
San Sebastian hakkında tüm bilmek istedikleriniz – ve daha fazlası…
Geldiniz, Bilbao Havaalanına. Gelin, gelin. Tatlıdır Bilbao havaalanı, ufaktır, pratiktir. Bagajınızı alıp kapıdan çıktınız mı? Çıktınız. Karşınızda sokağa çıkmak için iki kapı vardır toplam. Sola doğru bir ufak kafe, sağa doğru bir İnfo kulübesi. Burada güzel haritalar, föyler vardır, girin kapın birkaç tane. Bilbao ve San Sebastian şehir haritalarının yanı sıra bölgedeki birçok mekanın föyü vardır, Balenciaga Müzesi’nden San Telmo’ya, Getaria köyünün güzelliklerinden Camino del Norte bilgilerine. Alın alın, gidemeseniz de aklınız kalsın…
Araba kiralamaya hiç gerek yok, taksi ise çok daha ufak ve rahatsız: Atlayın otobüse havaalanı kapısının hemen önünden, çeyrek kala ve çeyrek geçelerde. Merak etmeyin, dakika şaşmaz ve bileti binerken şoförden alabilirsiniz. (İsteyene Bilbao şehir merkezi otobüsü de var, 15 -20 dakika süren.) Sonra etrafı seyrede seyrede gelin San Sebastian’a: Bilbao’nun yağmurlu yemyeşil tepelerinin, kuzey denizinin, kaymak gibi yolların keyfini çıkartın. Süreniz bir saat on dakika, yağmur varsa belllki on beş olur… Unutmayın, burası Bask Ülkesi -Pais Vasco veya Euskal Herria- ve Baskçada bu şehrin ismi Donostia. Nedense sık sık da Donosti deniyor, hem Basklar hem İspanyollar tarafından.
Otobüs terminalimizi geçen sene yer altına aldılar, iyidir, San Sebastian belediyesi ne yapsa kabulümüzdür. Terminalden yeryüzüne çıktınız en sevdiğim, pembe taşlı köprünün hemen yanından; Victoria’lı bir ismi var, hiç öğrenemediğim. Orda öyle bir durun önce: San Sebastian’ı ikiye ayıran nehri, üstündeki köprüleri, kuzeyde denizle birleşmesini, sağda modern Kursaal ile, solda klasik Hotel Maria Christina ile çevrilmesini izleyin. Nehrin iki kenarındaki yolları, koşanları, bebe pusetiyle yürüyenleri, arkalarında çocuklarıyla bisiklet sürenleri, köpek gezdirenleri izleyin, mutlu insanları.
Taksiye atladınız -Buenas dias deyin şoföre, mutlaka Buenas dias deyin! Her fırsatta da Gracias sokun araya, nefes alır gibi gracias der bunlar… Çok klasik, ağır ağbi iseniz ya Maria Christina’ya gideceksiniz, ya Hotel Londres’e. Bu sonuncusunun isminde bir de Ingleterra vardı, kaldırdılar. İkisinin de yeri harikadır. Daha modern, daha mütevazi, daha ufak bir şey isterim derseniz… Valla Booking’e bakacaksınız ama fazla seçeneğiniz olmadığını bilin. Teselliniz, otelde fazla zaman geçirmeyeceksiniz, her şey sokakta olur San Sebastian’da.
Sokak derken gelelim ne, nerde, ne zaman: Parte Vieja, eski bölüm yani, akşamlar için. Sonsuz miktarda bar, restoran. Aralarında güzel dükkanlar da var, hatta çoğu, bu turistik bölümde oldukları için, daha uzun saatler açık. Tapon “souvenir”cileri kastetmiyorum tabii ama özgün Bask markası Kukuxumusu var mesela, benim biricik takıcım var, tasarım dükkanı Noventa Degrados, aralarda başka sevimli dükkanlar var. Yani mesela bir gün akşamüzeri Parte Vieja’da gezmeye ve alışverişe başlayıp sonra barlara yatay geçiş yapabilirsiniz.
Parte Vieja’nın ortasındaki Plaza Constitucion güzel, tipik bir İspanyol plazası. Her yerin ortamı, ambiyansı harika zaten. Ama benim en bir numaralarım, hakikaten deneme yanılma tekrar tekrar deneme sonucu “tried and true”: Kilise meydanında Atari, fazla kimseye söylemek bile istemediğim barım. Asla oturmayı hayal etmeyin, şansınız varsa barda ayakta duracak yer bulabilirsiniz, o ortamda bulunmaya da her halukarda değer. Belki pinçolarınızı barda veya içerdeki ayakta durma masacıklarında yer, sonra içkinizle kilise basamaklarına seyirtirsiniz. Orda oturup Atari’nin ve diğer barların müşterilerini izlersiniz. Aynı sırada, yani Calle 31 Agosto’da Bar Gandarias, Atari ile aynı derecede hoş, popüler, lezzetli, her gidişte aynı barmeni bulup esprilerine maruz kalacağınız bir bar. C/ Pescaderia’daki Bar Zeruko ise genç bir gezginimizin keşfi: Bütün pinçoların manzarası ayrı güzel, her birini okşamak ve her akşam orda yemek isteyebilirsiniz – ama yemeyin, ötekilere de şans tanıyın.
Sonra bir gün de, C/ 31 Agosto’dan Museo San Telmo’ya iyice yaklaşın ve La Vin~a’da dünyanın en güzel, en sade ve en akışkan cheesecake’ini yiyin. Raflarda sırasını bekleyen onlarca cheesecake’e gözlerinizi pörtletin hem, akşamın sonunda biteceklerini bilerek. Ama buranın da saatleri var, illa ki arada kapatır, kapının önüne kor sizi, ona göre gidin. Karnınız pinçolarla, şaraplarla doluysa cheesecake’in tadını çıkartamazsınız, benden söylemesi…
Şehrin diğer bölümlerine girmeden, biraz genel bilgi: Sokak anlamındaki ‘calle’nin (kayye) kısaltması C/, Baskçası ‘kalea’dır. Sokaklarda evet her köşede isim yazar – ama bazı isimler Baskçadır ve İspanyolcasıyla alakası yoktur! O yüzden, evet çok küçük ve kolay bir şehir ama yanınızda bir haritacık taşıyın siz yine de. Bulvarın üstünde yer alan, her yerde oklarla gösterilen turistik “Info” ofisinin dışında kendi haritanızı bastırabiliyorsunuz istediğiniz dilde; deneyin. İspanyolcanın İspanyolcası da Castellano, bu arada; menü isterken falan sorarlar hep, hayır Castellano değil İngilizce denebilir. Ama zaten fark da etmez, garsonundan sokaktaki büyükannesine, çocuğundan tezgahtarına herkes yardımseverdir bu mutlu insanlar şehrinde, işini bırakır yol gösterir veya yolunu değiştirip açıklama yapar…
Parte Vieja’nın altı Centro, onun biraz altı da Area Romantico. (Tasarım takı sevenlere bana çok dua edecekleri bir adres: Boulevard, 15. Tam Parte Vieja ile Centro arasındaki büyük caddede. Gidin, görün, takın, delirin.) Bu semtler hep dükkan dükkan, arada az kafe. Mesela L’Occitane’lar, Massimo Dutti’ler, Clarke’lar ve Intimissimi’ler, ayrıca Loewe’ler ve Comtoir de Cottonier’ler burada. Tasarımcı Valentina ile ismini unuttuğum öteki tasarım dükkanı burada – tüyo, çok güzel Plaza Bilbao’nun yanındaki sokağın başında bu dükkan. En sevdiğim mini meydan ve en sevdiğim kafe de burda, Centro’da: Guipuzkoa Plaza ve çevresindeki köşelerden birindeki, ismi yazmayan camekanlı kafe – sorarsanız Gogoko Goxuak ismiyle sorulacak. Sıraya girilip kiloyla tahıllı kekler, integral kruasanlar alınacak kahvenin, çayın yanına.
Daha farklı bir ortam olsun, kahvemizi içtikten sonra deniz kenarında o güzel Concha’da yürüyelim diyorsanız, benim kafenin denize yakın şubesine gidilecek: C/ Andia’da ve yine isim yazmayan kafe, Alderdi Eder Parkea’ya bakarak sakin bir kahve fırsatı tanıyacak. Dikkat: Upuzun ve güpgüzel Concha boyunca sadece tek bir noktada kafe / bar / restoran var, o da şehre yakın duran Bar La Concha ve yanında bir iki yer daha… Benim tercihim Bar La Concha’dır ama mutfak saatlerinin orada da kısıtlı olduğunu hesaba katın. Buradan sonra bir tek sahilin bittiği noktada kafe var, orası da kapalı mekan ve epey dandik bir kafeterya havasında.
Hadi gelmişken burdan, Concha’dan devam edelim bari: Hava iyi olsun kötü olsun, yağmurlu veya güneşli olsun, Concha başından sonuna yürünmeyecekse gitmeyin kardeşim San Sebastian’a! Örneğin ben son gittiğimde 6 günde 3 koşu yaptım şehirde, bunların ikisinde La Concha’dan Peine del Viento’ya kadar geldim, bunların birinde de yağmurdan oh canıma değsin sıçan gibi ıslandım… Müthiş keyifliydi. Yürürken deniz, yelkenliler, yüzenler ve köpek gezdirenler, yürüyüş ve koşu yapanlar, bisikletçi ve patenciler, kumlara yazı yazanlar ve kumdan heykel yapanlar, sular çekildiğinde yengeç arayanlar ve sular yüksekken balık tutanlar seyredilsin. Az sonra şaheseri görülecek Eduardo Chillida’nın yol boyundaki heykelleri görülsün. Şehrin popüler bölgelerinden ayrı kalan sakin Antiguo semtine sahilden bir göz atılsın…
Sonra yol bitince, ah işte o yol bitince, karşımızda Chillida’nın Rüzgar Tarağı. Deniz, güneş ve rüzgara teslim edilmiş, doğaya teslim edilmiş ve doğayla bütünleşmiş demir heykeller, her gittiğimde mutlaka ziyaret edip hep müthiş bir tat aldığım. Diyelim orda biraz oturdunuz, heykellerin sağından solundan altından üstünden bakıp bin bir poz resmini çektiniz, zaman geçirdiniz rüzgar tarağıyla… O halde pek yakındaki başka bir harika mekana gitmenin zamanı: Tenis kulübünün arkasından binilecek fünikülerle çıkılan Monte Igueldo. Yani San Sebastian’ın tepesi, yani tüm şehrin, tüm sahilin, tüm adanın ve hatta kuzey denizinin müthiş pozlar verdiği manzara noktası. Bir kahve de burada içilebilir, ormanlar içinden geçen füniküler keyfinden sonra.
Geriye şehir merkezine yürüyerek dönmek tabii en avantajlısı – yolda ne güzelliklerin, ne sanat eserlerinin, ne sokak müzisyenlerinin sizi beklediğini kimse bilemez. Ama ola ki hava kötü, diz sakat, zaman kısıtlı vb, o halde yol üstünden bir taksiye veya otobüse atlayabilirsiniz, bu işler kolaydır San Sebastian’da. Taksiye mesela en fazla 5-6 avro verilir, kısadır mesafeler. Otobüs bileti bindiğinde nakitle alınabilir. Binerken Baskça Kaixo, bilet uzatılınca Eskerrik asko denebilir.
Pazarları -en kapalı kış haftaları değilse- mutlaka bazı yollar araçlara kapalı olacaktır, sabahtan başlar bir düzenlemeler, hareketlenmeler: İlla ki bir yarış vardır (ya da birkaç!) sonu sahil yoluna uzanan, bisiklet, paten, koşu, vs vs… Ve illa ki çok çok insan katılır, ve illa ki halk çoluk boncuk sokaklara dizilir ve bunları çeşitli şekillerde destekler, şamata yapar, eğlenir… Pazar deyince, La Bretxa’da (ki haritada kolayca bulursunuz, şehrin tam göbeğinde) mutlaka pazar günleri açık havada artizan pazarı vardır, kemerlerden resimlere, takılardan fincanlara San Sebastianlıların el emekleri satılır. Ne kemerler, ne yüzükler, ne hediyeler almışımdır. Burada diğer her gün öğlene kadar da normal meyve sebze pazarı vardır, keyiflidir.
Özel günlerden bahsetmişken, Centro’daki ufacık bir nevi AVM olan Mercado San Martin’de perşembe akşamları Gastro-Pote vardır, canlı müzikle şarap, pinço, eğlence, herkese açık. Keyifli olur, müzikli, danslı, kaynaşmalı olur. Burası aynı zamanda çok sevimli ve her işe yarayan bir Mercado’dur, şarküterisinden manavına, marketinden çiçekçisine ve taze fırınından özel kahvecisine. Özellikle de yağmur vb nedenlerden kapalı mekan gerektiğinde -ki pek yoktur San Sebastian’da- buradan faydalanılır.
Özel kahveciler, son senelerde San Sebastian’da da patlama yaptı ve bundan çok memnunuz. Memnunuz çünkü kahve kalitesi bir yana, bizim anladığımız anlamda kafe buralarda yok gibi bir şey: kafe eşittir ya uyduruk kafeterya, ya bildiğimiz bar! Buyrun, San Sebastian’daki kafeleri bir çırpıda sayıyorum: Benim Gogoko’nun iki şubesinden başka (1) yine Guipuzkoa Plaza’nın çok yakınındaki Koh Tao: bohem popüler ve hep dolu, (2) nehir boyunda yer alan ve çok sevdiğim, vejetaryenlere de hitap eden Kafe Botaniko: güzel mutfağın yanı sıra zaman zaman canlı müzik, (3) Gros’ta yer alan Belgrado: Tam bana göre, geniş, çok seçenekli, içinde şarap bölümü, butiği, kitapları falan olan, akşamüstü peynircisi gelip şarap yanına peynir tabakları hazırlayan bir kafe. Tek sorun, yol üstü değil, kalkıp özellikle oraya gitmek lazım…
Ama gidin gidin! Hem Belgrado’da her saatte mutlu olunabilir, hem de cânım Zurriola ve Gros da biraz gezilmeli. Buralar biraz Tünel, Şişhane, Karaköy misali, şehrin yeni temizlenip popüler hale gelen, tasarımlara stilizasyonlara bürünmeye başlayan kesimleri. Popüler pinço barlar hep varmış bu tarafta ama geri kalan sokaklar daha çok kendi halinde, izbemsi meskun mahallermiş. Şimdiyse birer ikişer tasarım dükkanları, pastaneler, yeni dünya usulü kafeler var. Hatta bir tane daha kafe var burda, (4) Khaki: İspanya’da ilk kez salata barı gördüğüm kafe! Dış mekanı çok değil ama içi güzel, menüsü güzel. Ben olsam o sokaklarda aşağı yukarı dolaşırım, ufak ufak dükkanları, ülkenin her yerinden motorcuları çeken meşhur motor dükkanı Batanero’yu, hele ki sörf dükkanlarını, bir de kocaman pet dükkanı Mascoteros’u, bir iki kilise, katedral ve onların ufak meydanlarını gezerim. Arada da bir kafede tatlı, ötekinde sangria, berikinde pinço, takılırım…
Takılması çok keyifli yeni mekanlarımdan ikisi de bu semtte ve ikisi de yeni nesil kahvecilerden: Biri, The Loaf, Zurriola plajının ana caddesine bakıyor, yani dışarda oturması biraz daha tozlu ve gürültülü olabilir. Ama kahvesi, keki, ekmeği şahane, çoğunlukla da açık. Sakona ise daha daha çok sevdiğim: Hem nehrin yanındaki sakin sokağa bakıyor, manzarası çok keyifli, karşıda Maria Christina ve güneş ve nehir falan; hem sade ahşap dekoru ve İngilizce konuşan güleryüzlü personeliyle insanın içini ısıtıyor; hem sabah güzel kahvaltıları var, eggs benedictleri ve müslileri falan. Üstüne bir de kahve ve cheesecake var ki, amaniiinn… San Sebastian’a son gittiğimde La Vi^na tatildeydi, her gün burda cheesecake yedim ve son hatırladığım yan masalara dönüp reklamını yaptığım!
Tabii en başta bizi Gros adlı bu semte getiren etkeni unutmuyoruz: Zurriola! Ah o güzel plaj! Sörfçülerin her daim sudan fırlayan kafaları, plaj sonundaki heykeli, koca kaldırımında yürüyeni koşanı, kumlara veya duvar üstüne oturup dalgaları ve sörfçüleri izlemesi, Kursaal’den aldığın dondurmanı yalaması… Çünkü Kursaal hemen arkası bu plajın, tam köşesi de dondurmacı Boulevard: mango, tiramisu, orman meyveli cheesecake, baileys, after eight ve bilumum başka muhteşem tatlarda dondurmalar.
Kursaal demişken, San Sebastian seyahatine denk gelen konser var mıymış, ona da bakmanız şiddetle önerilir: Güzel sanat etkinlikleri oluyor hep, ben her sefer yakalıyorum. Kursaal’in sanat mekanı Kubo Kutxa’da da şahane sergiler oluyor çoğunlukla, kafayı illa içeri uzatın. Zaten galerinin sırasındaki tasarım dükkanlarını -yağmurlukları ve çorapları ve gözlükleri ve plaj çantalarını- görmek isteyeceksiniz! İsteyin! Gros tarafında işiniz bitince de merkez kısmına, Hotel Maria Christina’ya doğru geçerken nehir kenarından biraz aşağı, biraz yukarı yürüyün.
Belki turistik geziyle alakası yok diyorsunuz ama olsun, ben San Sebastian’da bulduğum güzellikleri yazıyorum size ve bunlardan biri de chiropractor! Xavier çok tatlı ve işini çok iyi bilen bir adam. İngilizcesi de harika, sistemi de: Mesai günlerinde gidip sıraya giriyorsun, yatak açıldığında giriyorsun seansa… Normalde bekleme 15-20 dakikayı geçmiyor, seans ondan da kısa sürüyor, bedeliyse nakit 35 avro. Hotel Londres’in arka kapısının sırasında, Centro Chiropractico tabelasını görürsünüz, yeri de güzel. Deneyiniz. İngilizce konuşan ve sık sık San Sebastian’a gelen Türk kızından da selam söyleyiniz. (Bu yaşta ben başka türlü ifade edebilirdim kendimi ama vallahi onlar La chica turca diyorlar!)
Xavier’e gelmişken yolun karşısındaki sanat galerisine de benim adıma bakınız, ağzınızın suyunu siliniz… Demirden büyüklü küçüklü heykelleri köşe galerinin camekanından öyle uzuuun uzun izleyiniz. Sanat, ah sanata gelmedik daha! Xavier’in yan kapısı da galeri, sonra ondan Concha’ya doğru da bir büyük galeri daha. Sonra San Sebastian’da bir de San Telmo Müzesi var: Baskların medarı iftiharı. Ben ara ara, sırf o binaların içinde, etrafında bulunmanın keyfi için girerim Museo San Telmo’ya. Klasik bir manastır binasıyla ultra modern bir eklentiyi çarpıcı biçimde birleştirmişler, önü de hoş bir meydan olmuş kafeli, çocuk parklı. Bir keresinde denk gelmişti manastırda konser izlemiştim, serin ve loş, harika ortamında; müzeyi de bir kere baştan sona, Bask tarihini öğrenmek için gezmiştim. Ara ara başka sanat etkinlikleri de oluyor, o veya bu vesileyle San Telmo’ya girilmeli, görülmeli…
Tam bitti galiba diyordum ama olmadı ki şimdi: Paseo Nuevo kaldı! Yok yok, her şey kalsın Paseo Nuevo kalmasın, hele ki deniz seven, doğa seven için asla kaçırılmasın… San Telmo’nun arkasında, denizin kenarından giden ufak yol Paseo Nuevo. Sakin, boş bir yol, üstünde bir şey yok, en çok koşucular. Amma… sonsuzluğa bakma imkanı burada, dev dalgalarla ıslanma, kayalıkların beyaz köpüklerle boğulmasını izleme, fırtınada kulakları sağır eden dalga sesleri dinleme, denizin gücüyle ipnotize olma, bir türlü kopamama, gidememe…
Olur da sonunda, çok geç olmadan kopabilirse insan bu muhteşem doğa olayından ve deniz kenarından (belki hava sakindir ve fazla dalga patlamıyordur kayalıklarda – ama siz en iyisi sert havada gitmeye çalışın!), hemen ordaki park girişinden tepeye doğru çıkmalı ufak ufak. Hatta ordan deniz üstünde muhteşem güneş batışını izlemek için bir piknik düzeneği hazırlamış olmalı: ufak bir şarap veya bira mesela, biraz çerez, bir parça peynir veya belki birkaç pinço… Ağaçların altında, çimlere veya duvara oturup San Sebastian’ın tadını çıkarmalı.
Daha bu şehrin çevresi, yakınları var, Getaria’sı, Zumaia’sı ve Zarautz’u var, Getaria’ya gelirken deniz üstünden giden şahane yürüme yolu var, orda Balenciaga Müzesi ve meşhur Elkano restoranı, çevrede bir sürü daha Michelin yıldızları var… Artık onları da araştıran bir şekilde bulur.
San Sebastian’da, herkes kendi aradığı güzelliği, hoşluğu bulur.