Hangi havaalanında hangi tuvalet daha boş olur, hangi kapı hangi kafeye yakındır, uçağa alımı görmek için nerede beklemek tercih edilmeli, hangi uçakta hangi sıraya oturmalı… Madem bu kadar sıkılıyorum, bu küçük birikintilerimi sizinle paylaşmak da hakkım, değil mi ya!
Efendim malumunuz, über-hareketli yolcu olarak 2.5 seneyi doldurdum. 2014 sonunda yaptığım detaylı bir hesaplamayla günlerimin yarısını evimden uzak geçirdiğim ortaya çıktığından beri bu yılı daha durağan geçirmeye kararlıydım, ama heyhat! Haziran sonu itibarıyla yine % 50’lerde dolanmaktayım… Yorgun argın uçakta bir kez daha güvenlik videosunu izleyip, “tube or tubes” dinleyerek gülerken (azzz sonra!), artık yolculuk sırlarımı, püf noktalarımı ve eğlencelerimi paylaşma zamanımın geldiğini fark ettim…
En delirten kısmı anonslar, kesin bilgi, yayalım! Bir kere, zavallı gazetecilik günlerimde, başbakanın uçağıyla bir seyahate çıkmıştık (İspanya idi, tesadüfe bak!) ve günün en güzel kısmı uçakta tek bir anons yapılmamasıydı (beleşçi gazetecilerin sabah 10’da uçakta viskilere dayanmaları da günün çirkin kısmıydı). Yani şekerim hepimizin bir gündemi var, değil mi, uçağa bindiğimizde ya raporları gözden geçireceğiz, ya heyecanlı kitabımıza dalacağız, ya da bildiğin uyuyacağız! 1782’nci defa güvenlik anonsunu dinlemek niçin…
Ha, Pegasus’unki ayrı, o dayanılabilir tek güvenlik klibi, hatta iple çektiğim ve kahkahalara boğulduğum: Kendi çocuklarının oynadığı klip. Ama son uçuşta üzülerek gördüm ki, kendilerince yine çok çekici olan yeni bir klip çekmişler, meşhur bir komik karakterlerin oynadığı, bizim çocukların dünyanın en sevimli filmi de rafa kaldırılmış maalesef. Bana sorsalar aynısının yeni versiyonunu çekseler daha iyiydi – ama bana soran olmadı nedense…
Peki ya konuşmayı, daha doğrusu kendilerini tanıtıp “Bakın bu koca uçağı havalandırıp konduran benim!” demeyi çok seven pilotların sevgili yolcularına verdikleri “bilgi”ler! (“Saygıdeğer hanımefendiler, beyefendiler ve sevgili çocuklar” girişi yeni çıktı Pegasus sayesinde ama hızla sektör standardı oluverdi.) Halkım çok bilgi meraklısı ya, diyecek: “Kaptan geçen gün bu rotayı 10.800 feet’de almıştık, bugün neden 11.500 feet?” veyahut, “Varacağımız noktada hava sıcaklığı kaç santigrad derece kaptan? Ona göre çantamdaki kürkümü giyeceğim gerekirse…” Sussalar sakince uyusak olmaz mı?
Tabii bunu yazarken, okuyacaklar arasındaki arkadaşımın THY kaptanı olan oğlunu da düşünmüyor değilim, ona da fazla dokundurmuş olmayayım diye… Doğrusu pilotların isimlerini dikkatle dinliyorum aklıma geldikçe, bir gün o ismi duyarsam kokpitin kapısına dayanıp, “Hey evlat, ben senin nerde ne zaman doğduğunu biliyorum, ona göre!” demeyi planlayarak. Her ne kadar babamın söylediği kadarıyla devasa THY kadrosunda tanıdık biriyle karşılaşmak mucize olsa da, sonuçta bizim köyden çıkan hostes kızımızla bir Londra uçuşunda karşılaştık mı, karşılaştık!
Ben -babamın milleri sağ olsun!- business class uçuyordum, Selda arka tarafta görevli olduğundan ancak bir iki geldi yokladı sohbet edebildik; yine de ilginç bir durumdu: köyden nerelere! Onun dışında zamanım, zaten her zamanki gibi business class lüks boyutuna yuh diyerek geçti. Örneğin THY’nin kendini aştığını gösteren son gelişme şu: Yemek tepsisinde plastik tabakçıkların arasında bir tane de yeni moda olan, koyu gri ince taş peynir tabağı! O yemek tepsisi zaten tasarımlarıyla, görselliğiyle beni mest ediyor her seferinde. Son zamanlarda nihayet yemeğin zorunlu olmadığını idrak ettiğimden beri mezelerin ve peynirlerin uzun uzun tadını çıkartıyor, (aslında zaten de başlangıçlardan kesinlikle daha alt seviyede olan) ana yemek olayına girmiyorum.
Bu arada, kaptan pilotun anonsunu dört gözle beklememin bir sebebi de, arada bir oradan kadın sesi gelmesi. O kadar mutlu oluyorum ki, o kadının gururunu bizzat içimde hissediyorum. Bir kere uçaktan inerken hostes kızla mesaj dahi gönderdim, “Cockpitten kadın sesi duyduğumuzda çok mutlu oluyoruz, kaptana selamlar,” diye. THY’de de oldu, öteki havayollarında da, kadın kaptan pilotlarımız artık her yerde, yaşasın!
Anonslar diyorduk, tube or tubes diyorduk: THY’nin zaten baştan aşağı abartılı İngiliz lord aksanıyla okunduğu için beni illet eden anonsunun doruk noktası, “by blowing through the tube or tubes”! (Çyuub oo çyuubzz okunuyor.) Hani sanki tek bir tüpten mi çoğul tüplerden mi üflediğin, can yeleğini şişirirken senin için yaşamsal önem taşıyor ya! Bu elzem bilgiyi bize veren kişi kusursuz, hani bir İngiliz’in bile dönüp, yok artık bu da nerden çıkmış diye bakacağı bir aksanla konuştuğu için onu sayma ve dinleme ihtimalimiz daha yüksek sanki…
Gerçi bu İngiliz aksanına ve abartısına hep söylenirken bir ara, sanırım Atlas Jet’teydi (şimdi, tarihindeki kötü kazaları silmek için, Atlas Global olmuş, kendilerinden biri söyledi), Amerikan aksanıyla yapılmış güvenlik anonsları duydum ve onlar da en az bu kadar berbattı. Belki bir Hintli aksanı deneseler? Hem eğlenceli olur hem anlaşılır…
Seyahat unsurları arasında en önemlilerinden biri, uçak komşuları. Geçenlerde yanımdaki adam o kadar kötü ter kokuyordu ki, neyse ki acil çıkış sırasındaydık ve reddetme hakkımı kullanarak yer değiştirdim. (Aslında acil çıkışı sevmiyoruz: Ne o sıra ne önündeki sıra koltukları yatırabiliyorlar!) Bir keresinde de yanımdakinin gaz çıkarmasından artık öğürmek üzereydim, aklımdan geçti hostesten yüksek sesle rica etmek, “Afedersiniz burada çok kötü bir koku var, başka bir yere geçebilir miyim?” diye. Lütfen, “as a courtesy to the passenger next to you”, uçağa binmeden tuvalete gidiniz ve “Aman kimin yaptığı belli olmaz nasılsa” diye terbiyesizlik yapmayınız. Bir gün benim gibi biri sizi rezil edebilir.
Gerçi artık uçak lavabolarında kalmadı eskiden olan, “As a courtesy to the next passenger please use your towel to wipe the washbasin,” uyarısı. Pek mi nazik olduk artık nedir, zaten tuvaleti tertemiz mi bırakıyoruz… Uçak tuvaletlerinde hep gelişmeler var, pek yenilikçiler hepsi: aromalı kolonyalar, kokulu markalı sabunlar falan. Son olarak business yolcularının tuvaletinde (ama bu çok fena!) klozetin üzerindeki kağıdı hosteslerin yerleştirip öylece narin totolarımız tarafından kullanıma hazır bıraktığını fark ettim: Yok artık!
Evet eskisi gibi herkes ellerinde torbalarla doluşup boş gördüğü yere oturmuyor ve uçak inince (çoğunlukla!) alkışlanmıyor ama yine de en iyi uçak, boş uçak. (Bir Kayseri uçağındaydı, beyiyle arka sıralara doğru ilerleyen bir teyze, “Ee buralar boş, otursak ya?” dedi ama…) Arkadaş, sıra ve beklemek denen kavramlara o kadar uzağız ki! Bir karış ötemde duruyor, yüzüme bakıp pardon diyeceğine itekleyerek öne geçmeye çalışıyor. “Müsaade eder misiniz?” cümlesiyle sıramı alırken şaşkınlıktan yamulan o kadar çok insan gördüm ki… Bir de zavallı bıkkın hostesler kemerlerinizi açmayınız diye anons yaparken tekerler yere değdiği anda ayağa fırlayan yolcuları, uçağın tekerleri altına atasım geliyor. Biraz saygı, biraz kural, biraz sıra kardeşim!
Ceketli adamlar (ceketi kendini adam ediyor sananlar), yanıma oturduğunda rahatsız olup ötelerde yer arayanlar (namahrem!), bilakis gepgeniş yayılıp kollukları işgal edenler. Çocuklarına sus demeyi düşünemeyenler. Amerika uçağında gayet keyifli bir kompartımanda, 10 saat burun buruna gideceği insana selam vermeyi zul sayan suratsız “bağyan”lar. Her koltuğuma oturuşta yanımdakinin yüzüne bakıyorum, selam vermek üzere. Komşulardan kaçı kafayı kaldırıyor biliyor musunuz: en fazla yüzde 10! Nasıl bu kadar öküz olduk biz? Hani Türkler çok sıcakkanlı, konuksever falandı? Yabancılar oldu mu rahatım, hem selamlaş, hem gerektiği kadar konuş, ne çirkin koku ne yüksek ses.
Koltuğuma otururken tabii çoğunlukla komşularım çoktan yerleşmiş, kalkışa hazır vaziyette bekliyor oluyorlar, ben her şeye son dakikada yetişme sanatını geliştirdiğim için. Biniş kartı yazdırılıp veya telefona gönderilip alınıyor, ondan sonra evden çıkıp havaalanına varmam ve park edip içeri girmem 45 dakikadan hesaplanıyor (siz beni medeniyetten uzak yaşıyor sanıyorsunuz bir de!). Uçuştan 45 dakika önce orda olmayı yeter de artar sayıyorum normalde: Böylece doğrudan güvenlikten geçip kapıya gidiyor, şansım varsa kapıda bile oturmadan (belki bir tuvalet ziyareti sonrası) doğrudan uçağa geçiyorum. Çoğu 45 – 60 dakika arasında olan uçuşlarımda yerimden kalkmamak, o kendime ait 1 saatte pencereden bakarak keyif yapmak en sevdiğim şey, o yüzden hep pencere yanı, hep terminaldeki tuvalet. Dikkat: Merkezi tuvaletler kalabalık oluyor, daha uzak, kapınıza yakın olan, kimsenin dikkatini çekmeyen tuvaletleri tercih edin!
İstediğim gibi önlerde yer alamamışsam, uçakta arkaya doğru ilerlerken bulduğum ilk boş üst dolaba koyuveriyorum el bagajımı. Uçaklar o kadar farklı ki, aynı havayolunun aynı hattında dizlerimin burnuma girdiği de var, ayaklarımın ucunu görmediğim ekranlı koltuklar da, deri koltuklara gömüldüğüm de oluyor, yanımdakiyle omuz omuza oturup kıpırdayamadığım da. Business ekonomi farkına hiç girmeyelim ama business bile kendi içinde o kadar çok çeşitli ki – ne olursa olsun, farkı çoğunlukla portakal suyundan epey fazla bugünlerde! Eskiden ne güzeldi, biz öğrenciyken ve uzuuun Amerika uçaklarında sürünürken, güleryüze, sevimliliğe upgrade yapılırdı… Kaç kere check-in sırasında sadece rica ederek 12 saat yolu business (yoksa sadece first class mi vardı o zaman?) uçmuşuzdur!
Alfa, delta, foxtrot. Kapıdan telsizle anons yapılıyor: “3 foxtrot mobil biniş kartı”, “5 alfa mobil”, sonra uçakta “boarding complete”. Sonuncuyu duyduğumda, yerim istediğim gibi değilse dikelip hemen etrafı süzüyorum, atlayıp boş yere geçmek için. Son anda hostes uyarana kadar vatsap ve mail bakma ısrarımda başarılıyım. Bazısı çok cevval, bazısı bıkkın. Kulaklıkla müzik dinlemeyi son ana kadar sürdürmekte kendimi haklı buluyorum. Uçak moduna daha erken alabilirim, ona kabul. Geçenlerde yan sıramda bir çocuk, uçak tekerleri kalkmak üzere pistte hızlanırken arayıp haber verdi, Abi kalkmak üzereyiz ona göre gel karşılamaya diye, benimki bir şey sayılmaz aslında!
Kalkış ve inişte masamı da kapatırım, gölgeliğimi de açarım, tamam, ama koltuğun dik pozisyona getirilmesi beni çok zorluyor (gerçi sağolsunlar business yolcularına pek bulaşmıyorlar bu açıdan). Hele ki uçuş sırasında hafif yamulmuşum, tam biraz kestireceğim, iniş de tam 20 dakika sürüyor arkadaş! Buna karşı numaram şöyle, kendiminkini hafif yatırıp, yanımdaki koltuk boşsa (veya hatta başta boş iken) onu da hafifçe yatırıyorum ki benimkinin yatıklığı göze çarpmasın…
Sandviç mi, salata mı? Saate bağlı, sabah erkense sandviç tabii, yanında çayla, ama mesela Kayseri dönüşü salata özlenmiş oluyor. Artık domates suyu revaçta değil, uçak içeceğimiz elma suyu veya ayran (dikkat: ayran paralı servislerde, Pegasus ve Sun Express’te yok!). THY’de tam yemek veriliyorsa ufak meze tabağından zeytinyağlı barbunya mı çıkacak, patlıcan salata mı diye geçiriyorum aklımdan. İkisi de güzel, bazen yanımdaki yabancılara açıklamak istiyorum, Bakın bu yemek çok güzel, bilmiyorum diye yememezlik etmeyin… Bir de THY’nin hindili sandvici: Hiç aklıma gelmezdi, pek yediğim bir şey değildir hindi ama bu sandviç yıkılıyor! Pegasus’un ise kahvesi çok güzel, bayağı gerçek kaliteli kahve yani. Onu da öyle bir sürahide veriyorlar ki uçuş bitene veya uyku bastırana kadar bitirebilir miyim şüphesi var. Pegasus ve Sun Express’in benim kullandığım uçuşları hep sabah erken ve gece geç olduğundan uyuklamak Allah’ın emri…
Kayseri – İzmir direkt uçuşları bunlar. Bunları tercih etmeye çalışıyorum çünkü aktarma yapmakla ilgili iki sene içinde müthiş bir biliminsanı duyarlılığı ve sistematiği geliştirmeme karşın yine de başa çıkamıyorum artık o stres ve koşturma ile. Çantalar ona göre ufak tefek seçilecek, uygun yerlere yerleştirilecek uçakta. Önlerden yer alınacak mutlaka. Ama ya sonra uçak körüğe yanaşmazsa? O zaman bekle, otobüse son bin, hangi kapıdan yanaşacağını kestirmeye çalış ve: Atıl kurt!
Terminale girince işgüzarın biri tekrar güvenlikten geçirmeye (hatırlıyorum başlarda bir iki kez oldu, sonra vazgeçtiler) veya aktarma biletine bakmaya kalkışacak mı diye tetikte koş, merdivenden yukarı, hop iç hatlar terminali. Geldik ikinci uçuşa: 100’lü kapılar, neyse uçak körükte ve üst katta. 400’lü kapılar, hay Allah, hem aşağı in, hem tekrar otobüse doluş boşal… Bir de bilgi panosunu okumak var: Mesela Kayseri uçağı 15 dakika rötarlı demek, en aşağı yarım saat demek – zaten her sefer 15 dakika geç kalkış yapıyor. Bir direkt Kayseri uçuşlarım hariç: Onlar genelde erken kalkıp erken varır!
Kayseri havaalanında stres minimum: Bineceğin uçağın gelişini inerken görürsün, çay içilen üst kattan iki biniş kapısındaki kuyrukları kesersin (evet toplam iki kapı var, memleketimle dalga geçmeyin!), kapıdan uçağa doğru yürümek bir dakika sürer ve hızla öndekileri geçebilirsin… Güvenlikçiler biraz şaşkındır yalnız, biniş kartıyla birlikte ısrarla kimlik bakarlar. Başka hiçbir yerde güvenlikten geçerken kimlik bakılmaz dedim ısrarla, kabul etmedi Kayseri erkeği polisimiz. O yüzden o istemeden hızla hazırlayıp kimliği burnuna sokmayı adet edindim ben de.
Güvenlikten sonraki tuvalet çok ufak ve hep doludur, terminale girer girmez olan daha iyi. Hem burada çantalarını tezgah üstünde falan da bırakabilirsin, Kayseri burası, herkes korur kollar. Ama güvenlikten geçerken harika sorunlar çıkar: Çantada sucuk içi var olur mu, teyze gileburu suyunu uçağa alamazsın, ay kol çantamı da mı banda bırakayım… Ben bile yoğurt getirmeye kalktım bir kere sırt çantamda! İnsana Kayseri havasında normal geliyor.
Terminal demişken, İzmir terminalinin sizlere harika bir haberi var: Giriş güvenliği kaldırıldı! Yani sokaktan terminale girerken, her medeni ülkede olduğu gibi, elimizi kolumuzu sallayarak giriyoruz. Zaten üç adım ötede biniş kartlı ikinci güvenlik var, tabii ki doğrusu bu. Kayseri ise kendini -daha da kısa bir aralıkta- iki güvenlik araması yaptığı için daha mühim sayıyor herhalde – güvenlik elemanlarındaki hava müthiş.
Kayseri gibi derli toplu ufacık tefecik havaalanları artık favorim: Bilbao, Bologna, Marsilya… Herkese öncelikli tavsiyem, seçenek olduğu yerde ufak havaalanı. Sükunet gibisi yok: Güvenlikten geçiş bir dakika, kafeteryada oturma yeri var, tuvaletler boş, duty free sırası yok, uçağa biniş sakin. Çıkışta bineceğin taksi veya otobüsü de pıt diye buluyorsun. Mesela Bilbao havaalanı Kayseri’ninki kadar; kapının önünde bir Bilbao şehir merkezine giden otobüs duruyor, bir de San Sebastian’a, ikisi de kapıdan onar adım uzaklıkta.
Başka havaalanı tüyoları, otoparklar ve diğer ulaşım çeşitleri, yiyecek içecek kafeterya bilgileri, terminal dükkanları, vb detaylı bilgiler için, lütfen şu numarayı arayınız: 444-BAYGINGEZGİN.
(Temmuz 2015)