, çünkü benim klasik yaklaşımım bütün gün gitmeye kararlı olup son anda, “ya ne güzel evdeyim, geç de oldu, hava da serin,” gibi mazeretler uydurarak oturup kalmaktır!
Köy meydanı dışında gideceğim ilk düğündü: Kasabada yol üstünde yer alan büyük tesislerden Sofra Restoran’da, nisanın bir pazar günü saat 20.00’deydi. 21.00’den evvel hiçbir şey olmayacağını söyleyen Bircan’la o sıralarda yola çıkmak üzere sözleştik. Açık havada olacağı için sıkı sıkı giyindim, yanlış hatırlamıyorsam bir elbise ile çizmeler, belki gözüme de bir şeyler sürmüşümdür. Mutlaka parlak kumaşlardan, mutlaka bir kabartısı olan dev tuvaletler giymiş, maksimalist makyözler tarafından “belli olması” amaçlı bol bulamaç boyanmış, saçları da mümkün olduğunca kabartılmış aile bireylerinden sonra en şık, hatta en süslü ben olabilirdim sanırım! Ama önce düğün salonunu ve düğün ortamını anlatmalıyım…
Dışarsı bir hengame. Her boydan çocuk, tamamıyla sahipsiz, koşturup oynuyor. Kim kime dum duma bir içeri giriş. Neyse ki giriş civarında babayı görüyor, elini sıkabiliyoruz çünkü bir daha görmek muhtemelen mümkün olmayacak. Etrafta gençler, delikanlılar gidip gelip bir şeyler yapıyorlar. İçerde koca bir pist, üç kenarı dik dik dizilmiş uzun masalar dolu, masalar da insan dolu. Bu kalabalığı benim bildiğim insanlar görseler sanırlar ki, ne bileyim, belediye sinemasında film izlemeye gelmiş ahali mesela. Masalara oturmuşlar, gündelik kıyafetli kadınlar, adamlar, kadınların kucaklarında küçük çocuklar, etrafta oturtulmuş daha büyük çocuklar, etrafa bakınıyorlar. Masaların üstünde naylon torbalar, bazılarında pet şişe sular, çocukların hırkaları veya oyuncakları, öyle oturuyor insanlar. Arada yeni gelenler olunca onları selamlamak veya yer ayarlamak için bir hareket görülüyor, sonra elleri kavuşturup etrafı izlemeye devam. Sofra Restoran’da, saat 20.00’de olmasına da kanmayın: Yemek falan yok – bu o kadar standart ki belirtmeye bile gerek duyulmamış. O yüzden kendi sularını getirmiş bazıları.
Allah’tan yanımda Bircan var, ve Allah’tan istediğim zaman gidebileceğimi biliyorum. Bunlara güvenerek, felsefi bir yaklaşımla “Du’ bakalım hele!” diyorum kendime. Bakayım bu insanlar ne yapıyor, ne yapacak. Yüzlerce insan böyle durupduruvecekle mi, Datca diliyle, bütün akşam? Tozu dumana katan çocuklara dur diyen olacak mı, müziğin bağırtısından şikayet eden olacak mı, yoksa bu işin raconu böyle mi? Buralarda düğün denilen bu mudur?
Velhasıl, anlaşılan, evet, düğün denilen buymuş. İnsanların çok çok gelmesiymiş önemli olan (“Demek düğün sahipleri herkesinkine gitmiş ki, ne güzel, herkes de onlarınkine gelmiş!”), bir aşamada gelinle damat gelir piste katılırmış, illa canlı bir müzikçi arada anonslar da yaparak günün yerli parçalarını bangır bangır çalar, söyler, arada banttan günün yabancı parçalarını da çalarmış. Yiyecek, içecek yok mu dedim? Havalı, kat kat, bol beyaz kremalı bir pasta maytaplar içinde gelip kesilince herkese peçete içinde birer parça pastayla kutu meyve suyu dağıtılırmış. İleri bir saatte çalgıcı müziğe ara verip takı merasimi yapılacağını anons eder, o bitince daha daha oynama müzikleri çalarmış. Gençler ancak müzik bitince pisti terk eder, kan ter içinde gayet memnun eğlenirlermiş.
Bizim düğünün ayrıca “ekstraları” da vardı ama: Fatmagül’le Özgür’ün nikahları da düğün salonunda kıyıldı, bir. Aile masasına yakın masalarda nasılsa gizli gizli buzlu rakılar içilmiş, iki. Ve ayrıca böyle bir fırsatı iple çektiği anlaşılan, köyden bir dans manyağı gencimiz havalarda uçarak, dönüp eğilip bükülerek, saçlarını savurarak evde hazırladığı figürleri müthiş bir gururla sundu ve beni eğlendirdi, bu da üç.
İşte böyle böyle derken gözlerim faltaşı gibi açık, kafam bütün detaylarla dolu, Fatmagül’ün düğünü bitti, ne yapacağız o kadar saat diyecek fırsat bile olmadan. İşin komiği bu düğün yeni bir düğünün kapısını açtı: Davetliler arasında bulunan, kasabadaki eski komşum fırıncı Galip abinin kızı evleniyormuş, Aylin. Kolumdan çekiştirerek, “Candan abla mutlaka bekliyorum düğünüme,” dedi. Kız 16 yaşında!
Böylece 16 yaşındaki gelinler bölümüne adım atmış bulunuyoruz… Elbette başta dehşete düştüm: Bizim Aylin, birkaç güne evli bir kadın olacak! O bacak kadar, daha liseye giden fırlama kız! Kalkmış çocukla Söke’de bir çay bahçesine gitmiş, annesine telefon açmış, “Anne biz kaçtık, ben bunu çok seviyorum, evlenmek istiyoruz,” diye. Çocuk Alevi diye vermeyeceklerinden korkmuş. Annesi de gitmiş almış kızını, eh sonra ne yapacaklar, aileler anlaşmış. Fatmagül’ün düğünü boyunca pistte zıp zıp oynadı durdu nişanlısıyla – enseye şaplak da oynayabilirlerdi, o kadar çocuklar bence yani, ama… Aması, bu kocaya kaçmayı ilk duyduğum babam yaşlarındaki bey önce şaşılacak olay kategorisinden anlattı, sonra, “Eh, aslında biz de evlendiğimizde hanım 17 yaşındaydı,” diye itiraf etti. (Hala gayet evli, gayet çocuklu ve ortalama bir aile kadar memnunlar hallerinden.) Ve daha sonra bir gün de kasabadan avcı arkadaşım on yıl önceki kız kaçırma hikayesini anlattı: Kaçırdığı kız hem 16 yaşındaymış, hem de dayı kızı! Netice: aynı, gayet evli ve gayet halinden memnun. Şimdi, kim diyebilecek bu işin içinde neyin, niçin yanlış olduğunu?
İşte bu karmaşık duygularla gittim Aylin’in düğününe, dilimde Pulp Fiction’dan bir şarkı: ‘twas a teenage wedding and the ol’ folks wished them well… Kasabanın düğün salonundaydı, dışarsı yine ana baba günü. Kapının önünde köfte ekmek arabası görünce düğün prosesinin standartlığını daha iyi kavradım. Kimin ablası acaba, diye süzdüğüm ben yaşlardaki kadın damadın annesi çıktı, gelininkiler ise zaten tanıdık. Ve herkes bir mutlu, bir mesut! Düşünürdüm ki böyle bir durumda, yani kız daha lisede, aniden bir çocuğa kaçıyor, dünür aile aynı kökenden değil… biraz çekince olur, bir nevi zorakilik olur dersiniz, değil mi? Değil! Hayatları boyunca bu mutlu olayı beklemiş gibi herkes, hem aileler, hem davetliler, hem de gelinle damat. Sonra ya ben? 20 yaşında askere evli gidecek delikanlıya, 16 yaşındaki geline bir nevi imrenmek – ne istediklerini bu kadar net bildikleri için, bu kadar kesin ifade ettikleri için… Hiçbir şekilde tasvip edemesem de, bana öğretilen, bana verilen her şeye karşı olsa da ben de aynı şeyi yapabilirdim, yani 16 yaşında evlenmeyi, ve başarabilirdim, diye düşünüyorum… Ayakta kalmayı, ben olmayı, mutlu olmayı.
En iyisi düğün karşılaştırması yapmak, işin felsefi boyutunu bir kenara bırakıp: Burda da yiyecek, içecek yok tabii. Bilahare pastayla meyve suyu olacak, ama girişte çokolin veriliyor (ooo!) ve arada beyaz piknik tabaklarıyla çerez dağıtılıyor (ooo!)… Masa düzeni farklı da olsa insanlar, oturuşlar, kıyafetler aynı. Çocuklar en çok eğlenen: Pistte kaymaca ve kovalamaca oynuyor, pet şişe ve meyve suyu kutularını patlatıyor, birbirlerine çerez atıyorlar. Yetişkinler içinse tek faaliyet, pisti ve çevreyi izlemek. Gerçi gelin ve damat sürekli oynadığından pist gayet hareketli. Bu faaliyeti yeterince izledikten, gelini öpmek ve ailesine görünmek için biraz da pistte dolandıktan sonra gitme zamanı da gelmiş oluyor. Bu arada Alevi erkek tarafının tüylerimi diken diken eden geleneksel halayını da izlemiş oluyorum neyse ki – yine aidiyet, yerlilik, gelenekler gibi konular kafama hücum ediyor, sahip olamamaktan hicap duyduğum her şey…
Ertesi günlerde ve haftalarda da çözememişken 16 yaşında severek ve kaçarak evlenmenin faydaları ve zararları denklemini, karşıma -şaka gibi- tam tersi bir durum çıkıyor: 30 yaşın üstünde, görücü usulüyle, birkaç gün içinde nişanlanan ve düğün tarihi belirlemekte de hiç acele etmeyen Ali Kaya. Bizim köyde erkekler üçe ayrılır: Aliler, Mehmetler, bir de Osmanlar. Dolayısıyla her Ali’nin bir lakabı, bir eki vardır, Ali Kaya da soyadıyla anılır. Köye kıyasla kendini geliştirmiş, daha açık kafalı bir gençtir, İstanbul’lara, Bodrum’lara gider gelir. Yine de oralardan, buralardan bir gelin adayı bulamadı ya, arkasından gelen kardeşi bile evlenme yaşını geçince ailesi artık isyan etti anlaşılan, biz de oğullarımızı evlendirmek, torun torba sahibi olmak istiyoruz, hem bir aile kur, düzenin olsun, dedi. Velhasıl bir gün köy meydanından yapılan anonsla duyduk ki aaa, bu cumartesi de Ali Kaya nişanlanıyormuş!
Nişan yine kasabanın düğün salonundaydı. Artık bu kaçıncı düğün, derneğim olduğundan prosese iyice aşinaydım: Davetiyelerin standart olarak “saat 20.00’de” demesine bakmadan, 21.30 civarı gitmek yeterliydi. Giderken karnı tok olmak, yanında su, çiklet gibi şeyler bulundurmak gerekti, ve gidince de “Ee, burda ne yapacağız?” diye aval aval bakınmamak. Bir ahbaplarla yemekten çıkıp uğradığımız nişanda onların “Ee, burda ne yapacağız?” durumuna düşmesiyle fark ettim çünkü: Benim hemen alışıverdiğim “oturup izleme” işlemi bu düğünlere yabancı olanlara pek tuhaf geliyor. İşte, zamanlı geldiğimizden biraz pistte gözüküp damadı tebrik ettik, sonra takı merasiminde çifti uzaktan izledik (pek keyifli, saygılı, birbirlerine yakışır gözüküyorlardı), anaları, babaları belirledikten sonra, çalgıcı tarafından piste çağrılan “gelinin ve damadın amcaları”, “gelinin işyerinden arkadaşları” gibi grupları da izledikten sonra bu nişana da veda ettik. Düğün salonunun dışında her zamanki hengame: köfteciler, dolmuşlar, gelin arabası, sigaralarını tüttüren gençler, sohbet eden adamlar…
Kısmetim fena halde açılmıştı bir kere: Durup dururken diyebilirim, sanayide demircimin dükkanında oturmuş bir güzel domuz muhabbeti yaparken aramızda peyda olan başka bir avcı, oğullarının sünnetine davet etmez mi! “Candan hanım, şimdi, ben sizi tanımıyordum ama, yani madem böyle, sizi de cemiyetimize bekleriz,” gibi bir şeyler dediğinde avla ilgili bir şeye çağırdığını sandım ilkin. Cebinden ufak bir davetiye çıkarıp uzattığında anlaşıldı ki “sünnet cemiyetine” çağırırmış… Davetiyede yazanlar şöyle: Sünnetimize bekliyoruz… Oğullarımız Yunus, Kadir ve Mehmet Ali. Sünnet cemiyetimiz de sizleri de aramıza görmekten mutluluk duyarız. İmza, annesi, dedesi, babası, dedesi. Vakti geldi erkekliğin / Giydik içine sünnetliğin / Amca amca dikkat et / Kurdela değil kestiğin. Not: 9 Haziran 2007 Cumartesi akşamı evimizde kına gecesi yapılacaktır. Tarih: 10 Haziran 2007 Pazar günü mevlütlü ve Yemeklidir. Adres: Balatçık köyü – Ortaklar.
Aslında –dış kapının mandalı da olsam- çok istedim bu köy sünnetine gitmeyi ama maalesef gidemedim, o âdetleri şimdilik kaçırdım. Ama köyden arkadaşımın yeğeni için geçen yaz yapılan sünnet merasimini hatırlıyorum: Başlangıç ve devamı aynı nişanlar, düğünler gibi. Yalnız sünnet olan oğlan şıkır şıkır kıyafetiyle, takı bandıyla meydana çıkıp dikilince, yanında anası babasıyla takılar taktırıp eller öpünce işin rengi değişiyor biraz. Peki ya sonra? Oğlan tek başına misket havasıyla bir oyun oynuyor ki ancak o zaman bu sünnet denen olayın hayatında nasıl bir çığır açtığı anlaşılıyor: Öyle bir “erkek adam” havasında ki, sünnet olmuş bu çocuğa artık çocuk demek ne mümkün…
Bundan sonra da sıra bir kına gecesine geldi. Kına gecelerine daha önce gittiğim olmuştu ama hep bölük pörçük ve ucundan acık, biraz müzik, biraz takı. Merasimin kendisine, esas kına yakma işine hiç tanık olmamıştım, ki sevimli derecede geleneksel bir merasim olduğu kesindi. İşte arkadaşımın ablasının kına gecesine davet edilince bu fırsatı değerlendirdim nihayet; köy meydanında değil kasabada bir tesiste olduğu için de “bir uğramak”tan çok gitmek ve kalmak icap ediyordu, eh arkadaşlar da olacaktı… Her zamanki gibi planladığımdan geç kaldım diye koşturuyordum (ancak saat 22.00’ye gelirken vardım mekana) – ki sağım solum kornalar çalan, içlerinden insanlar dökülen arabalarla doluvermesin mi! Meğersem erkek tarafı da tam o sırada varmış kına gecesine.
Yarı açık bir alanda pist, kafeterya, çalgıcılar ve oturma gruplarında misafirler, dışarda ise o tarafa bakan şezlonglar yan yana dizilmiş. Erkekler de sıra sıra bunlara dizilmez mi! Deniz manzarasına bakar gibi piste, pist çevresindeki masalara bakıp durdular bütün akşam, rahat şezlonglarında… Biz “gençler” ise başta bol bol oynadık, dağıtılan gazozlarımızı içip çerezlerimizi tırtıkladık, sonra kına olayına girilmeye başlandı: Bir tepside hazırlanan kına mumlarla falan süslenip gelinin arkadaşları tarafından taşınmaya başlandı, halay başında. Kınalı halaya rengarenk yazmalar dağıtılan bütün kızlar katıldı, hızlanarak süren halay bitince ise kırmızı örtülmüş gelinle damat pistin ortasına oturtuldu. “Anasının bir tanesini hor görmesinler…” gibi göz yaşartıcı sözlerle dolu meşhur kına türkümüz okundu, gerektiğince ağlandı, kayınvalde tarafından gelinin kınası yakıldı, diğer isteyenler de kınalarını yaktılar (ya da bilahare kına deseni tasarlamak üzere “to go” kına paketleri yaptılar).
İşte geleneksel kına merasimi de bundan ibaretti – kınadan sonra da müzik ve dans herkes gidene, gençler de yorulana kadar devam etti. Merasimin finali olan, ertesi günkü düğün törenine gitmediysem de fotoğraflar ve canlı tanıklar sayesinde bu diyarın gençlerinin yarattığı “yeni gelenek” olan düğün sonrası sokakta menemen pişirilmesini izlemiş kadar oldum: Özetle, zavallı damat! Düğün karmaşasından ve yorgunluğundan nihayet kurtulup yeni eşiyle yeni evine geliyor ki arkadaşları yolu kesmiş. Sokağa piknik tüpü, tava ve gerekli malzemeler getiriliyor ve bütün mahalleli oturup izlerken damat bey dev bir menemen yapmaya çalışıyor. Arada oğluna zaman kazandırmak isteyen annenin verdiği soyulmuş domatesler fark edilip imha ediliyor, damadın tek tek domatesleri, biberleri soyup doğraması, yumurtaları çırpması ve her işi kendi halledip menemeni servis yapması bekleniyor… Şehirli arkadaşlar adına damat Ali’ye geçmiş olsun diyorum.
Bitti sanıyorsunuz, heyhat! Daha yeni ısınıyoruz düğün dernek faslına, daha ne eğlencelere gidilecek, ne oyunlar oynanacak… Pınar’ın köy meydanındaki kına gecesinde de bulunduktan sonra artık benim için düğünlerin kamberi diyebilirsiniz. Şimdi kara kara düşündüğüm ise, eski bir yakın arkadaşımın İstanbul’un en şık ve gözde düğün mekanlarından birinde birkaç gün sonra yapılacak nikahlı, yemekli, içkili, bol yabancı misafirli, özetle creme de la creme düğününde ne yapacağım!..
(temmuz 2007)