
San Juan de Ortega: “Bağırtlak kuşunun azizi Yahya”… Bir zamanlar nüfusu 1 olan bu köyde şimdi, müjdeler olsun, 20 kişi yaşıyor! Kilisenin büyüklüğü ise akıllara ziyan. Yanından geçerken duvar taşlarına elimi sürüyorum, kim bilir kaç yüzyıl evvel bunları yapan ellere temas etmek için. Birbirini takip eden şeylerin birbirlerine dokunması için.
Geçen sefer, Avustralyalı papaz çocukla eğlenmiştik kiliseye girmeden… Papaz çocuğun papaz olduğunu önceki gün anlamıştım. Belorado’daydı sanırım, bir şeyler gündeme gelmişti, birileri için dua etmek gerekti. Kilisedeki törene gittim, papazlar dizim dizim sıralanmışlar, aaa aralarında bizim peregrinolardan biri! Yanından geçerken sordum, sen peregrino değil miydin diye, cevap: “Evet ama duş aldım!” Neyse işte bu bizim Avustralyalı papaz çocuk ve arkadaşlarıyla oturmuştuk San Juan de Ortega’nın kilisesinin önünde. Önce aşağıdaki kasabadan gelen arabayı papaza uygun bulmuştu (“It is a very priestly car!”), sonra inen adamın görünüşünü… Nitekim adam kilidi açıp kiliseye girmiş, az sonra da töreni başlatmıştı.
Bugünkü törenden önce, alelacele geçen gelişimde yazdıklarıma baktım: Bu papaz bana bir şeyler sormuştu ve ben cevap verememiştim, bu kez de aynı şeyi sorarsa ne derim diye… Tanrıdan ne istersin diye sormuş. Düşündüm, Paz dedim yine, çok sıradan bir yanıt olarak, Pero no entre paises, no entre naciones, quiero que tenemos todos nosotros paz dentro*. Mesela şimdi, ufak otelimizin ufacık salonunda, nefeslerimiz birbirine karışarak yanyana yarım saat sessizce oturduğumuz iki kişi kalktı sktrdi gitti, bana dönüp tek kelime etmeden. Tamam, eylemi anlatmak için sktrp gitmek ifadesini kullanıyorum ama kızmıyorum, bu hareketlerini bana karşı bir olumsuz eylem olarak almıyorum por que tengo paz dentro, paz todas partes**…
O kadar şükrettim ki -tekrar- bugün. En sevdiğim yerlerden San Juan de Ortega’dayım, Camino efsanelerimden… Roncesvalles, burası, Rabanal, O’Cebreiro. Tabii çoook yer var bayıldığım tüm Camino Frances’de, ama bunların her biri dağların tepelerinde, tahayyülümün ötesinde, saatlerle mücadele ederek ulaşılabilen, en fazla 40-50 kişinin yaşadığı, dev kiliseleri veya manastırları olan, muhteşem bir doğayla çevrelenmiş özel yerler. Ne şanslıyım. Ne mutluyum.
Bu Camino’da kimseye gıcık olmadım! Gıcık olmak neydi hatırlamadım… Yarışmadım, yarışmayı bilinçli olarak kenara bıraktım. Her şeyi planlayıp hesaplamadım: Dur bakalım çözülür, çıkar bir şey dedim, çıktı, çözüldü… Otelim istasyonun yanında çıktı, kafenin önünde otobüs durağı çıktı, pansiyonun yemeği güzel çıktı, uzattığım yol turlaması değer çıktı. Misal bu sabah: Bir günlük yolu atlamak istiyordum, aman nasıl gideceğim o ara yolu, otobüs mü baksam, hadi taksiye mi kıysam, neyse dur bakalım hele demişken, aaa o da ne! Kaldığım kasaba ana yol üstündeymiş ve buradan otobüsler her istediğim yere gidiyormuş.
Hadi sabahın makul 8.25 saatinde bindim otobüse, tereyağından kıl çeker gibi gittim sevgili Villafranca Montes de Oca’ya. Ordaki yol turlaması hakkında kimse bir şey söylememişti, olumlu veya olumsuz, ama zaten günlük yolu kısalttığım için hadi gidip bakayım bari dedim, en kötü ihtimal 1 saat fazladan yürümüş olurum… Öyle güzel bir yolda, öyle güzel bir havada yürüdüm, sisler arasında, sonbahar renklerinin yağmurunda, yaprak döken ağaçlar eşliğinde gittim ki Ermita de Alba’ya, ordan Pozo de San Ignacio’ya! İnanılmaz eski bir köprü, doğayla bütünleşmiş, tarihin derinliklerinde bir kuyu, manastırın taş duvarları, ıpıssız, sepsessiz…
Nasıl müthiş bir enerji aldımsa burdan, normal yola döndüğümde hemen hepsi benden önce yola koyulmuş olan peregrino arkadaşları birer birer geçtim, zerre kadar yorulmadan tepeler çıktım indim. Saatler süren ormanlık yolda karşıma, yepyeni bir vaha çıktı: Bir kız ormanın tam burasına bizler için mobil bir kafe yapmaya karar vermiş, arabayı kenara çekmiş, müziğini çalıyor, ağaç kütüklerinden taburelerle masaları serpiştiriyor, portakal suları, meyveler, kahveler ikram ediyor bağış karşılığında… Ne güzel bir iş. Sonunda San Juan’da gün, “Yorulmadım tabii, sadece 18 kilometre yürüdüm bugün,” diye bitti!
Şunu unutmamak gerek: Her Camino kendi başına bir macera. Aynı olması, sıkıcı olması, gına gelmesi mümkün değil. O kadar çok şey yaptım ki bu sefer, daha önce hiç yapmadığım. Santo Domingo’da iki tane Parador gezdim mesela. O kadar güzeller ki, ilk 20 yaşımdayken beni müthiş etkileyen Santiago paradorunun minyatürü gibi, kemerli taş binalar, oymalar kakmalar ve ahşap klasik mobilyalarla. Eski peregrino hastaneleri. Kapadokya’dakiler gibi gezi balonları gördüm havada. Müthiş sonbahar manzaraları gördüm zaten, o başlı başına bir vaka…
3 çocuklarıyla bisikletle Camino yapan bir aile gördüm, minik çocuklar, çocuk römorkları falan, şu satırları yazdığım dakikalarda 100 metre ötedeki çadırlarındalar. Amsterdam’dan bisikletle gelmiş 60’larında bir kadın gördüm, 4 haftadır yoldaymış. Karısını iki ay evvel kaybetmiş, 42 yaşında, 5 çocuk babası bir peregrino gördüm. Belçika’dan bu yana yürüyen bir adam gördüm. Ayaklarının her yeri bantlı ve bandajlı bir kız gördüm, hatır soran herkese her şey yolunda diyordu. Dik açıda duramayan ama yarın yine 20 kilometre yürüyecek bir adam gördüm.
“Peregrino, quien te llama?***” şiirini gördüm yolda bir duvarda. Daha önce “Mas amor, por favor!****” yazan yeri tanıdım, başka bir şey yazıldığını gördüm. İlk kez bir İspanyol zeytinci tanıdım ve zeytin muhabbetlerini gördüm. Müthiş güzellikte zeytin ağaçları gördüm; müthiş güzellikte gün doğuşları -ki benim için nadirdir- ve müthiş tatlı köy köpekleri -doğru, bu pek nadir değildir- gördüm. Navarrete’yi daha önce yeterince görmediğimi gördüm, hayatımın en tatlı şekerlemesini yaptım Casa Peregrinando’da.
Daha önce girmediğim katedrallere girdim, daha önce uyumadığım odalarda uyudum, daha önce konuşmadığım insanlarla konuştum. Bir Benedikten manastırında kaldım bir gece, ortalama 87 yaşındaki rahibelerle (ve tahtakurularıyla!). Pamplona’da sevdiğim otelde kaldım, Pamplona sokaklarını, Bodega Sarria’yı sevdim bir daha. Bir kilisede taş basamaklarla kuleye tırmanıp çan çaldım, dileklerimi vadiye yaymak için. Tekrar Ibanyeta kilisesini gördüm, biraz daha hayran oldum. Tekrar Bask evlerini gördüm, biraz daha hayran oldum.
Az evvel yanımdaki masada oturan bir kadın yanındakilere dedi, “St Jean’dan Roncesvalles’e yağmurda siste yürüdük, hiçbir şey göremedik,” diye… Ağzım açık kaldı. Ben de aynen öyle yürüdüm, oysa ben neler gördüm: Kalın bacaklı İspanyol atlarını, yapraklarını dökmüş ağaçların siste rengarenk manzarasını, boşluğun, yokluğun içinde yürümenin keyfini, yağmurla parlayan örümcek ağlarını ve benekli kocaman domuzları, bulutların arasında kalan yeşil tepeleri, Pirenelerin zirvesinde dört duvardan ibaret sığınağın ne işe yaradığını!
İlk gördüğümde kendi kendime dalga geçmiştim, sığınak dedikleri bu mu, kim bunun neresine, neden sığınsın diye… Bu kez, pudramsı yağmurda yol boyunca şöyle bir ayakta durabilecek tek bir nokta bile yokken, tek seçeneğimiz 27 kilometreyi durmadan tamamlayıp Roncesvalles’e varmakken, yağmur çaktırmadan ufak ufak cep içlerine kadar nüfuz ederken öyle bir sevindim ki bu sığınak karşıma çıktığında! İşte dedim, işte paradigma değiştirmek buna denir.
Böğürtlenler, üzümler yedim dallarından, kuruyan incirlere, kararan zeytinlere baktım. Israrla Katolik misin, değil misin diye soran din insanlarının kapalı kafalarına şaştım. Biraz daha -peregrinalıkla, Türklükle, inandığım dinlerle ve konuştuğum dillerle- insanları şaşırttım. Tarihin bu kadar özenle, sevgiyle korunmasını kıskandım. Bazı sabahlara erken başladım, karanlıktan, tek başınalıktan korkmadan. Taş yığılan klasik Camino işaretlerine farklı yaklaştım: Önceki seferlerdeki gibi dikkatle en tepeye dizeceğim yerde, kendi yerini bulur diye uzaktan attım taşımı…
Brierley rehberine, fikir ve önerilerine katılmama hakkını da artık kendime tanıdım: O meşhur rehber yazarı olabilir ama ben de üçüncü kez bu yollara düşen, fikri hür vicdanı hür bir vatandaşım! Tarihi olanlar dışında her yapı burun kıvrılacak aşağılık bir yapı değil bence; daha çok modern mimarinin fonksiyonel ve zarif örnekleri; ve doğanın ayak basılmamış bağrı dışında tüm yürünen yollar gürültülü birer ıstırap değil, İspanyol sosyal yaşamını deneyimlediğimiz değerli ve çoğunlukla eğlenceli alanlar. Neticede Camino her ne sebeple yürünürse yürünsün işin içinde bir parça da bu ülkeyi tanımak, yolunu, lokantasını, aile eğlencesini, bisikletçilerini, çiftliklerini, festivallerini görmek, kahvesini, şarabını koklamak isteği yok mu?
Sen önce tanı, bil kendini
Sarıl da kalbine
Sonra beni sev dedi
Hepimiz yalnızız bu yolda
Hayat denilen oyunda
Önce seni sonra beni bul dedi…
Kırılma, yapma kalbim darılma
Nedeni var her şeyin, suçlu sorumlu arama…
…dedi bir ara Tarkan kulağımda. Sonra Freddie, hiç bitmeyen enerjisi, hiç eskimeyen coşkusuyla, The show must go on, dedi:
The show must go on
I’ll face it with a grin
I’m never giving in
On with the show…
I’ll top the bill, I’ll overkill
I have to find the will to carry on
On with the show…
Devam edecek iradeyi bulmak! İşte burada düğümleniyor konu. Her gün öğleden sonra saat 2, 3 veya 4 sularında, yorgun, aç, kirli, sürünerek ulaştığımız her varış noktasında, şu İspanyol reklam yazısı pek yerli yerinde aklıma gelip cuk oturdu: “Estoy un poco en la mierda, pero estoy bien!*****” Tam Camino yanıtı bu, que tal sorusuna: Evet bka batmış görünüyorum, evet perişan bir halde olabilirim, ama başardım. Önemli olan bu: Kendime bir hedef koydum, ve -hedefime ulaşmasam bile, her halukarda, o hedefi koymakla ve o hedef için yola koyulmakla- başardım. Şimdi yaralarımı yalayacağım, ve bugünü başarmanın gücüyle yarın tekrar aynı şeylerle mücadele edeceğim. Yarın, devam edeceğim!
Sevgili Viyana’dan sevgili Hundertwasser Haus hatıralarımdan birinde sanatçının bayıldığım sözü yazıyordu, “Müzeye girmek için ayaklarınızın çizdiği çizgiler, müzenin duvarlarında sergilenenlerden daha değerlidir,” diye. Evet. Şu anda yaptığım zormuş, güzelmiş, başarıymış, bunların hepsini -laf aramızda- kulak arkası ediyorum ben. Şu anda yaptığıma gelene kadar ayaklarımın çizdiği çizgiler, geride kalan okullar evler şehirler yaşamlar insanlar işler hayaller eserler… Şu anda yaptığımla bu nedenle iftihar ediyorum.
Çok seneler evvet Keith Jarret bir albüm yazısında dikkatimi çekmişti, yaşamlarımız artık eskilerinki gibi birbirini takip eden şeylerden oluşmuyor, birbirinden kopuk parçalar var her anımızda, mealinde bir konuya. San Juan’da da papaz vurguladı bu tuhaf durumumuzu: süreklilik, aidiyet, iz, takip, bütünlük. Hayatımızda eksik olan şey, modern hayatlarımızda. Ben niye yürüyorum senelerdir? Öncelerle sonralar birbirlerine dokunsunlar diye. Benler ve diğerleri -los demas- yerlilerle yabancılar inananlarla çatlaklar doğayla metropol ve diğer her şey, kafamda, içimde, muhayyilemde olan her şeyler birbirlerine değsinler, birbirlerini takip etsinler ve birbirlerini bütünlesinler diye.
İşte böyle yani.
* Barış, ama ülkeler, uluslar arasında değil, her birimizin içinde barış / huzur olmasını istiyorum.
** çünkü içimde barış / huzur var, her yerimde barış / huzur var.
*** Peregrino, kim çağırıyor seni?..
**** Daha fazla sevgi lütfen!
***** Birazcık bktan bir durumdayım ama iyiyim.
(Ekim 2017)