Ne kadar yorgunum…
10 Kasım 2015, günlerden bir gün, yerlerden Türkiye’nin bir yeri…
Ülkenin tüm ağırlığı benim üzerimde sanki.
“100 yıllık entellektüel terörizmin sonu” gelmiş, onun yorgunluğu belki biraz! Reklam arasından saltanat ihtişamına geri dönülmesinin. Tercih edilmeyen özgürlüğün ve tercih edilen mutlakiyetin.
Ve bu lanet ülkede kadın olmanın yorgunluğu.
Ve bu ilkel ülkede birey olmanın yorgunluğu.
Yaratıcı, farklı, tekil, sıradışı olma uğraşının yorgunluğu. Aslında çok basit olan bu uğraşın.
“Entellektüel terörist” olmanın -öyle görülmenin, öyle nitelendirilmenin- ve sürekli, sürekli kalkan kaşlar görmenin ve sürekli meydan okumak zorunda olmanın yorgunluğu üzerimde.
Çünkü meydan okumadıkça ezilenlerin ülkesi burası.
Yorgunum. Ezilmemenin yorgunluğu.
Sürekli kabalıkla karşılanıp sonunda kabalaşmanın yorgunluğu üzerimde.
Yenilmenin yorgunluğu.
Arzu ettiğim gibi, hayal ettiğim gibi uygar, nazik, saygılı, iyi kalpli, özgür ve anlayışlı bir ülkede yaşayamayacağımı kabul etmenin yorgunluğu.
Ezip ezdiğini bilmeyenin. Aşağılayıp aşağıladığını görmeyenin. İlkel davranıp ilkelliğini kabul etmeyenin. Zorbalık yapıp zorba olduğunu bilmeyenin ülkesi burası. Ve benim. Maalesef benim.
Kadın ama iyi park etti. Kadın olmasına rağmen tek başına yaşıyor. Kadın ama odun kesiyor, matkap kullanıyor. Aa, kadın yönetici. Kadın ama dünyayı geziyor, ama çok çalışıyor, ama spor da yapıyor, ama öyle, rağmen şöyle.
Şurdaki “adam”ların hepsine tek tek kafa atarak gitmek istiyorum burdan. Suratıma gözünü dikip bakan, bunu normal gündelik bir hakları sayan tüm adamlara tek tek kafa atmak. Her birinin gözüne dik dik bakıp, Hayırdır anana mı benzettin, diye diklenmek istiyorum. Kendi dillerinde – çünkü anladıkları tek dil o, bize dayattıkları tek dil o. Benim dilime, benim ruhumun ince diline tecavüz eden, tecavüz çocuğu piç kabalıkların doğumunu dayatan, benden bile. “Ah kimselerin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya,” demek isteyen benden!
Çok erkek ülkem. Senin yüzünden, çok erkek ülkem, erkek arkadaşımla geçinemiyoruz. Çünkü senin yüzünden, erkek arkadaşım erkek arkadaşlarına, “Hayır bugün ava çıkmıyorum, günümü sevdiğimle evimde geçireceğim, bugünü sizle değil, sevdiğim kadınla geçirmeyi tercih ediyorum,” diyemiyor. Diyemiyor!
“Karı”ları tercih etmek, erkek ülkem, erkeklere göre değil, ibnelere göre. Oysa penisi olmak yüce bir ayrıcalık sana göre ve penisi olan herkes errrrkek olmak zorunda sana göre. İbnelik, olabilecek en aşağılık durum. Ardından da kadın olmak geliyor. “Kadın gibi yaşayacağına erkek gibi ölmeyi” tercih edenlerin, en erkek ülkesi! Ölse hepsi keşke, geberse…
Senin yüzünden, çok erkek ülkem, “yeterince zayıf” bulunmadığı için, yeterince “karı özelliklerini haiz” olmadığı için tüm güçlü kadınlar, erkeklerin hayranlıktan ağızlarını kapatamadığı tüm kadınlar yalnız. Görüntüde değilse de ruhlarında. Onların güçlü dimağlarına, onların ince ruhlarına eşlik edecek erkek yok çünkü sende – sende çok erkek erkekler var, “karı” dediğinin ne yapılmak istediğini çok iyi bilen erkekler!
Senin yüzünden, çok erkek ülkem, “arkadaşlık ettiği” genç kızı şehirler ötesine kaçırıp günlerce tecavüz eden erkek, hakimin bir daha suç işlemeyeceği kanaati ile serbest bırakılıyor – çünkü hakime göre arkadaşlık eşittir orospuluk. Skilmek istemesen, arkadaşlık etmezsin!
Senin yüzünden, çok erkek ülkem, ciğeri beş para etmez bir polis memuru düzgün, saygın bir vatandaşa “Sen nabıyon!” diye çemkirebiliyor. Çünkü o hem erkek, hem belinde silah var. Güç onda. Onun bildiği bütün güçler, en azından.
Senin yüzünden, çok erkek ülkem, yurt dışında iki fabrikası olan yüce erkek kişi 14 yaşındaki oğluna karı tutup, bununla gurur duyuyor. İşte kızlarınız bu oğlanlarla tanışacak, arkadaşlar, kızlarımızla evlenmeye bu oğlanlar talip olacaklar, babam benim becermem için parayla bir karı tutmuştu, ühüü neler yapmıştı sen de yapsana, yoksa onu çağırsam diyen oğlanlar.
Senin yüzünden, çok erkek ülkem, 300 kişinin öldüğü maden kazasında da hiç kimse sorumluluk üstlenip özür dilemiyor, 100 kişinin öldüğü terör saldırısında da. Ülkenin -maalesef!- kaçıncı kez umudu olup o umudu yıkanlar sorumluluk üstlenip istifa etmiyor, verdiği sözleri tutamayan bilumum erkekler nedamet getiremiyor… Çünkü özür dilemek, yanlışını kabul etmek falan erkeği bozar. Erkek dediğin sesini yükseltip kabahat gösterenin üstüne yürür.
Ve çok erkek ülkem, senin yüzünden her şeyim olmasına rağmen mutlu olamıyorum. İşim, aşım, param, sağlığım, her şeyim olmasına rağmen. Çünkü kadınlar yasal tecavüzlere uğruyor ve hukuk gereksiz sayılıyor ve zayıf sürekli tehdit ediliyor ve değişip gelişmek ayıp sayılıyor ve hayat ‘biz’ler ve ‘siz’ler arasında geçiyor ve sürekli, sürekli kaba kuvvet kazanıyor. Çünkü senin “kültür”ün bu, senin kültür saydığın, kültür sandığın şey bu…
Ne kadar yorgunum. Azınlık olmanın, azınlık olduğunu idrak etmenin yorgunluğu bu. İstenmediğini bilmenin yorgunluğu. Hiçbir niteliğiyle uygun bulunmamanın, iyi bildiği her şeyinin kötü sayılmasının, çabaları bir yana bütün fedakarlıkları anlamsız bulunmanın. Birisi bir Chateau Petrus açmış, karşısındaki de diyor ki, gel şöyle büyük bir su bardağına dolduralım, buzları da atalım, bak ne güzel serin serin içeriz…
Bugünlerde insan Mustafa Kemal’in kıymetini daha da anlıyor. Türk insanının başka türlü olmayacağını. Zorla eğitim, zorla kalkınma, zorla gelişme. Yoksa kendine kalsa, keyfi çok yerinde Türk insanının cahil, ilkel, kaba ve geri kalmış halde! Gayet rahatlar, kendi aralarında osura osura kahvede ahkam kesen adamlar ve floresan ışıklı salonlarında izdivaç programı seyrederek örgü ören kadınlar ve kız kardeşleriyle zorbalık oyunu oynayan çocuklar. Kimsenin şikayeti yok apartman kapılarındaki ayakkabılardan ve evlendirilen kız çocuklarından ve fikrine katılmadığını dövme kültüründen ve sanat fuarı basıp bacısını savunandan ve sıra beklemek yerine itip kakmaktan! Ohoo, öyle çok uğraşmak lazım Batılı gibi medeni olmak için. Çok okumak, çok çalışmak, çok düşünmek lazım. Yoruluruz öyle, hem başaramamak var, biz böyle iyiyiz ya…
İsteyen istediğini saysın. Ukalayım, kendini beğenmişim, şımarığım, Beyaz Türk’üm, siz her ne değilseniz oyum. Kesin olan şu ki, dilimin sahibi yok ve dilimin kemiği yok. Cahile demokrasi ver, al eline diktatörlüğü git. Cahile inanç ver, al eline yobazlığı git. Cahile para ver, al eline görgüsüzlüğü bayağılığı git. Cahile erkeklik ver, al eline kardeş kavgasını git.
Hamur kafalar. Ekmek yemekten löp et olarak kalmış beyinler, teyze kızıyla evlenmekten doğan mutasyonlu zekalar, çobanlık yapmaktan çalışmayı unutmuş kafalar. Kendisinden bir halt olmayacağını bilen, padişaha ağaya asana kesene sarılıyor tabii: Ağam yapar ağam keser. Benden bir bk olmaz ama ağam var ya, o hepinizi döver.
* * *
Ne kadar yorgunum…
Belki yarın, daha güzel bir gün olacak. Belki bir bebek bana gülücük atacak, bir şahin yanıbaşımdan havalanacak, bir köylü kadın elime kekik tutuşturacak, bir çocuk güzel bir piyano çalacak. Ama bugün, bugün çok yorgunum. Yarının nasıl bir gün olacağını bilmiyorum. Yarın nasıl bir insan olabileceğimi bilmiyorum. O yüzden gölgelere sığınarak yürüyorum, kimseyi görmemeye, görülmemeye çalışarak. Müziğimi sonuna kadar açıyor ve kafamdaki dekoderi bozmaya çalışıyorum. Yorgunum.
Gülten Akın da öldü zaten. Nasıl yaşadıysa bunca zaman bu toplumda. Nasıl yazdıysa bunca inceliği, güzelliği. “Sen yağmurlu günlere yakışırsın / Yollar çeker uzak dağlar çeker uzak evler / Islanan yapraklar gibi yüzün ışır / Işırsa beni unutma…”
Mustafa Kemal de yok.
Erkek arkadaşımla da yürümüyor.
Entellektüel terörizmim de bitmiş.
Yorgunum, hüzünlüyüm.
Yarının nasıl bir gün olacağını bilmiyorum. Yarın nasıl bir insan olabileceğimi bilmiyorum. O yüzden, yarına kadar umut verecek bir şeyiniz, güç verecek bir şeyiniz varsa, paylaşın derim.
(Kasım 2015)