biz, hepimiz “daha iyi bir hayat” için çalışıp duruyorduk. herkes başka yollarla, başka şekillerde daha iyi bir hayata varmaya uğraşıyordu… peki ama daha iyi bir hayat tanımı ne zaman böylesine çarpıldı? keyif, huzur, mutluluk ne zaman lüks haline geldi? ne zaman, ve niçin, “önce temel ihtiyaçlar sonra keyif” mottosu benimsendi? temel ihtiyaçları keyif de alarak giderme seçeneğini kim kaldırdı hayatınızdan? yukarılara iteleyip durduğunuz hayatınızın neresi, kiminkinden yukarda, keyif almıyorsanız?
gurur, memnuniyet, keyif, coşku, şanslılık, müteşekkirlik, tatmin olmuşluk, huzur, güven, zevk: bunlar, hayatın her gününde hissedilmesi gereken duygular. gerekmekten kasıt şu: bunları hissetmeniz, insanoğlu için tasarlanmış, NORMAL bir hayat yaşadığınıza işaret eder. hayattan zevk almaya hakları olmadığını düşünen perişan insan silsilesi! sadece kendinin değil, hiç kimsenin de böyle bir hakkı olmadığına inanan… birbirinizi zehirliyorsunuz kısır döngü içinde. beni bile zehirliyorsunuz mutsuzluğunuzun iktidarıyla. giderek artıyorsunuz, bulaşıcısınız. mutsuzluğunuz kartopu gibi büyüyor. tüm kötü hisleri yayıyorsunuz dalga dalga: güvensizlik, mecburiyet, mutsuzluk, bencillik, benmerkezcilik, kıskançlık, haset, kibir, suçluluk, hırs, hırs, hırs, ve mutsuzluk… ve “kürsüden seyrediyorum sizi: üzerinizde suçluların telaşı var!”: hem gizliden suçlu, hem de görünürde mutsuzluğunuzla gururlusunuz…
giderek uzaklaşıyorsunuz hayattan. çok, çok uzağa düşüyorsunuz. ne fena – insanlıktan dostluktan güvenden hepten kopuyorsunuz. ihtiraslarınızın, hırslarınızın esiri oluyorsunuz. “artık arzun altın / oysa kendin altındın” demiş mevlana, durup düşünmüyorsunuz; bu bilge insan ne demiş, niye demiş diye merak etmiyorsunuz, edemiyorsunuz. henüz. hele bir geleceğinizi güvenceye alın da. tüm faturaları ödeyin, tüm mecburi ziyaretleri yapın, alışlar karşılığı yetiştirip veriştirin, taksitlendirin daha fazla alabilmek için, daha fazlasına sahip olduğunuza inanmak için, koşturun koşturun, per perişan hayatınız, yaşamayı bilmediğiniz, beceremediğiniz hayatınız yüzünden mahvolan sağlığınızı da alelacele bir ameliyatla tamir ettiriverip tekrar geri kaldığınız “iş”lere ve kabaran yapılacaklar listelerini “tick”lemeye dönün, görevleri ifa etmeye, 89 yaşına gelin de o zaman düşünecek vaktiniz olur, mevlana hazretleri ne demiş diye, yaşayacak, zevk alacak vaktiniz olur. o zaman çözersiniz hayatın manası falan gibi safsata şeyleri…
seçmek ve boyun eğmek
e aval aval gezmiyorsunuz elbet siz: SORUMLULUKlarınız var. böööyle gökten üç elma düşmüş, biri sizin kucağınıza: siz seçilmişsiniz, o sorumluluklar patdadanak size verilivermiş. bazıları ise daha şanslı: doğuştan ayol! sizin onlar gibi tuzunuz kuru değil… siz özgür iradenizle seçemezsiniz, seçmemişsiniz hayatınıza neyi, kimi sokup neyi ve kimi sokmayacağınızı: siz o kadar ŞANSLI değilsiniz! siz mecbursunuz mesela “dövüş kulübü”nü izleyip yine de hiçbir şey anlamamaya. “ihtiyacınız olmayan şeyleri almak için nefret ettiğiniz işlerde çalışıyorsunuz” cümlesini atlamaya. ya da mecbursunuz çocuk yapmaya. çocuk yapmamayı seçenlerse… seçmek nerden çıktı: onlar şanslı! sizse mecbursunuz hep… mutsuz ilişkilerinizi sürdürmeye de. yeni işler, yeni evler, yenilikler aramamaya da. kendi kendinizi bir türlü uğraş didin bir şey yerine koyamadığınız için dahil olduğunuz, başkaları tarafından birşey yerine konmak için çırpındığınız küçük dünyalarda kazandığınız paraların tamamını o işe uygun ayakkabılarla çantalara harcamaya, ve buradaki çarpıklığı görmemeye mecbursunuz!
ne acı, mutluluğun böylesine yadırganması. keyfin böyle küçümsenmesi. zevkin bu denli arka planlara atılması. huzura burun kıvrılması. ne acı, hayatımızı adamamız gereken olguları, ya da “gerekmek” bazında konuşmayalım, hayatın anlamı olan, hayatın tek tortusu olan olguları böylesine yargılayıp aşağılamamız. hatta, evet hayatımızı onlara adadığımıza inanarak: haşa! sümme haşa! siz, lütfen bu kelimelerden uzak durunuz! radyasyon etkisiyle yaydığınız tüm olumsuz duygular fazla bile evrenimizi kirletmeye – bu kelimeleri de kafalarınızdaki tüm olgular gibi kirletmeyiniz! ruhlarınızı, bu maalesef içeriğinden bihaber olduğunuz olgular için sattığınızı ima ve iddia etmeyiniz, çarpılırsınız! güdük ruhlarınız sadece malsızlıktan titreyen arsız egonuzu beslerken –aman tanrım! – hayattan (mesela) benle aynı şeyi anladığınızı düşünmeyiniz bile…
yıllar önce hayalimdeki adamı düşünürken şöyle bir tanım yapmıştım: elle tutulur herşeyi alındığında, kıyafeti gözlüğü işi kartviziti arabası anahtarları soyadı tanındığı yerler tanıdığı insanlar vs vs herşeyi yokolduğunda, duruşundaki bütünlük, yaydığı sağlamlık hissi aynen duruyor olmalı… aynı tanımı herhalde kendime de geçerli saymışım, ve böyle böyle çıplak ve mutlu bir insan olmaya vardım. uzun uğraşlarla kazandığım mutluluğumu ve ruh sağlığımı, sizin ruh çarpıklıklarınıza feda etmeyeceğim! “nazar etme ne olur, çalış çabala savaş dövüş feragat et vazgec senin de olur”: muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki kanda mevcut, banka hesaplarınızda veya kartvizitinizin üzerinde değil…
o arada bir de beni mutsuzluklarınız için kubur olarak kullanmaya hakkınız olup olmadığını iyi bir düşünün: paylaşmak başka şey, büyük abdestini yapıp sifonu çekmeden çıkmak başka. siz, özgür iradenizle mutsuzluğu seçtiyseniz benim tercihim olan mutluluğu ayıplamaya ne hakkınız var ki? insana kedi-ciğer-mundar hatırlatması yapmazlar mı? bir seçim yapmakla başkasının yaptığı seçime boyun eğmek arasında netice itibarıyla bir fark yoktur. kabullenmek de bir tercihtir.
netice: gözlük!
…arada bir, kimse yokken babamın evinin balkonundan dışarı, bahçeye doğru bakarım. ev sessiz, geniş, sıcaktır. dışarda bahçe, havuz, köpekler, ardında yeşillikler, boğaz. dururum, hep bir an korkarım: herşey farklı gözükür çünkü ordan. dünya farklıdır: kar güzel manzara demektir, trafik gülünesi bir yanlış seçimin sonucu, en büyük sorun sevim’in yanlış halıyı sermiş olması, ve en büyük keyif bembeyaz bahçelerde kartopu oynamak… ve bu kadar çarpık bir görüntünün bu kadar kolayca bana erişip kendini bir anlığına dahi olsa “kabul edilebilir” saydırmasıdır sanırım korkutucu olan.
kendimi o görüntünün “gerçek”liğinden kurtarırım hemencecik alışkanlıkla, ama bir yandan da o bakış açısına esir olanları anlarım: herşey bir gözlük meselesidir. nereden, nereye, arada nasıl bir filtre ile bakıldığı meselesidir. babamın evinde kış, kar, soğuk keyiflidir: bu istanbul’un, türkiye’nin, dünyanın her yerinde böyle olduğunu mu gösterir? bugünden yarına, “mutluluk” gözlüğü ile bakıldığında ne gözüktüğüdür mühim olan. çünkü yarından bugüne, başka bir gözlükle bakılamaz! 10 yıl sonra mutsuz, sağlıksız ve tek başına, geriye, bugüne bakıp gururla “ne başarılıymışım! tüm gerekenleri yerine getirmişim! çocuğuma herşeyi satın almışım!” diyemeyeceksiniz çünkü.
bir çocuğun en temel ihtiyacı mutlu bir anne ve baba, bir insanın en temel ihtiyacı huzur ve tatmin duygusu, bir hayatın en temel ihtiyacı hakikatıyla yaşanmaktır. ertelenmek değil. “inandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız”*: hadi siz de cesaret edin, bedellerini ödeyip inandığınız gibi yaşamaya. ya da kabul edin yaşadığınız hayatı seçtiğinizi, ona inandığınızı. ondan sonra kıyaslayalım, ölçüp tartıp biçelim hakettiği gibi yaşanan hayatları. ama şimdi: mutsuzluklarınızla mutluluklara tecavüz etmeye hakkınız yok!
(Haziran 2004)
* hazreti ömer