
Ne zamandır yazmamıştım. Ta köylere kırlara ilk intibak etmeye çalıştığım günlerde yazardım çok yol hikayesi, şehirden köye, dağlardan bayırlara, onları da silmişim zaten ne akla hizmetse… Yolları mı kanıksadım acaba nedir, iki günün biri yol olunca. Ama ne olursa olsun, yollar başkadır her seferinde.
Bu kez yollar Anadolu’nun bağrından doğru uzanıyordu: Kayseri’nin Bünyan’ından Adana’ya, Kozan yaylası üzerinden. Kayseri’yi İç Anadolu olarak düşünürsünüz, hatta ortanın tam ortası gibi, değil mi? Adana ise bir Akdeniz şehri bildiğiniz üzere… Ne alakası var bu ikisinin? Şöyle alaka: Adana Kayseri’nin güney komşusu. Büyük bir il olduğundan Kayseri’nin merkezin güneyinde kocaman ilçeleri, hatta Milli Park barındıran Yahyalı ilçesi, onun güneyinde de memleketimizin beşinci büyük şehri var.
Şöyle bir anekdot düşündüm Adana seyahatimle ilgili soranlara: Adana’ya ne sebeple geldiniz? İş. İşiniz nedir? Gezmek. Her ay gittiğim Kayseri’nin komşularını tanımamayı ayıp saydığımdan Adana’yı görmek, Adana görmemi de bu yıl beşincisi yapılan Portakal Çiçeği Karnavalı zamanına denk getirmek istedim. Aman da ne iyi yapmışım! (Burda ironi var tabii.)
Çıktık bombooooşş Bünyan’dan Malatya yoluna, dağlar bayırlar arasında dere tepe düz gidiyoruz. Acı bir şey, 10 dakika tam gaz gittiğinde ancak bir araçla karşılaştığın yolun “duble ayrılmış yol” yapılması için süregelen çalışmaları görmek: Yazık günah değil mi, bunca doğayı katletmeye, bunca parayı harcamaya? Kayseri’den Adana’ya, Malatya’ya, Kahramanmaraş’a uzanan yol bu, tek tük kamyon, pek az yerli araba. Sonra, inle cinin top oynadığı yerde yol kenarında bir bina ve bir tabela: X Et Balık Lokantası. Yok artık?!? Dönüp dönüp bakıyorum, gerçek mi diye… Buraya birilerinin gelip yemek yemesini mi bekliyorlar gerçekten?!
Eşli olacaktı yolum, olamadı. Kısmet; olan olduğu gibidir. Gelen kadar giden de kabulümüzdür. Yeni model Candan hoşuma gidiyor; olumsuz duygulardan, sevimsiz durumlardan muaf. Gurum der hep, geçirgen olun, şahsi almayın, o öyle mükemmel, sen böyle doğrudasın, olacak olanın önünde bir tabur asker duramaz gibi şeyler. Bu sefer demeye bile gerek kalmadı; öyle oldu. 3-4 saatlik yol, tek başıma uzanıyor önümde. Hele de bu ıssızlıkta her şey iyice tek başına, iyice çarpıcı.
Pınarbaşı, Sarız, Tufanbeyli. Ne uzakmış Sarız, arada bahsederiz çiftlikteki ekiple, Kayseri’nin ilçesi sonuçta, Sarız’daki çiftliklerden falan… Kayseri alanı çok büyük şehir. Dereceler 17-18’lerden tek hanelere iniyor, sonra bir uyarı sesi geliyor arabadan: 4 derece ve kar işareti! Zaten sağım solum hep yol yol karlı dağlar. Bakmaya doyum olmuyor. Ara ara karayolları tabelaları çeşitli geçitleri işaret ediyor, 1900 metre, 1600 metre gibi yüksekliklerde.
Sonra yavaştan yağmur. Silecekler aralıklı çalışırken, bomboş yollarda hızımın yine de azamide seyrettiğini görüyorum. Buralara geldiğimde buralılar gibi araba sürdüğümü fark ettim, yani: Bas gaza Niyazi!.. Ama sonra bir yarılıyor gökler: Göz gözü görmeden, kulak kulağı duymadan yağıyor… Hedefim Kozan yaylaları; nedense eskilerden öyle bir şey takılmış kafama: Yaylalarda gezeceğim, kır lokantalarında yöresel şeyler yiyeceğim. Ve fakat öyle bir yayla veya öyle bir kokantalar yok – ya da varsa da bu yağmurda görülmüyor! Olabilecek civarlarda bir ufak yerleşim yerinde (köy mü, belediye mi, kim bilir?) bir tabela, “Lokanta – Market – Kasap – Kahve” yazıyordu, onu da spesyalizasyonundan ötürü içimden kutlayarak “Almiyim artık!” diye pas geçtim.
En sonunda Kozan’a iyice yaklaşmışken bir güzel ağaçtan yapılma tesisin önünden geçtim, ormanların, dev gibi çınarların ve taze açmış erguvanların arasında. Aha, dedim, burası olur! Önünde de bir sürü araba – genelde iyiye işarettir… Döndüm önünde park ettim ama arabadan çıkmak ne mümkün, hortumdan su sıkılıyor sanki. Biraz bekleyip, olduğu kadar örtünüp fırladım, yoldan akan nehirleri atlayarak zaferle girdim lokantaya.
Açlık çok değildi ya, biraz daha girmesem yol kenarında ihtiyaç molası vermem gerekecekti. Güzelce de bir tesisti, yemyeşil ağaçların ve akarsuyun kenarında, bol camlı, manzaralı. Oturdum bir masaya, üzerinize afiyet kuzu şiş sipariş verdim… Bir süre sonra çocuk geldi, bir porsiyon kuzu şişi benim önüme koydu, ötekini karşıma. Hayırdır, dedim, o ne? Afalladı, “Gak guk, sizin tek porsiyon muydu?..” Tek başına yemek yiyen kadın görmemiş olabilirler mi acaba? Çünkü yemeğin üstüne çay bırakırken de başka bir çocuk, çay bir tane mi olacak, diye sordu!.. Biz yani tüm müşteriler kapalı alanda oturuyoruz ama terastaki ağaca çakılı, “Dikkat! Alkol kullanılması yasaktır” tabelası.
Yağmur durmaksızın belki 1 saat yağdı bardaktan boşalırcasına. Yolda giderken bir ara, ama can-ı gönülden, ama ta derinden, Allahım dedim, ne güzellikler vermişsin bize. Gözlerim doldu: Bizse nasıl çirkinleştiriyoruz, nasıl düşmanca yaşıyoruz şu her şeyin dost olduğu, kardeş kardeş geçindiği doğanın ortasında. Yaşar Kemal geliyor aklıma, onun Adana’sı, onun Çukurova’sı, ah, diyorum, Yaşar Kemal’i yetiştirdi bu topraklar, ümidi kesmemek lazım…
Yaylalardan aşağılara, Akdeniz’e doğru inerken ekin tarlalarından geçiyoruz, ekin baş vermiş bile, kopkoyu. Aralarında hep selviler var tarlaların, öyle güzel görünüyor. Sonra zeytinler: Bu yöreye has ağaç tipleri, İspanyol usulü bağ gibi sıra sıra dizilenler, gümüşi beyaz parlıyorlar… Ara ara güneş bulutların arasında görünüyor, tüm renkler yağmurla yıkanmanın parlaklığında, yollar akıp gidiyor… Güzeldi velhasıl, Kozan civarı, sonrası güzel.
Sonra geldik Adana’ya. Adana’ya geldiğimizi korna seslerinden anlıyoruz. Minibüs, otobüs, her türlü büste eller kornada ve canavar gibi kopmuş geliyorlar. İlk tokat bu. Sonrası, renksiz karaktersiz bulvarlar, trafik sıkışıklığı, kapatılmış yollar, gri çirkin binalar. Otel güzel, kurtarılmış bölge gibi, personeli bile iyi, candan, güler yüzlü. Ama kapıdan dışarı adım atar atmaz başlıyor “hanzo-alert”ler ötmeye…
Hemen otelin sokağından çıkınca, manzaraya hakim olan dev Sabancı Merkez Camii. Türkiye’deki klasik camilerin herhalde en güzellerinden biri, altı zarif minaresi, hoş aydınlatması, çevre düzeniyle. Yanında -ev bahçesi büyüklüğünde parklarla dolu ülkemiz için- dev gibi bir park, yemyeşil çimenlik alanlar, havuzlar sular, ağaçlar ve rengarenk çiçekler. Yanında Seyhan nehri akıyor sakin, temiz. Havada tabii müthiş bir portakal çiçeği kokusu, sağ sol minik ağaçlarıyla dolu çünkü, sarhoş edici bir koku. Güzel. Sanıyoruz ki Adana böyle bir yer, böyle devam edecek. Heyhat…
Her kenarda, köşede birer veya ikişer, karanlık genç adamlar kol geziyor (aslında tam doğru ifadesi İngilizce olmalı: “lurking”). Her an biri yanına mı gelecek, laf mı atacak, ne atacak diye bir ikircik havada asılı. Onlardan kaçınmak için ana cadde yakınında kalayım diyorum, kornalar delirtiyor. Parka giriyorum, apaçık pırıl pırıl parkta tedirgin oluyorum. Karnaval alanına doğru yürüyorum… Burada iş iyice saçmalaşıyor.
Ama karnaval! O karnaval! Sokakta yürümeyi bilmeyen bir halka karnaval yapıyorsan ne bekliyorsun aslında, değil mi arkadaş?! Elbette her şey alt alta üst üste, sıfır organizasyon, sıfır estetik ve sıfır düzen. Nehir kenarına stantlar dizilmiş, ne güzel, yöreye ait el yapımı hoş şeyler olur, değil mi? Değil! Hepsinde birbiriyle taponlukta yarışan yapay çiçekli saçmalıklar satılıyor, bir iki yerde de portakal çiçeği reçeli. Omuz omuza, kol kola yürüme yollarını işgal etmiş halkım yapay çiçekleri kafalarına takmış, çekirdek çitip yerlere atarak ve salınarak yürüyor. Eğlence kısmı hangisi, çekirdek mi, çiçek mi, salınarak yürümesi mi ben bilemiyorum… Ha, belki de müziktir çünkü bir de bar bar bağıran kötü bir müzik var tabii, gürültüsüz eğlence mi olur!
Pekala, dedim, ben biraz farklıyım, kalabalık sevmiyorum falan, karnavalı boş vereyim de şehri gezeyim, Taş Köprü’sünü, tarihi bölgesini seveyim bari Adana’nın. Merkez Camii’nden Seyhan boyunca aşağı iniyorum 5-10 dakika, hani nehir kenarı düzensiz, pis, sevimsiz, oturacak iki bank, duvarlara boyanmış iki güzellik, kenarlarda iki heykel yok, koşan, spor yapan, turistik gezen insan yok, bunlara bir şey demeyeyim… Tarihi bölgeye geliyorum, ufacık bir parktan geçip Kazancılar Çarşısı’na, Saat Kulesi’ne, Ulu Cami’ye ulaşacağım – yine her yerde birer ikişer adamlar, yanımdan ufak oğluyla geçen bir adam nerdeyse suratıma bakarak “Bak oğlum bu turist herhalde, turist mi acaba?..” diyor, felan… Bir anda dedim tükürürüm böyle tarihi şehre, gitsem tedirginlik içinde gezdiğimden bir şey anlamayacağım, ortalıkta hiç kimse yok benim gibi gezme niyetinde, herkes tuhaf tuhaf süzüyor, gitmem anasını satayım! Düzgün medeni şehir yapsalardı da gezseydik tarihi yerlerini.
Ve kalktım, uçak saatine kalan zamanı nasıl geçireceğim, nasıl geçireceğim karalanıp sonunda parlak bir fikirle Taş Köprü’den geçtim ve nehrin karşısındaki Hilton Oteli’nin güzel lobisinde iki saat oturup kahve içtim! Adana’da geçirdiğim en güzel iki saat de buydu ayrıca. Ben, 8 saat yürüdüğü günün sonunda vardığı şehrin yine de her köşesini gezmeden bırakmayan Candan, bu şehirde ancak bu kadar gezebildim, gerisi artık düşünüle…
Bir Akdeniz kentinden bunu beklemezdim. Bünyan’dan gidip de görünüşü çirkin, havası sevimsiz, insanı karanlık diyeceğim bir şehir hele hiç! Bir nevi Kayseri’yi andırıyor aslında, şeklen biraz daha modern ama: Daha az kapalı, alkol tukaka değil, sokaklarda -herhalde sıcağa bağlı- nisbeten bir hayat var… Ama belli ki daha modern, daha kaliteli, daha açık kafalı bir hayat anlayışı yok ortalama Adanalı’da.
Zaten ortalama Adanalı var mı artık, onu da bilmiyorum: Sokakta Türkçe pek duyulmuyor, yerli Araplar, yerleşmiş Kürtler, bir de yeni Suriyeli halk olunca. Yemeklerinde de parmaklarımı yediğim bir durum olmadı, bir Van kahvaltısı gibi, bir Erzurum helvası gibi “Hadi kalkıp gideyim de yiyeyim!” dedirtecek. Bir tek Kazım Büfe’yi ayrı koyuyorum: Onun ününü hak eden muzlu sütü için kalkıp gitmezsem de, eğer yolum düşerse mutlaka -herhalde 1 litre süt ve 5 muzdan oluşan!- bir porsiyon muzlu sütünü keyifle içerim.
Koskoca Adana’dan bana geriye kalanın muzlu süt olması da ayrı bir vaka tabii! Burdan benim çıkardığım sonuç şu: (1) Candan karnaval, festival, şenlik sevmiyor, (2) Dergilerde gazetelerde tatlı ve hafif yazılar yazmak çok güzel, okuması da çok keyifli tabii, ama bilumum tatsız yerin pembe renklere boyanıp romantize edilerek naif okurlara satılmasına bir son lütfen!
(Nisan 2017)