İçeriğe geç

Ramazan heyecanı…

Çoğunuz bilmez böyle bir heyecanı…

Olsa olsa, Ramazan gerginliğini bilirsiniz belki. Ya oruç tutan gergin vatandaşlar nedeniyle, ya da trafik  yoğunluğunun tuhaf saatleri. Veya ardından gelen bayramın heyecanını bilirsiniz, onu da bayram olmasından mütevellit değil de, nereye kimle tatile gidilecek diye.

Ama ben her sene bu heyecanı yaşarım, Ramazan heyecanını.

Aslında biraz çelişkili olur hep bu heyecan dönemleri. Ya da oldu demeli şimdiye kadar. Bir yandan “reklam” yapmak istemem. Ramazanı sevme nedenlerimi kendi kendime hatırlamak, Ramazanı kendi kendime sevmek isterim, bencilce. Öte yandan, en azından yaz aylarına denk geldiği son senelerde, sürekli gelen giden tatile çağıran gezme programlayan vb vb olduğundan açıklamam gerekir. Bu sefer de heyecanla, keyifle değil, boynumu bükerek Ramazanın varlığını ifade etmem icap eder: “Maalesef tatil için başka zaman… Akşamüstü içkisini sonraki hafta alsak… Bana buyrun tabii ama bayramdan sonrası daha uygun…” gibi kemküm ederim.

Ederdim! Her türlü değişimimin üstüne, buyrun kaymaklı ekmek kadayıfı: Artık kemküm yok, boyun bükme yok! Ben Ramazan geliyor diye çok heyecanlıyım, çok keyifliyim, Ramazanda olmayı ve oruç tutmayı her türlü tatile, her türlü happy hour ikramına, her türlü gezme teklifine tercih ediyorum. Ramazanda günlerimi orucuma, sahuruma, iftarıma ve teravihime göre programlıyorum ve bunu kendi tercihimle yapıyorum. Ramazan hallerinden çok mutluyum. Oh be.

Aslında vallahi manifestodan önce Ramazan heyecanını paylaşmak vardı aklımda; ama manifesto kendini zorla manifeste etti… Az evvel terasa çıkmış yıldızlara bakarken yatsı okundu; mesela dedim, Ramazanda şu yatsının kulağa ne güzel geldiğini bilmez çoğu insan çevremde. Yatsının konuyla ne alakası var diyeceksiniz, doğru bir soru, teravih saati dışında bir alakası yok, ama yine de çok güzel gelir, bilen bilir.

Sabaha karşı bir saatte, Melih Cevdet’in deyimiyle “develer cigara içerken” kalkmanın, her şey ve herkes uykunun ve karanlığın en derin noktasındayken cin gibi uyanık olmanın güzelliği başkadır sonra. Evren bambaşka görünür, hani o “ruhun bedene en yakın olduğu saatlerde”. Gözlerim sanki her şeyi kaydeden bir kameraymış gibi hissederim çoklukla. O kadar saf, o kadar şeffaftır her şey. Nefesini hissedersin.

Yazarken bir yandan geride bıraktığım satırlara bakıyorum da sürekli geçen “her şey” ifadesi dikkatimi çekiyor. Bu meşhur ve meş’um “her şey” o kadar sürekli, o kadar aynı, o kadar rutin ki, işte Ramazanın esprisi burda ortaya çıkıyor: “Her şey”, aslında o her zaman bildiğiniz şey değil! Her şey bir başka türlü aslında. Bakın, her şey farklı yerden bakınca farklı şeyler…

Gün boyunca arada bir açlık hissini duymak, midene “Seni duyuyorum,” demek, bedenini her noktasıyla idrak etmek ve bu idrakle, gündelik hayatta yaşamadığın, bedenini tepeden tırnağa saran bir duyguyla şükretmek. Nefsini kontrol altında tutabilmenin zafer duygusu. Bedenine hükmedebilmenin gücü. Beyninin bedeninden daha kudretli olduğunu, daha “öte” olduğunu, beyninin bedenini aştığını görmenin büyük mutluluğu.

Yorgunlukların, uykunun, açlığın, başağrılarının, bazen bitkinliğin, bazen sinirin gelmesi ve sonra gitmesi, her şeyin gelmesi ve sonra gitmesi, her şeyin sonlu olması, ve sonra günün sonunun gelmesi, sanki 17 saattir beklenmiyormuş gibi, sanki aniden oluvermiş gibi, güzel bir sesin kulaklarına dolması: Allahüekber

Hayatta çocukluğumdan beri çok az şeyi, iftar etmek kadar çok sevdim. O anları, ezanın okunmasıyla boğazımdan suyun, zeytinin girmesi arasındaki anları, Pautus’un elinde hançerle durup ölümle yaşam arasında olmayı sevdiği gibi sevdim. O öteki 11 ayın içinde kim bilir kaç gün, kaç defa bir anda durup geniş bir gülümsemeyle kendi kendime, “Ah Ramazan gelecek tekrar, iftar edeceğim!” dedim.

Sonra teravihi var bu işin, köyümde oldukça ve enerjim yettikçe koşarak camiye gittiğim, saatlerini dakika dakika ayarlayıp kıyafetlerini “camiye giderken en güzel kıyafetlerinizi giyiniz” diyene uyarak seçtiğim, 33 rekat da nasıl biter ki diye başlayıp sonlarında hay Allah bitiyor diye hayıflandığım. İşte 33 rekatıyla teravih namazı, sabahtan akşama oruç günü, sonra 30 gün Ramazan, uzun görünüp hemen bitiveren hepsi bana aynı şeyi dedirtiyor -belki de hedef bu, kim bilir: “Her şey geçer ya Hu!”

Ve sonra yine sahur. Ta ötede, Selçuk’ta geçen treni, okunan ezanı duyduğum ıpıssız saatler. Esselatü hayrun minen nevm: İbadet uykudan hayırlıdır. Hoca bakalım ne kadar uzatabilecek sabah ezanını diye kendi kendimle iddiaya girmem (iki dakikayı dolduranı bilirim!); ezan bitmeden son yudum suyumu içip kalanını çiçeklere dökerek duamı okumam; ibadetin en basit, en sade ifadesini anımsamam (“oruç niyetle tutulur, niyetle bozulur”); en karanlık saatte gökyüzünde en parlak hallerini alan yıldızlara bakmam, ağzım hayranlıkla açık. Her şey bir bütündür o dakikada: Yıldızlar, ben ve sabah ezanı. Kendim için, kendi adıma ne doğru bir yerde durduğumu özellikle o dakikalarda bilirim.

Lebbeyk ya Rab. Buyur, hazırım, huzurundayım. Beni buraya çağırdın, başkasını başka yere çağırmışsındır, bana ne, ben ne bilirim, bilen sensin, benim ne haddime… Beni buraya çağırdın ki ben buraya geldim. “Oruç tutmuyorum derler, oysa tutturulmuyorlardır,” der Cemalnur hoca. Ben oruç tutmuyorum ki, bunca şamata yapıyorsunuz, bazınız irkiliyor, açıklama bulmaya çalışıyorsunuz: Ben oruç tutturuluyorum… Ben buraya çağrıldım, buraya geldim. Herkes nereye çağrıldıysa, orda. Kimsenin açıklamaya ihtiyacı yok, herkes kendi yerinde, kendi doğrusunda.

Her neyse. Ramazan geliyor, ben mutlu bir heyecan içindeyim. Herkese mutlu ve heyecanlı günler, mutlu ve heyecanlı yazlar!

(Haziran 2015)

Kategori:Ordan burdan insandan...