Şehir dışında her yer sürgündür modern insana. Zevkle yenilip zamanla vücuttan atılan bir yemek gibi algılanır doğa da – güzeldir, hoştur, bir miktarı bir süre yeterlidir. Bir küçük zevktir, insanın yüce yaşamının kıyısında. Öyle de kalmalıdır…
Çok zaman oldu, uzaklaştık, farklılaştık. Oysa bir zamanlar doğanın bağrında varolmuştuk. Bebelerimizi kurtlar yalamıştı belki. Domuzla yanyana su içmiştik dereden. Köpeğin açtığı kuytuya sığınmıştık. Yaşam mücadelesi vermiştik birlikte. Koptuk.
Toprakla ilişkimizi gevşettik önce. Tozu, çamuru pislik saymaya, evlerimizi topraktan yukarılara yapmaya, evlerimizi, bahçelerimizi beton kaplamaya başladık. Toprakla birlikte hayvanları geride bırakmış olduk. Uzaklaştıkça tanımaz olduk onları, tanımayınca korkmaya başladık, korktukça daha uzaklaştık…
Hayatta kalma mücadelesinde iki seçeneğimiz vardı: Uzlaşmak ya da hakim olmak. Karanlık tarafımız kazandı: İktidarı, gücü, hükmetmeyi seçtik. Kendimizi öyle daha güvende hissettik. Gelişme denen sürecin bir aşamasında, doğayı bizi de içeren bir büyük bütün olarak algılamaktan vazgeçip “biz” ve “onlar” olarak iki cepheye böldük. Onlar olduğu yerde saydı, biz ‘ilerledik’.
İktidar, tebaya ihtiyaç duyar. Küçük Prens’in kralının boş gezegeninde gördüğü herkesi hemencecik tebalığa kaydetmesi gibi, hükmedilecek birşeyler arar sürekli iktidar. Ve kendine bir teba buldu hemen, en yakınından: İlk olarak onun süründüğü, mücadele ettiği, herşeyle bir ve eşit olduğu zamanları bilen, birlikte mücadele verdiği kadim dostunu, doğayı sırtından bıçaklayarak teba ilan etti; o günlerin anılarını öldürmek için belki de…
(Daha sonraları, doğaya mükemmelen hakim olduğuna inandıktan sonra, hala ‘meşru hakimiyetini’ kendine kanıtlamaya çalışan insanoğlu kendini de kategorize edecek (“böl ve fethet”) ve kendinden en uzakta olanlardan başlayarak sırayla tüm “öteki” kategorilerinin de üstünde hakimiyetini kurma isteğiyle yanıp tutuşacaktı. Ve nitekim “öteki”lerin, Fransa’daki göçmenlerin, İslami uçların, ezilen etnik grupların huzur vermediği günlerimiz… Ama şimdilik konumuz doğa.)
İşte bugün bizi dehşete düşürerek her yönden hayatımıza sızım sızım sızan, hayatımızın kontrolünü ele geçirmeye savaşan doğanın başlangıç hikayesi. Bunca zaman usul usul boyun büküp sesini çıkarmadan bekleyen, hükmedilmekten gocunmazmış gibi sinmiş duran doğa iyisiyle kötüsüyle hayatımıza engellenemez şekilde sızarken ne yapıla? Doğal çaylar içerek, yoga-jimnastiği yaparak, dağ otellerine tatile giderek, vejeteryan olarak gönlü alınabilir mi doğanın?
Modern insan, mütehakkim insan, muktedir insan aciz bir kukla gibi devasa bir elin içinde ordan oraya fırlatılırken, kontrol edemediği için dehşet içinde… Modern insanın sığınacak bir inancı bile bırakılmamışken. İnsanoğlunun hakim olamadığı, elle tutulamayan, insan zihninin, çalışmasının ürünü olmayan her şey itibardan düşmüşken. Tahminlerin ötesinde depremler, şehirleri yutan seller, modern hayatı felç eden soğuklar, açıklanamaz elektrik kesintileri, nerden çıktığı anlaşılmayan ölümcül hastalıklar, boğucu sıcaklar, insanı ve dehasını ve hakimiyetini bir kuru yaprak gibi parçalayarak savuruveren kasırgalar, rüzgarlar… Şimdi hakim olan kim?
Elindeki tek alet çekiç olan, herşeyi çivi olarak görür. Modern insan, uzmanlaştığı tek yaklaşım olan mücadele gücü ve hırsıyla ait olduğu, ait hissettiği yerde, şehirde hakimiyet savaşına devam ededursun. “Öteki” insan sürdürülebilir yaşam için başka bir yol, başka bir şekil, başka bir yöntem olduğuna inanacak, -çeşitli nahoş sıfatlarla damgalanma pahasına- başlangıçtaki duruma öykünecektir: İnsan zihni hakimiyet tuzağına düşmemişken, bir “öteki” tanımlanmamışken, doğa öç almaya kalkmamışken, deve kalbur iken, pire tellal iken…
Modern insanın Tyler Durden-vari mücadelesindeki temel bir sorun, “öteki”ni anlamaya çalışmaktan, hatta ötekinin anlanabilir bir kavram olabileceği görüşünden çoktan vazgeçmiş olmasıdır. Kendi seçimleri dışındakiler, anlayışlı bir gülümsemeyle karşılansa da, yanlıştır; herşeye mücadele / ilerleme / yenme yahut yenilme gözüyle bakılınca doğayla “takılan” arkadaş hayal dünyasında sürgündedir… ki doğayla takılan bu arkadaşın bir tercih meselesi olarak kafayı taktığı da esas olarak budur.
Mehmet ağbiyi alalım: Bizim komşu, her gün atlarını, ineklerini, köpeklerini katar önüne, bir bu bağa, bir öteki bahçeye gezdirir. Sıcakta, soğukta, dağ tepe ine çıka, kafasında turuncu deveci poşusu, sakin mi sakin sesi hayvanlara seslenirken… Mecbur mudur? Yo, karnı tok sırtı pektir. “İnsanlarla uğraşmaktan bıktım”, der, yine gülümseyerek derinden, “hayvanlar iyi, karışanım edenim yok, oturup ne yapıcam, gezdiririm hayvanlarımı.” Stresin ne olduğunu bile bilmeyen bir insan yüzü gördünüz mü hiç, çocuklardan gayrı? Her çizgisinden huzur damlayan adeta. Sesinden ise notalar süzülür. “Hayvanlar sadık”, der, “ne istedikleri, ne istemedikleri belli. Sağ gösterip sol vurmazlar insanlar gibi.”
Bir de Şahan var örneğin, dağlarda: İsmail’di galiba asıl adı, ama buralarda sade adlar pek kullanılmaz. Şahan yörük. Son gördüğümde benim arkamdaki dağın dibinde, suya, çınarlara yakın bir yere yeni göçmüş, çadırını kurmaktaydı. Çakır gözlü hanımı, o dağlara ait bildik huzur dolu yüzle bizi buyur etti kara kıl çadıra, dereden taşıdıkları suya odun ateşinde çay pişirdi. Şahan’ın Selçuk’ta evi varmış ama dağda, çadırda yaşamayı tercih edermiş. Keçi sürüsü var kocaman, rengarenk, boyunlarındaki çanlarla tuhaf bir detone melodi yaratan. Gün gün ardına keçilerini güder Şahan’la hanımı, bir göz çadırda ailece yemek yer, oturur, yatar uyur sükunetle.
Doğanın kendi içinde dengesini kurduğu, biz mütehakkim insanlara aldırış etmediği, yargılarımızla sınırlanmadığı, kurallarını sakince, kabul etmesi o kadar da zor olmayan basit gerçekler olarak bize gösterdiği, velhasıl bize barış çubuğunu uzattığı durumlardan örnekler vermek istiyorum sanırım… Bu adamlar ilerleyip nereye gidecekler, daha mutlu, daha huzurlu yaşatmayı becerebilecek misiniz onları, evrensel bir amaçları olması, ileriye bakmaları, “daha fazlasını istemeleri” şart mı?
Yeğenim Defne’nin, göbeğinden nazikçe de olsa sıkı sıkı tuttuğu tombul çekirge ağzından koyu renkli, koyu kıvamlı bir sıvı çıkartarak bunu ön iki eliyle kendini tutan parmaklara sürmeye koyuldu. Evin bir kenarındaki örümcek ağında beyaz bir topak vardı: yakından bakınca, ağla dertop edilip ölmeye terkedilmiş bir sinek, yani av, örümceğin akşam yemeği. Evde bulup avuçlayarak dışarı çıkardığım peygamber devesi elimden inmemekte inat ediyordu ki yakınında bir karınca gördü: koşarak karıncayı kaptı, iki eliyle tutarak, parmaklarını yalayarak boğum boğum yedi.
Akşamları ışığın altına pusu kuran kara kurbağalarım ışığın cazibesine kapılarak gelen küçük böcekleri, hantal cüsselerinden ve hayata aldırmaz duruşlarından beklenmeyen bir dil çabukluğuyla, hiç affetmeden tek hamlede yutuverdi. Devamlı evin aynı yerinde beliren, aynı şeyleri kemiren, ve devamlı güzel peynirli bir kapanla yakalanıp bahçenin uzaklarına salınan farenin nihayet boyayla işaretlenmesi, kendisinin bir müdavim olduğunu, bizim Kırıtaklar’ın tulum peynirine bayıldığı için gidip gelip hep burada takıldığını inanmaz gözlere gösterdi.
Velhasıl doğa hep, gören gözlere, bizlerden, insan zihninden çok daha zeki olduğunu, hatta zeki veya benzeri sıfatlar yeterli değil, insan zihninin büyük anlamda “doğa”nın sadece cüz’i bir parçası olduğunu, konuşma, düşünme ve gelecek kavramını algılama becerilerinin hakimiyet kurmaya yeterli olmadığını, zaten hakimiyet kavramının da doğada yeri olmadığını, hak iddia eden insanoğlunun doğanın, evrenin yüceliği içinde bir küçük varlıktan ibaret olduğunu, gerçek “bilgi”nin ise doğada ve sadece doğada bulunduğunu gösterdi, göstermeye devam ediyor, edecek…
…Ben çocukken ırmak olmak istedim. Irmaklar hep çağırdı beni. Düşünmek istemiyorum. Dünya benim yerime düşünüyor…*
(Kasım 2005)
* İlhan Berk