Hepsinin arkasında durmak gerekir. Ayağa kalkmak için birilerinin önünü kapatmayı, omlet yapmak için birkaç yumurta kırmayı göze almak gerekir. Laf uzar gider, kesmeyi bilmek gerekir.
…Oysa ben, her şey başka türlü olacak sanmıştım. Hayallerimin büyüyerek hayatımı kaplayacağını, komşuda, gazetede, kötü anılarda olan fenalıkların -elbette!- hep başkalarına olacağını, hep uzaklarda kalacağını sanmıştım. Bunu anlamıştım yani, hayat denilen şeyden. Oyunu hiç anlamamışım meğer, adam gibi dinlememişim, çalışmadığım yerden gelmiş. Her şey olup bitiveriyormuş, Dur hele bi… diyene kadar. 36 yaşıma geldim. Ama ya hani o… Sanki böyle değil de… Ne yapmalı şimdi? Hakim bey, yanlış anlama olmuş, baştan alsak. Hakim bey, bunu saymasak, tekrar başlasak. Hakim bey, usul yönünden itirazım olacaktı… Şimdi anladım çünkü, kusura bakmayın, bayağı bir numaralar varmış işin içinde, tekrar alınca kesin becereceğim bu işi. Richard gibi, kendimi pencereden aşağı bırakmadan önce, “I’ve failed,” demeyeceğim…
“ben nerede doğdum anne / nerelerde kaldı bedenim / toprağımdan, rüzgarımdan beni kim çaldı… / kocaman bir gelecekten beni kim çaldı?”*
…da denilebilirdi ama o halde var olan mevcut olan hayatımı bir süprüntü olarak atmam gerekirdi yo hayır yokum öyle bir şeye evet şarkılar güzel evet arada hüzün yapalım evet toprağımızı bağlarımızı olamayan olamamış çiğ kalmış bağlılıklarımızı arayalım ama kocaman geleceklerin orada olmadığını savunmayalım gerçek hayatta kocaman geleceklerin bakmayı bilene orada olduğunu bal gibi hepimiz biliyoruz başarı öyküleri mucizevi çıkışlar yok olmaktan çok olmaya gidişler güzel varoluşlar mümkün her şey mümkün hepimiz yanlışlar yapıyoruz silbaştan almayı arzu ediyoruz önemli olan yanlışların ardından devam etmek kendine inanmak inanmak…
…
Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu*
…
Böyle bir inanmak işte! Bir insanın yaptığını bir başkasının da yapabileceğine; yapınca olacağına; oldu mu doğru olacağına. Her şeyin sadece en doğru, en olması gerektiği gibi olacağına. Grease şarkısını tüm temposuyla, tüm coşkusuyla söylersek, bir sabah güne başlarken “we start believing now that we can be who we are,” diye avazımız çıktığı kadar bağırırsak olacağına, olacağımıza.
İnanıyorum kendim olabileceğime.
Benim yolum başka, derdim başka.
Şunun-bunun başörtüsüne, bakanların saçmalıklarına sarmıyorum diye, doların fırlamasına, sosyal güvenlik yasasına çemkirmiyorum diye, gündelik tecavüz ve cinayetleri konuşup yayarak gündemimi meşgul etmiyorum diye duyarsız olarak nitelendirilmeyi reddediyorum.
Benim duruşum başka, susuşum başka.
Ben insana, insanlar-arasına, insanın nerden gelip nereye gittiğine dalmışım bir kere. Bütün bu “ciddi” “esas” “makro” meseleler nerden çıkıyor ki? İnsan neden elli sene, yüz sene evvelkinden farklı dürtülerle yaşıyor? Dünyada, hayatta, toplumlarda ne değişti, (neden, nasıl, ne zaman) ne oldu da insan böyle oldu, başka türlü iken? İşte benim meselem bu! Daha mı az önemli? Daha mı az acil? Çocuklarımız uyuşturucularla, kurşunlarla, maganda kavgalarıyla, umursamazlıklarla, yetersizliklerle, vurdumduymazlıklarla, bencilliklerle ölüyor çünkü insanlar değişiyor. Daha mı gereksiz?
Benim ödevim başka, misyonum başka.
Hem çok çalışmam lazım, çok.
Bir şey söylemek, seçim yapmaktır… -Kendi kendime de olsa- çok şey söylüyorum ben. Söylediklerimin arkasında durabilmek için çalışmam lazım. İnanmam, kendim olmam, söylemem ve çalışmam lazım.
Hastane senedi diye bir şey var mesela ülkemizde, bunun var olmaması gerektiğini yaymak için çalışmam lazım. Sağlıkta, yani sağlıklı yaşamak için, yani hayatımız için piyasa koşullarının geçerli olmasının hem sağlığını satın almak zorunda olanı (fiziksel olarak), hem bundan para kazananı (ruhsal olarak) öldürdüğünü nevrim dönmeden ifade edebilmem lazım. Babaların çocuklarının sağlığını satın alabilmek için adam kaçırdıkları, soygun yaptıkları, hapse girdikleri bir ülkenin parçası olmamak için.
Kadının örtünmesi konusunun, şu yazıyı yazan, okuyan veya benzeri bir avuç kadının frapan kafalarına başörtüsü bağlanmasından ibaret olmadığını anlatabilmek için çalışmam lazım. Asıl sorunun, kadın deyince cinsel organ anlayan, az evrilmiş erkekler olduğunu. Bunlarla çevrili kadınların nasıl giyinmesi gerektiğini, nasıl okullara, otobüslere, sinemalara ihtiyaç duyduklarını konuşmamız lazım. Bu zavallı homo sapiens örneklerinin evrilmelerinin nesiller süreceğini, o arada biz ultra-modern avangard örneklerin dişimizi sıkıp yerimize oturmamız gerektiğini; bu kadınlar için yapacağımız en iyi şeyin onlara yaşayamayacakları bir özgürlük hediye etmek değil, yaşayabilecekleri hayatın kalitesini yükseltmek olduğunu, hayal ettiklerimizin ancak yavaş, çok yavaş gerçekleşebileceğini anlamadığımız sürece çay partilerinde konken oynamamızın toplum için daha faydalı olacağını.
İslami öcünün sembollerinden konu açılmışken, cepheleşmenin tam da kötü niyetlilerin niyeti olduğunu konuşmamız lazım. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, eğitimsiz, ve üstüne de beyni yıkanmış adamı kavga meydanına çağırmanın saçmalığını. Şimdiye kadar kaybettiğimiz bütün zamanları, karşımızdakini “karşımızdaki” olarak değerlendirmekten kaybettiğimizi. “Biz”, “onlar”ı cahil görüp yok edebileceğimizi sanırken, “onlar”ın kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için her şeyi göze aldıklarını. Tek yolun uzlaşmak, paylaşmak, ortalamak olduğunu, bu mealde birilerinin ne güzel düşünüp www.biraradayasam.net diye bir girişimde bulunduğunu paylaşmamız lazım…
Kaybettiğimiz zamanlar, geriye doğru giden zamanlar. 1960’larda Türkiye’de (de) caz müziği dinleniyordu mesela, biliyor musunuz? Şimdi 2000’lerde, Gülşen, Cey-Lo ve dün dinleyip bugün adını hatırlamadığımız “sanatçı”lar dinleniyor. Öte yandan analarımız popolarını anca kapatan eteklerle çarşıya, pazara, gezmeye gidiyorlardı; bugün evden çıkarken kıyafetini gideceği semte göre seçmeyen kadın var mı, ve bu konuda endişe etmeyen?
Türkiye neden böyle hızla kapanıyor, AKP yüzünden mi? Şaka mı yapıyorsunuz? Temeli olmadığından sindirilemeyen özgürlükler medya, internet ve iletişim-tüketim çağının tüm araçları sayesinde toplum hayatını baştan aşağı istila ederken elbette bir netice oluşacak. Etki, tepki yaratacak. Türkiye ya aniden açılma hevesiyle saçılacak, ya korunma içgüdüsüyle muhafazakarlaşacak. Doğrusu ben de bu ikilemde saçılmaya taraftar olamayabilirim…
Evet, bir yandan saçılıyoruz, öte yandan muhafazakarlaşıyoruz, her yandan yozlaşıyoruz. Küçük çocuklara tecavüz eden yüzbaşı ve arkadaşının kızına tehdit mesajları gönderen komiserden sonra en son hayran kaldığım örnek, köpekle korkutarak gasp yapma yöntemini keşfeden vatandaş. Bir köpek, bir insan, ve gasp… Daha ne kadar kaybedebiliriz? Dibe vurmamıza daha ne kadar var?
Bir yandan bütün bunlar olurken, medyanın pervasızca beslendiği parlak hayatlar parlamaya devam ederken, gazetenin bir sayfasının ufacık bir haberinin bir cümlesinde, bir gencin adı geçiyor. Öyle geçiveriyor, “Çatışmada Şu, Şu, ve Şu hayatlarını kaybetti.” diye. Böyle pespaye bir cümleyle, kimsenin umursamadığı, çoğunluğun görmediği, belki birkaç kişinin gözünün takıldığı bir ufacık cümleyle bir ailenin hayatı yıkılıyor, bitiyor…
“Kim duyar, ses etsem, beni melekler katından?”*
İnsanların nasıl kolay öldükleri bir ülkedeyiz.
İnsanların nasıl kolay öldükleri bir zamandayız.
Ama hayat devam ediyor! Ediyor işte. Levh-i mahfuz nasıl emrediyorsa, öyle. Bazılarına iyi diyoruz, bazılarına kötü. Levh-i mahfuz hiçbir şey demiyor, öyle olduklarından gayrı. “Kabullenebilmek, bütün mesele.”* Yapabilecek miyiz? Bunca fenalığın arasında örneğin harikulade bir yaz geçirmeyi.
Çünkü örneğin Mazhar Alanson yeni bir albüm yapmış, MFÖ daha doğrusu. Kendisini, pop müziği, müziği aşmış, başka bir şey yapmış. “Korkunçtur yalnızlığımız / bir oyun oynanır, oyalanırız / orman değiliz artık, milli parkız…”* Korkunç yalnızlığımızla, korkunç acımasızlığımızla, korkunç çağımızla yine de harikulade bir yaz yaşamayı başarabilecek miyiz? Sonunda demeyi:
“…koca bir yaz geçirdim, şimdi yorgunum biraz…”*
Ya da teknenin ahşap kokan güvertesinde sırt üstü yatmış, hafif hafif sallanmanın keyfini sürerken mırıldanmayı:
“…no need to run and hide, it’s a wonderful, wonderful life…”*
Kıraç, doğduğu yerlerde Garbi Yeli denen rüzgarı şöyle anlatıyor bir albüm kapağında: “…onu hep doğru hatırladığınızı sanır, her esişinde ağlamaklı bir mutlulukla yanıldığınızı anlarsınız. Tahmininizden hep daha güzeldir…”
“nereye gidiyoruz böyle? eve, hep eve.”*
Gittiğimiz yer, ev, hep tahminimizden daha güzel.
(Temmuz 2006)
* alıntıların kaynakları, sırayla: Ayna, Nefes albümü / Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı Destanı / Rainer Marie Rilke, Duino Ağıtları / Rainer Marie Rilke / MFÖ, AGU albümü / Oktay Rifat / Black / Yunanlı şair Novalis