Şimdi size, hiçbir zaman gidemeyeceğiniz yerleri, hiçbir zaman göremeyeceğiniz manzaraları, hiçbir zaman yaşayamayacağınız hisleri anlatacağım. Alın koyu bir kahvenizi, takın kulağınıza güzel bir müzik ve bırakın kendinizi Altaylar’ın derin fısıltılarına. Hazır mısınız?

Altaylar ikilemi: Şöyle bir durum var, kaçınılmaz olarak paylaşmam gereken: Altaylardan döneli (bedenen yani) haftalar oluyor. Haftalardır ruhumu ve sözcüklerimi toparlamaya çalışıyorum. Bilgiler, resimler, gerçekler toparlamaya çalışıyorum. Toparladıkça daha bir oralara gidiyor, daha daha oraya bağlanıyorum. Toparladıkça daha da çok bir yanlarım Altay’da kalıyor; her şeyini bilmek, her şarkısını dinlemek ve her görüntüsünü izlemek istiyorum. Hal böyle olunca da şu naçizane yazı bir türlü sonlanamıyor tabii – hem araştır, hem ekle, hem yeni açılan kapıları daha da araştır derken… Bu duruma en sonunda uyandım ve araştırmayı soruşturmayı, derlemeyi derinleştirmeyi bir başka bahara, ileri zamanlara bırakarak, sizlere üstte kalan kaymağını tez zamanda aktarmaya karar verdim. Hasılı diyeceğim şu ki, bu okuyacağınız bir Altay araştırması değil, bir Altay gezi yazısı bile değil, benim son derece kişisel Altay anılarım ve izlenimlerimdir. Beni denk gelip bir yerde sıkıştırır, daha bir ayrıntı falan sorarsanız, az bir dürtmeyle epey bir malzeme daha dökebilirim kucağınıza. Ama şimdilik, şu kısa (yani, görece olarak!) yazı ile idare edile, size yetiştirme heyecanıyla bir sürç-ü lisanımız ya da sürç-ü malumatımız olduysa da affola…
Sana bakıyordum. Gök akşama hazırlanıyordu.
(Akşam durudur.) Bir yaprağı kopardın.
— Bu yaprak Bizans resimlerinde var! dedin.
Yalın, diri, korkunç yeşil bir yapraktı ve ben ilk görüyordum. (Yeşil korkunçtur.)
Birden akşam düşüverdi. Hiç Bizans’ta olmadığımı düşündüm.
Üç kuş birbiriyle çarpıştı, yitti. (Yitiş sonsuzdur.)
Yaprağı elinden bıraktın. Kalktık.
Neden sonra bir taş kabarmasında aynı yaprağı göreceğimi nereden bilecektim?
(Dünya bir yansımadır.)
Yapraklara çıkıyordun.
(Dünya bir yansımadır, İlhan Berk, Delta ve Çocuk)
“Ben mutsuz bir çocuktum. Hayatın bana bu kadar cömert davranacağını hiç düşünmemiştim…”
Kapkaranlık, dar yolda ilerliyoruz savrula savrula. Köhne bir minibüsün içindeyiz, ön cam çatlak, aynalar kırık, her şey yerinden oynuyor. Ağustos ortasındayız, dışarsı buz gibi, arada yağmur atıştırıyor. Altay Kai’ları bağırıyor radyoda. Gözlerimizin önünde kaya resimleri, karlı dağ tepeleri, çivit mavisi çatılarla dolu köyler, inceli kalınlı nehirler. Arada yolda yayılan atların, sığırların arasından haşince süzülerek kamp yerimize doğru heyecanla gidiyoruz…
Bu gece Kuzey Gobi Çölü’nün kırmızı topraklarında kamp yapacaktık, olmadı. Soğuk, rüzgar ve yağmur var. O yüzden daha korunaklı bir yer arayarak ilerliyoruz.
Güney Sibirya’da, Altay Dağları’ndayız, Rusya’ya bağlı Altay Cumhuriyeti’nde, Kazak – Çin – Moğol sınırına yakın bölgede. Atalarımızın izlerini takip ediyoruz, bildiğim ve bilmediğim Türk boylarının, Hunlar, İskitler, Göktürkler, tarihin derinliklerinde Ergenekon vadisinde bir dişi kurttan Türk soyunu yeniden yaratan, kolları bacakları kesik Türk çocuğun… Şu kelimelerden itibaren okuyacaklarınız fantastik gelecek ya, işte o fantastiklik hissini defalarla çarpın, benim şu an yaşadıklarıma belki biraz yaklaşabilirsiniz.
***
Önce Moskova vardı uçağımızın yolu üstünde; orası henüz fantazinin başlamadığı yerdi. Tarlalar düzgün, eşit ve kocaman, yerleşim yerleri hep dik açılı ve kareydi. Bir tek nehirler kıvrılıyordu altımızdaki Rus topraklarında, onlar dışında her şey kurallara uymaktaydı. Uçak alçalırken kendimi bir anda 1984 romanının içinde hissettim: Beyaz, düzgünce sıralanmış, muntazam yükseklikte binalar, binalar… Winston Smith’in çalıştığı Gerçeklik Bakanlığı binasını gördüğüme yemin edebilirim.
Ama Büyük Birader de bir yere kadar kapatabilmiş Rusya’yı: Moskova Havaalanı bariz şekilde Amerikan markalarınca ele geçirilmiş! Buradan Novosibirsk -Yeni Sibirya, yani Sibirya’nın başkenti- uçağına binince yavaş yavaş başladı macera ve fantazi. Her yerde, çeşit çeşit insanın yanımıza yanaşıp çat pat farklı Türkçeler konuşmaları mesela, Tatarlar, Özbekler, Azeriler… Türklüğümüz, Türkiye’den gelmemiz çok kıymetli burada, Türk kökenliler arasında.
Sibirya’daki ilk maceramız: Novosibirsk havaalanından kalkan şehir merkezi dolmuşunun lastiği bam diye patladı! Şoförün önce kriko bulamaması, sonra tekerin altına taş yerleştirmesi, sonra da telefonla stepne istemesi, tam aşina olduğumuz yerel ortamları çağrıştırdı, güneşin alnında tozlu yol kenarında başımıza neler geleceğini beklerken. Meğer şoför Tatar’mış zaten! Sonunda başka bir dolmuşa konup yollandık tren “vogzal”ının önüne. Özbek’in yerinde kahvaltı etmekle başlayan ilk Sibirya günümüz, son günümüzde fark edeceğimiz üzere, bize tipik bir örnek oluşturdu: Sabah kahvaltısı için tek tek sıraya girip börek / pişi çeşitleri arasından seçmek (kartoşka, yani patates, kapuska, yani lahana, veya et, et veya et!), Rusça’da da geçerli olan “bir çay” siparişi veya “kampot” diye hoşaf siparişi vermek, bir iki kişinin siparişinden sonra istenen yemeğin bitmesini kabullenip ne kaldıysa ona tamam demek, ayaküstü ve fazla sorgulamadan atıştırmak…
Çorba sevenler ilk “lagman”larını içerek başlıyor Rusya hayatına; belki de en az et olan yiyecekleri bu: etin yanı sıra ülkede mevcut bütün sebzelerden -tabii ki sayısı fazla değil- doldurulmuş, doyurucu bir çorba. Başka koşullarda sunulsa yüzüne bakmama ihtimalimiz yüksek, ama şu an yıldızımız lagman! O bitince koyun eti çorbası, o bitince borş… Burası etin ve hamurun dünyası çünkü. Hatta etle arası olmayanların yaşadığı şu gibi şeyler var sürekli: Etsiz börek istiyorlar, kıymalı çıkıyor. Lahanalı börek alıyorlar, lahananın yanında kıyma. İçinde et olmayan yemek soruyorlar, sosisli yemek veriliyor. Salata denilen şey, ufak bir kasede doğranmış bir domatesle salatalık. Bir de mantı var her yerde: Porsiyonda 4 adet, içinde köfte büyüklüğünde bir et parçası bulunan mantılar. Kupkuru, salçasız ve yoğurtsuz, ama bana göre gayet lezzetli – en azından sürprizsiz.
Novosibirsk’te akşamki tren saatimize kadar vakit geçirirken, Rus usulü işlerin nasıl işlediğini de açıkça deneyimliyoruz: Daha önce internetten uzun uğraşlarla tek tek adlarımıza satın alınmış olan tren biletlerimizi basılmış halde elimize geçirebilmemiz, 4 kişinin gişelerde 4 saatine mal oluyor! Ve sonunda tren maceramıza atılmayı, Novosibirsk – Barnaul – Biysk treninde yataklı vagonumuza yerleşmeyi de başarıyoruz. Bu, Çarlık Rusya’sında azılı suçluların konup sürgüne gönderildiği tren: Tren yolunun bittiği Biysk’te yolcular kendi hallerine bırakılırmış! Bu yüzden esir treni olarak anılıyor, en azından bizim tarafımızdan.
Sabahın erken saatlerinde vardığımız Biysk tren istasyonunda grubumuzdaki Türkologlar ve dilbilimciler ve yöreyi çalışan uzmanlarla Orta Asya Türk boyları, Rusların bunlara yaklaşımı, Altay dili, harita üzerindeki yollar, nehirler, göller ve etrafımızda gördüğümüz her şey üzerine muhabbet ediyoruz. Her şey bize çok yabancı bu ilk anlarda. Arada bir Ruslara bir şey sormamız gerektiğinde, henüz alışma evresindeyiz: Çok farklılar, konuşurken mimik, jest kullanmadıklarından anlamamız çok zor, olumlu mu olumsuz mu yanıt veriyorlar o bile muamma bize. Neyse ki her yerde bol Türk var, biraz anadilimizde öyle böyle anlaşıyoruz, biraz Rusça bilen grup liderimizden birkaç kelime kapıyoruz…
Biysk tren istasyonunun büfesinde bir not var camekanda mesela: 5 dakikaya geleceğim! Aldığımız çay kendiliğinden şerbet oranında şekerli yapıldığından, ilk çay dersimizi alıyoruz: “Nyet sakır”. Gorno-Altaysk, yani Dağlık Altay şimdi hedefimiz; Altay Cumhuriyeti’nin kuzeybatıdaki giriş kapısı ve başkenti. Otobüsümüz hem eski, hem süslü; tam Öz Elazığlılar Seyahat. Ama kurallar tekmili birden yerinde: Ayakta durmak yassah, emniyet kemerini bağla hemşerim! Görüntünün geri kalmışlığıyla kafaların medeniyeti tezat içinde bu ülkede; arabalar sürekli yayalara yol veriyor, tüm sürücüler kurallara uyuyor.
Gorno-Altaysk’da Anohin Müzesi’ni geziyoruz -değerini Altaylar’ın bağrından döndükten sonra anlayacağımız bir mekan-, doğal yaşam sergilerine mi takılalım, sanat eserlerine mi, tarih, kültür, dil araştırmalarına mı bakalım, yoksa dükkandan şahane anılar mı alalım, yetişilecek gibi değil. Dev mamut kemikleri, Altaylı müthiş ressam Gurkin ve manzara resimleri, içinde tüm bir ev yaşamıyla yurt canlandırması ve buraya özgü sesler çıkartan tahta müzik aletleri favorilerimizden. Kültürün derinliği ve içgüdüselliği anlatılır gibi değil: Ay isimleri “geyiğin göç ettiği ay” veya “atların doğum yaptığı ay” gibi; evler yuvarlak; mezar taşı dediğimiz dikitler anı bezi bağlamak için; av aracı olarak kayaklar kullanılıyor; “Adın ne?” yerine o zaman ve orada “Atın ne?” diye soruluyor, yanıtsa örneğin “Ben sarı ata binen kadın”…
Altay Cumhuriyeti’nde irili ufaklı 20 bin nehir, 7 bin göl var. Step, bozkır, tayga gibi kelimelerle de anlatılabilecek olan doğayı görsel olarak anlatmak daha anlamlı aslında: Uçsuz bucaksız boş topraklar, ortalarında bir kendi halinde yol gidiyor, kenarlarda çok yüksek değilse de tepeler. Yerler hep yeşillik, ot, çim, bize göre yazın tam göbeği olan ağustos başında rengarenk bahar çiçekleri, yabani karanfiller, kekik kokuları… Tepelerin bazı yamaçları iğne yapraklı ormanlarıyla kaplı. Mutlaka bir yerlerde bir sular akıyor, ara ara göllerin yanından geçiliyor, uzaklarda karlı tepeler, yakın düzlüklerde ise sınırsız bir sükunet içinde sığırlar, atlar, köpekler yayılmış. Köyler ufak, sakin, boş gibi, dik çatılı ufak evler, arada mavi çatılar, temiz ve düzenli bahçelerinde birer ahşap ayıl. Gezdiğimiz coğrafyanın rakımı 700 ile 1700 metre arasında inip çıkıyor genelde. Yüksekler soğuk, alçaklarda ise gündüzleri güneş fena halde yakıyor, geceler serin sadece. Hava genelde güneşli, arada bir bulutlar olsa da havanın kuruluğundan pırıl pırıl her an.
Buralara gelmek çok açıdan zor. Bir sürü uçak, tren, otobüs ayarlanması bir yana, yerel rehberin şart olması öte yana, birçok yere gitmek için özel izinler alınması gerek, kişi sayısına, ziyaret amacına vb göre. Yollara uygun, sağlam araçlar gerekli. Kişisel zorluklar ise tamamen ayrı konu: Yemekler zor, kısıtlı, riskli, konaklamalar konfordan çok uzak, internet bir yana telefonun dahi çekmediği yerler çoğunlukta, güvenlik şaibeli bir konu, tuvalet derseniz o tamamen kendine özgü bir sıkıntı! Bizim rehberimiz Mergen (Rusça ismi Anatoli) müzede çalışıyor normalde, Türkçesi mükemmel değil ama bilgili ve becerikli. İzinlerimiz, şoförlerimiz onun kontrolünde.
Dile gelince, İngilizce anlaşma ihtimali olmadığından zor mu desem, Türkçe anlaşma ihtimali olduğundan kolay mı desem bilemiyorum… Altayca elbette Türkçenin geldiği yer, bir nevi özgün hali. Başın sağ olsun, aslında yaran sağalsın demekmiş mesela. Yakşılar, selamlaşma, iyi dilek sunma. Yakşı bolsun, hoşça kal. Sayılar zaten aynı. Markette poşet soruluyor, paket diye. But, bacak demek. Gök, kök imiş zamanında. Gün, kün imiş. Ağış, ağaç demek. Akçe, para birimi. Kança, kaç demek; fiyat sormak için kullanıyoruz. Gerek, kutlu gibi birçok sözcük aynı. Var kelimesi bar diye telaffuz ediliyor, yok ise c ile y ve j arasında bir ses ile. Benim alfabe kısıtlamasından y olarak yazdığım kelime başları hep bu şekilde okunuyor aslında: yok, yıldız, yakşı yani yahşi, yıl, yer, yurt… Altaycada yemek seçenekleri ızgara, haşlama, çanak, mantı. Ekmek soruyorlar, kara mı, ak mı? Kişiler men, sen, ol. En sevdiğim Altayca kelime ise, gitmeden evvel izlediğim Orta Asya filminden beri dilimde olan “tengri”, yani tanrı, yani meşhur Kuday. İnşallahın Altaycası da “Kudaybaş”.
Daha önce de buralarda bolca gezen, Altay kültürüyle yakından ilgili grup liderimiz “Ne güzel,” diyor, “eşim demek için üyüm diyor, yani evim.” Sonra Altay isminin nerden geldiğini konuşuyoruz: İlk seçenek “al – tay” imiş, yani kırmızı tay. Sonra ‘altın’dan türediği düşünülmüş. Bir diğer seçenek, al – ruh (ki İspanyolcası da alma); tay – dağ kelimelerinin birleşmesiyle Kutsal Dağ anlamında söylendiği. Manas destanında Altay, korunan ve özlenen bir yerin adı imiş. Altaylı Türkolog Aksana ise ‘altar – alto – yüksek yer, tanrılara sunak’ kelimesinden türediğini söylüyor.
Yaramaz kelimesini çok duyuyoruz çünkü yasak veya olmaz demek. Rehber ve şoförlerimizin sürekli uyardığı doğaya çöp atmak (sigara izmariti veya yemiş kabuğu da olsa), kutsal yerlerin yakınında müzik çalmak veya gülmek, obataşlardan taş almak yaramazlar arasında. Keşif gezisinde bunu bilmeden taş alanların, rehberin “Başınıza korkunç şeyler gelir!” uyarısıyla koşarak geri götürüp bıraktıkları anlatılıyor; yaramazlara uymak bizim kendi hayrımıza! Ama bir akşam şoförlerden Ayastan (ismin güzelliğine bakar mısınız?) ateşe ufak bir çöp atıp da bizim “Yaramaz!” diye uyarmamız üzerine “Yarar yarar…” diye güldüğünde, epey bir eğleniyoruz grupça: “Bunlar bizimle dalga geçiyor herhalde, bu saflar 6500 kilometre öteden gelmiş, onlara o kutsal bu kutsal diyelim de havaya girsinler diye, yoksa yaramaz falan yokmuş aslında!” Ateşin etrafında yerlere yatıyoruz gülmekten…
Şamana Altay dilinde kam deniyor. Şamanizm, yani kamlık inancı, ve Tengricilik, yine oraya gidip solumadan anlaşılamayacak bir şey. Din ile inanç arasındaki derin farkı, bütün bu yaşananları yaşayınca, bütün bu müzeleri gezip rehberlerle ve yerel insanlarla konuşunca ve gündelik yaşamı görünce algılayabiliyor insan. Tengriciliğin nasıl yaşamın içinde ve yaşamı betimleyen ve belirleyen bir inanç sistemi olduğunu, kamın bunun içinde nasıl doğal olarak yer aldığını. Kamlık Tengricilikten bağımsız olarak var; Türk kamlığı Tengricilikten kök alıyor ama her ikisi birbirinden bağımsız. Kam, davulu yoluyla transa geçerek yeraltı ve gökyüzü hayvanları yardımıyla ruhlarla bağlantı kuran, eldeki sorun için ruhlardan, daha doğrusu ataların ruhundan yardım alan, özel kişi. Her kam kendi davulunu yapıyor, öldüğünde ise davulu bıçakla kesiliyor başkası tarafından kullanılmamak üzere. Seanslarda kamların yüzü görünmüyor, kadın veya erkek olabiliyorlar.
Dünyanın bu uzak ve egzotik ucuna gitmişken bir kam görmek istedik tabii biz de, bir kam törenine katılmak… Altaylı rehberimiz Mergen’e söyledik, Biz bir kam görmek istiyoruz, diye; Mergen, ki bize saygıda asla kusur etmedi, şöyle yanıtladı talebimizi: “Ama kam sizi görmek istiyor mu bakalım?!” Kam görmek için çok ciddi bir sebep veya sorun olması gerektiğini, meraktan veya eğlenmek için kam görülemeyeceğini, bunun çok tatsız sonuçlar verdiğini yazmak bile istemediğim örneklerle açıkladı sonrasında.
Orta Asya kadim Türk inancına göre, dünya üç parçadan oluşuyor. Yukarda tengri (Kuday, namı diğer Ülgen), burada hayat, erlikhan denen yeraltında da ruhlar var. Hatta bunların da hayvanları var: Yeraltınınki yılan, yeryüzünün börü, yani kurt, gökyüzünün de mürküt, yani kartal. Yukarısı ve aşağısı dokuzar katman. Ölünce insanın diğer bir katmana gittiği, orada da her şeye ihtiyacı olacağı düşünüldüğünden, kurganlara yani tarihi mezarlara kap kacaktan ata kadar ölünün eşya ve ihtiyaçlarını da koyarak komple bir yaşam alanı yaratmışlar. Kişi ne kadar önemliyse -prens, vb- kurgan da o kadar büyük. Ölünün konduğu tabut ise formunu nerdeyse olduğu gibi koruyan, içi oyulmuş bir ağaç kütüğü: Doğanın bağrına dönüş daha iyi temsil edilebilir miydi?! Kötü düşüncelerden korunma amaçlı tahtaya vurma, Altay’da da var: Tanrılara seslenilip hatırlatılıyor, aman bizi koruyun diye!
Doğaya duyulan saygı ile tengri içiçe. Örneğin rehberimiz anlatıyor: Sular, pınarlar yaşam kaynağı olduğundan kutsal, o yüzden başlarına obataşlar dikilir ve dilek dileyerek calama (çaput) bağlanır. Dağ ve tepelerin en yüksek geçitleri, yani aşıtlar, tengriye yakın olduğu için yine calama bağlanarak yolun açık olması dilenir. Bir pınara veya suya atılan paralar, yukardaki Kök Tengri tarafından görülür, oraya saygı gösterdiğimiz anlaşılır, iz bırakılmış olur. Ateşe veya diğer kutsal mekanlara ise dilek dileme amaçlı “saçı”, yani kansız kurban yapılır, süt veya benzeri şeylerle.
Katun nehri Altaylar’ın ana nehri, dünyanın en uzun nehirlerinden olan ve Arktik Okyanusu’na dökülen Obi’yi oluşturan iki ana koldan biri (diğeri Biya). Böyle büyük bir yaşam kaynağının isminin “hatun / kadın” olması bizi mutlu ediyor. Katun nehrinin kenarında ilerleyen, içinde geniş bir sayfiye alanı da olan Altay Milli Parkı yurt içi turizmin popüler bir noktası; dükkanlar, kafeler, yerel ürünler satan tezgahlar, Altaylı kadınlar. Ağız kopuzu ile ilk burada tanışıyoruz, Altay müziğinin vazgeçilmez tınısını çıkartan müzik aleti; bir sürü birbirini andıran, basit ama anlamlı sembolün yer aldığı takılar ve objeler… Çam kozalakları ve fıstıkları satan bir kadını izin isteyip fotoğraflıyorum, “Yakşı değilem,” diye naz yapsa da.
Taşlarda, sularda, bellerde ve ateş başlarında, “Atalarımızın ruhu yolumuzu açsın,” diye dua ediyor, onlara dilekler diliyoruz. Yeni ay olmadığından maalesef calama bağlamak uygun değil – hüsrana uğradık ama atalarımızın geleneklerine karşı çıkacak değiliz tabii. Ata kelimesinin aslında Altaycada babanın karşılığı olduğunu da bu arada öğreniyoruz. Üstümüzde sürekli üç beş kartal sessizce süzülüyor. Atlar da sığırlar gibi özgürce geziyor çayırlarda sürülerle: Herkesin atı varmış, ondan bu kadar at: Buralarda her çocuk için dayısı bir at alır, köyde yaşamasalar bile aile ata baktırırmış… At, Altay Türklerine göre en büyük hediye.
Mezarlıklar ise asla ziyaret edilemeyen yerlerden: Bir kere defnettikten sonra ölü ziyaret edilmez, ruhunun rahatsız olacağına inanılır, diyor Mergen. Oysa defin gelenekleri müthiş Anadolu’dakilere benziyor, ama yakından inceleyemiyoruz. Buna karşılık, bir köyün yanından geçerken karşıdan bir cenaze alayı geliyor: Bir kamyonetin kasasında tabutla mefta ağır ağır giderken, yanında oturanlar ardıç dallarını parçalayarak yola atıyorlar. Kutsal ardıç ağacı Altaylılara göre ruhları temizliyor; şaman ziyaretlerinde de vodka ve ardıç vazgeçilmezlerden.
***
Güney Sibirya’da, Altay Cumhuriyeti’nin güneyinde, Kuzey Altay Dağları’nda o tepe senin, bu ova benim gezip duruyoruz… Biz burayı geziyoruz ama Altay Cumhuriyeti’nin yanlarında da Altay Dağları’nın devam ettiği başka Türk Cumhuriyetleri var aslında; batıda -neden burdan ayrı olduğunu kavrayamadığım- Altay Krayı, doğuda Hakasya ve Tuva Özerk Cumhuriyetleri. Aslında sınırlar ve yönetimler anlamında her şey çok karışık, o yüzden fazla ayrıntı arayıp sormamak en doğrusu. Zaten Türk boyları da her zaman ballı börek değiller anlaşılan: Günümüzde misal Altaylılar Tuvaları sevmiyor çünkü Tuvalarda kız almak için at çalmak lazımmış, kıza hediye etmek üzere; Altaylılarda ise at çalmak çok kötü bir şey…
Her neyse… Gezimizde her gün saatlerle yol gidiliyor, sık sık bir şeyler görmeye durarak: İlk insanın bulunduğu mağara. Türkiye Cumhuriyeti’nin yaptırdığı Altay anıtı. Tuyekda kurganları. Gerçekleri St Petersburg’da Ermitaj Müzesi’nde bulunan balballar. Onguday ve Bozkurt heykeli. Altay Kray’a giriş anıtı. On bin yıllık kaya resimleri, taşla, metalle çizilmiş geyikler, atlar, avlar, gökyüzü. Koşağaç. Ulağan. Köy müzeleri, Türkçe anlaştığımız Tatarlar, camili köyler. Üst-kam. Gidemediğimiz Üst Köksa. Gökbörü oynanan koca çayır, yöre halklarının biraraya gelip yazları turnuva yaptığı, atlar üstünde canlı keçiyi kapıp kafasını kesenin kazandığı oyun. Tarihte ilk kez Türklerin bulup kullandığı üzengi için bir anıt. Karakol Vadisi Ulusal Parkı. Şimdiye kadar hep yadırganan arkadaş isimleri anlam buluyor nihayet Altay’da: Tayga, Tunga, Kağan, Ülgen, Konçuy…
Karakol Vadisi’nde ilerlerken Üç-Enmek dağlarının karlı zirvelerini görüyoruz, iğne yapraklı ağaç ormanlarını, sincapla gelincik arası hayvanların çayırlarda beslenip yuva kazmalarını, dev boşlukları ve atların koştuğu ovaları… Bir tepede oturuyorum, üst üste dizip dilek dilediğim yedi taşın önünde. Oturtuluyorum daha doğrusu, sanki görünmez bir elle. Bana söylenenleri yapıyorum tereddütsüz: Gözlerimi kapatıyorum, ellerimi açıyorum avuçlarım yukarda; Altaylar’ın derin müziği çalmaya başlıyor ve her şey dışarda kalıyor. Güneşe doğru öylece duruyorum, gözlerimden yaşlar akıyor (tanrım, yine nerelere gönderdin beni?) öyle durdukça hafifliyorum sanki, ellerim cayır cayır yanarken yaşlar durmaksızın akıyor, ellerimi kaldıramıyorum ve gözlerimi açamıyorum (tanrım, içimde özüme ait olmayan her şeyi al rüzgarınla götür)… En sonunda yerimden kalktığımda tüy hafifliğinde ve yıkanmış gibiyim.
Koş-Agaç’ın Kazak köyünde müzeyi geziyoruz, ardından Pazırık köy müzesini, dönüşte Biysk Müzesi ve en son Novosibirsk Müzesi’nin yerel halklar galerisindeki Yakut, Altay, Kazak sergilerini. Hepsi ayrı güzel, hepsi ayrı şekillerde bağlıyor bizi geçmişe, Altay’a, bu topraklara, Türklere ve Türklüğe. Bazısının basit çizimlerine ve kitaplarına, bazısının keçeleriyle sanat işlerine, bazısının kurgan replikalarına ve ev maketlerine bayılıyoruz. Ayıl denilen altıgen ahşap Altay evinin, örneğin, kapısı geleneksel olarak alçak. Giren kişi hem ev sahibine saygıyla eğilsin, hem kafasında kötü düşünceler varsa onları eğilerek ortadaki ateşe atsın diye. Aynı prensipte olan yurtlar ise ahşap iskeletli keçe çadırlar, daha önceki konargöçer zamanların barınağı.
Kalbaktaş’ta Saka (Yunan tarihçilerin İskit olarak adlandırdığı erken Türk boylarının Türkçe ismi bu), Hun, Göktürk dönemlerinden, 1.500 ila 13 bin yıllık 20 binden fazla kaya resmi -petroglif- var. Yaşlı bir Altaylı kadın, iki yandan örgülü saçları ile anlatıyor resimlerin tarihçesini. Örgülerinde oğul ve damatlarının sayısı kadar süs varmış Altaylı kadınların. Bu annelik övüncünün ötesinde, kadınların bildiğimiz modern kadınları hiç andırmayan bambaşka bir aurası var. Erkeksi asla değil, bana göre, kadının olması gerektiği gibi, gerektiği kadar… Kaya resimlerinin doldurduğu bu tarihi mekan, Kalbaktaş, Altay halkı için kutsal: Türk mitolojisi baştan başa burada! Sırf burayı çalışarak kitaplar yazılabilir.
Örneğin yerin altı erliğin, yani şeytanın dünyası; köpek buraya giriş çıkışları koruyor, o yüzden kutsal. Kedi, yani mıy ise erliğin hayvanı. Gökyüzünde, ruhların 9 kat dünyasında ise en üstte Kök Tengri, yani Kuday; altında kızı Umay Ana. O da kadının ve doğurganlığın sembolü; onu simgeleyen, karnında birçok nokta olan geyik resmi var mesela kayalarda: Çok çocuğu var, yani güçlü. Tanrılar da resmedilmiş kayalara ama yüzleri gösterilmiyor. Birine kim olduğu sorulurken, senin söğün ne, deniyor, yani soyun, kemiğin. Grup liderimiz yerel rehberlerle, bize ilgi gösterenlerle konuşurken onlara bu dilde yanıt vermeye çalışıyor: “Türkiye’den kelgeniz… Sen mene ait, men sene ait.”
Altaylar’da sembollerle dolu sağımız solumuz. Kalbaktaş’ın kaya resimlerinin düzlüğünde birkaç yurt var, son derece mütevazı şekilde bizi bu sembollere gark eden. Ölümsüzlük, doğum, bereket, güneş, ay, kurt, ateş, geyik… Kopamıyoruz, boynumuza, bileğimize, çantamıza, her yere doluyoruz bizi bu topraklara perçinleyen sembolleri.
Kaya resimlerinde hayvan ağılları, at binen adam, kadınla erkek, güneş, av sahneleri var, börü, maral, bars yani kaplan. Bir resimde kurt geyiği avlamış, insan da kurda ok atmış geyiği almak için… Her şey tam çizilmiş, tek insanın yüzü yok: Kutsal kurda ok attığı için o gizli tutulmuş! O zaman Türklerin sembolü geyik, yani maralmış. Daha sonra kurt (börü) olmuş. Kayalarda ay, yıldız, Meşin (Mars) de var, son derece yerli yerinde bir gökyüzü betimlemesinde. Bir de yazı var: Zorluklarla büyüyoruz, anlamına gelen ufak bir yazıt. Macaristan ile Moğolistan’ın doğusu arasında şimdiye kadar bulunan 800 tane Göktürk yazıtına bir ek.
Aşın, aşına veya asena ise, bildiğimiz anlamdaki Türk soyunun adı. Bozkurt Destanı’nın hap versiyonunda, düşmanları tarafından tuzağa düşürülerek yok edilen Türklerden geriye tek bir oğlan çocuğu kalır, çocuk öldürmek yasak olduğu için de düşman kollarını bacaklarını kesip çocuğu ölmesi için bataklığa bırakır. Çocuğu bulan bir dişi bozkurt yaralarını yalayarak onu iyileştirir, emzirir, düşmandan saklar, bakıp büyütür. Daha sonra da onunla eşleşerek 10 tane oğlan çocuğu doğurur. Bu çocuklar -ki tam yeri meçhul olan Ergenekon Vadisi’nde büyüyüp çoğalırlar- Göktürk soyunu ve dolayısıyla günümüzdeki Türk soyunu oluşturur; bu soyun adı da asenadır.
Tabii destan bu ya, versiyon çok. Ergenekon Destanı da benzer şekilde başlar, ona göre Türklerden geriye sadece İl-han’ın oğlu, yeğeni ve eşleri kalır. Bu dördü kendilerine güvende yaşayacakları bir yer ararlar ve tek bir hayvanın zor geçebildiği daracık bir girişi olan, içinde nehirler akan, meyve ağaçları yetişen şahane bir vadi bulup oraya yerleşirler. Burada 400 yıl boyunca çoğalır, ondan sonra geri anayurtlarına dönüp yayılmaya devam ederler…
***

Bütün bu “hiçliğin ortasındaki” yerleri görebilmek için günde 8 ila 10 saat yol tepmemiz bir yana, akşamları da kamp kurmamız gerekiyor tabii. Turizmin pek bilinmediği, birçok yerde elektriğin ulaşmadığı, lokanta denilen mekanda 3-5 porsiyon yemek bulunan diyarlardayız; öyle kalacak yer seçeneği falan yok! İlk gün gezecek mekanlarımız bitip konaklamayı hedeflediğimiz “rayon”a geldiğimizde minibüslerimiz yavaşlayarak dere kenarlarını süzmeye başlıyor. Bir, iki derken sonunda lider minibüs bir yere sapıyor ve dere kenarına iniyoruz art arda. “Haydi çadır kur!” komutu geliyor… Güneş batmak üzere; deremiz kenarında ağaçlarla, ortasında mini adalarla, berrak ve sakin akıyor; herkes çadırlarını çıkartıp sessiz ve keyifli kurmaya koyuluyor; yeşil, mavi, turuncu renkler pırıl pırıl… Hayatımda hiç bu kadar güzel bir yerde, hiç bu kadar güzel bir ortamda bulunmadığımı düşünüyorum, ağzımı kulaklarımdan toplayamıyorum, derede yüzümü yıkayıp ellerimi uzatarak suyumu içiyorum ve mutluluktan çığlıklar atmak istiyorum…
İlk defa çadır kurarken, mini ocağımızda mini yemekler kotarırken, kafa fenerleriyle çalıların arasına gizlenerek doğanın çağrısına yanıt verirken, ateşin etrafında içip söyleşirken, hatta gece soğuktan titreyerek uyanırken dahi, tengriye de atalarımızın ruhlarına da anlatılamayacak derecede müteşekkirim. Burayı gözlerimizle görmeden, hep hariçten gazel okuyoruz çünkü! Burada nefes almadan, her şey boşta duruyor. Altay sembolleri, Kuday ile Umay Ana, Kailar ve Kayçılar, keçeler ve börükler, kartal avları ve atlar, güneşe sunak ve saçı yapmak… Her şey köksüz sapsız. Ancak burada “ol”duktan sonra anlamlanıyor her şey. Her şey yerini buluyor…
Bir yürüyüşe başlıyoruz, Pazırık kurganlarına doğru. Pazırık vadisindekiler çok eski, çok zengin, büyük kurganlar; birinde dünyanın bilinen en eski halısı bulunmuş, birinde mumyalanmış asilzade bedenleri, vücutlarında yine bilinen en eski dövmelerle. Buraya makul bir yakınlıkta ise gizemli Ergenekon Vadisi olması muhtemel olan Katu Yaruk Vadisi. Kutlu Ergenekon Yürüyüşü yapalım biz de diyoruz, atalarımızın ayak izlerini takip edelim, onların yolunda yürüyüp onların soluduğu havayı soluyalım. Yemyeşil çayırlarda yürüyoruz, aralıklı, tek sıra halinde. Herkes sessizce içe dönüyor, nerede olduğumuzu, neden olduğumuzu idrak ediyor, şaşkınlık, hayranlık, saygı, heyecan arasında bir yerde sakince var olmaya çalışıyoruz. Kulaklarımızda Altay müzikleri, kopuz ve gırtlak sesleri. Çayırlarda salınan sığırlar, uzakta çam, ardıç veya sedir ormanları, kenarlarda ufak tepeler. Bir tanecik ayıl, önünde ev sahibi kadın: Jakşılar, jakşılar, selamlaşıyoruz. Kadının bakışında hiçbir şey aramayan ve hiçbir şey istemeyen insanın huzuru var.
O sırada iki at beliriyor orman tarafında. Dikkatle bakınca üstlerinde ikişer kız çocuğunu görüyoruz. Bizim bakışlarımızı görünce daha bir coşuyor, atlarında dolu dizgin koşmaya başlıyor kız balalar… Az sonra koca ovanın öteki yanından dönüp geliyorlar atların üstünde gülüp eğlenerek. Oyun oynuyorlar, yan bakışlarla bize hava atıyorlar. Olamaz, diyorum, bu gerçeküstü bir tablo, bu gördüğümüz manzara bizimle aynı yüzyılda olamaz, biz burada olamayız… Adımlarımızın altında zıplayan sonsuz sayıda mini çekirge, kekikler ezilip burun deliklerimizi dolduruyor, gökyüzü yine kartallarla gölgelenmiş, sonra turna sürüleri geçiyor Kuzey Sibirya ile Hindistan arasını aşan, ve bir de biz… Gerçekten oradayız biz de, inanması zor. Bir rüyanın içinde, giderek daha derinlere ilerliyoruz. Hiç çıkış olmasa, hiç çıkış aramayız gibi geliyor. Bu topraklarda geçirdiğimiz birkaç günden sonra artık geldiğimizden bambaşkayız, artık daha Altaylıyız, daha Türk’üz. Ben bu hissi biliyorum, bu aşinalık, bu kök arama, bulma, bu bağlanma hissini daha önce ‘söğümün’ topraklarında da yaşadım…
Pazırık kurganlarını da gezdikten sonra tekrar bir akarsuyun kenarında duruyoruz ve ortaya, Mergen’in annesinin bizler için yolladığı isli Altay peyniri kurut, inek arakısı ve et kavurma açılıyor. Çember yapıp azığımızı paylaşıyor, tek bardaktan sırayla arakımızı içiyoruz. Kadehimi, burada olmamıza izin veren tüm tanrılara minnetle kaldırıyorum… Katu Yaruk’a, bir ucu Moğolistan çölüne, diğer ucu yolu izi olmayan bir iki köyden geçerek Altıngöl’e uzanan bu vadiye, Çulışman Nehri kenarına dik bir yoldan birkaç saatte yürüyerek iniyoruz. Akla sığması zor bir ücralıkta buralar; doğası, yeşili, ışığı da muhteşem ama onlardan çok bu ücralık herhalde aklımızı uçuran.
Başka başka akarsu kenarlarındaki ikinci, üçüncü kamplarımızda artık daha hızlı çadır kuruyor ve daha az üşüyor olsam da, Altaylar’da olmaktan kaynaklanan heyecanım ve kendimden geçiren mutluluğum baki. Odun ateşleri, asgari gereklilikler, açlık tokluk arası halimiz, güneş doğarken ormanda yapılan yogalar, kartallar ve parlak beyaz bulutlar, hepsi beni her adımda daha da uçuruyor. Çulışman Nehri (ki ben kendisine Ergenekon Nehri diyorum) kenarında büyük bir ayılda uyandığım sabah, biraz zaman ayırıp basit bir yoga seansı yapıyorum. Su sesinde, toprağa basarak ve güneşe bakarak onlara, oraya, Altaylar’a içimden gelen sözcüklerle çağrıda bulunuyorum: “Bana vereceklerinizi almaya, benden alacaklarınızı vermeye hazırım…”
Ergenekon Vadisi’nden Altıngöl’ün güney kıyısına zaman zaman araçlardan inerek, zaman zaman onları iterek, bir iki kez tahtalardan, kalaslardan geçirerek, en sonunda da inip bagajlarımızı alıp yürüyerek uzun saatler sonunda ulaşabiliyoruz. Nihayet anlıyorum, Koo ve Balıkça için dünyada ulaşımı en zor köyler derken gezi programımızın ne kastettiğini. Sürat teknesine binerken, saatlar boyu uçarak gölü geçerken, sağda solda şelaleleri -Altayca uçansuu- izlerken zaten uçuyoruz, zaten ayaklarımız yere basmıyor…
Gölü geçtiğimizde Artıbaş’a geleceğiz, ordan Gorno’ya, Novosibirsk’e ve geriye, eve… Bir anda, geçmişte yapmış olduğum ve gelecekte yapmayı planladığım bütün seyahatler, bütün gezmeler anlamını yitiriyor; konforlar, restoranlar, oteller, müzeler ve konserler, alışverişler, klimalar, kremler ve makyajlar, metrolarla taksiler, kredi kartları ve avrolar yabancı kavramlar olarak yüzüyor aklımın dingin sularında. Burada olmak, dereden su içmek, tekrar tekrar lagman veya borş yemek, çadırlar kurmak, ateşler yakmak, atlar izlemek ve kayçıları dinlemek varken, gölün buz gibi suyunda yıkanmak, ‘uçansuu’ya girmek, nehre ayaklarımı uzatmak ve yalnayak vadiler geçmek varken, nerden çıkmış onlar?!
Sonra, neden sonra, eve döndükten, tüm yaşayıp hissettiklerimi önüme koyduktan sonra, birden taşlar yerine oturuyor… Haftalardır düşündüğüm, benim neden buraya böyle vurulduğumun yanıtı ortaya çıkıveriyor: Ben burada, Altaylar’da, geride bıraktığım parçalarımı buldum! Atalarımın göçüyle geride kalan gerçek hayatıma kavuştum. Ben bu uçsuz bucaksız steplerde, at üstünde koşturarak kartal avı yapan bir kızdım. Çadırlar, yurtlar, kurtlar, dağlar, oklar ve avlar, hayvanlar, ateşler, benim gerçek hayatım buradaki; orada yaşadığım modern hayat, üzerimde eğreti duran bir rol aslında. Yerim yurdum burası benim, hep burasıydı. Bilmediğim ve aramadığım yurdum.
Hep dağlar dedim, yürüyebildiğimden itibaren hep yukarılara tırmandım, hayvanların yanına gittim illa, denize asla ısınamadım, asla aramadım, yıldızları, ayı, güneşi hep takip ettim, doğa doğa diye delirdim her yaşta, rüzgarları, sağnakları, fırtınaları her zaman heyecanla izledim. Kar sevdim hep, soğuk olsun, kış olsun, kat kat yünler kaşmirler giyelim, ateş yanan, illa ki odun kokan odalarda soluğumuz buğulanarak oturup sessizce ateşi izleyelim istedim. Az konuştum, az insana ihtiyaç duydum, doğayla dayanışmamda ve mücadelemde tek istediğim -asla yardım değil!- yanımda omzuna dokunup tepemizde süzülen kartalı gösterebileceğim biriydi. Ben buralardandım, bozkırlardan, steplerden, taygalardan, Orta Asya’nın sonsuzluklarından. Bugünkü modern, hızlı, çok yönlü yaşantımda her şeye rağmen tek başıma, sapasağlam, doğayla bir varoluşum ondan benim…
Her yerim sineklerden yara ve gece gündüz kaşınıyor. Günlerdir dengeli bir yemek yemedim. Haftalardır toz kahve, poşet çay ve uyduruk şarap arasında dolaşarak idare ediyorum. Güzel bir duş almayalı, istediğim kıyafeti giymeyeli günler oldu. Yine de, aç, yorgun, pis ve uykusuzken bu kadar mutlu olduğumu hiç hatırlamıyorum. Bir sürü “vazgeçilmez”imden günlerdir ayrıyım: yazmak, okumak, yüzüklerim, instagram, salata ve sebze, tertip düzen ve plan program… Ve şu anda, Dile benden ne dilersen, diye bir cin çıksa karşıma, tereddütsüz isteyeceğim şey bir hafta önceye dönmek olurdu, Altaylar’ın kırsalına atıldığımız ilk güne; Tuyekda’ya, Hüseyin abinin ayıllarıyla bungalovlarına, kenarından akan çaya, karşısındaki tepelerle ormanlara.
Burayı yaşamadan evvel gözümde büyüyen, aklımda soru işaretleri yaratan her şey o kırsalda bir yerlerde, kendiliğinden silindi gitti: Art arda uçaklar, trenler ve otobüsler, uykusuz geçecek geceler, belirsizlikler ve konforsuzluklar, benden uzak bir kültür ve tarih ve coğrafya, tanımadığım insanlardan, anlamadığım dillerden endişeler… İçinde dolaştığım rüyada bunların zerre kadar yeri yok artık. Tek önemli olan, tek gerçek olan, burada “ol”mak. O hep burun kıvrılmış, yüz verilmemiş, egzantrik bir “persona” sayılmış ilkel, temel, basit insan ile, gerçek ben ile gerçek bağlar kurmak, onun gerçekliğini kabullenip ona nihayet hak ettiği hürmeti göstermek.
***
Kalktık pırıl pırıl, upuzun Altıngöl’den de geçip (Rusçada Teletskoye Osero) kuzey kıyısındaki Artıbaş’a geldik. Karşı kıyıda hemen İoğaç. Bu iki ufak köy anlaşılan zengin Rusların yazlıklarıyla dolu; güzel kütük evler, ahşap bir kilise, göl eğlenceleri, kafeler. Kafelerden birine giriyoruz yemek yemeye; sapsarı üç genç kız kıkırdaşıyor. Altayca biliyor musunuz? Nyet. O halde buyrun Google Çeviri’ye! Kıkırdamalara devam. Uzun çalışmalar ve ter dökmeler sonucu iki kişi nihayet siparişimizi veriyoruz, neyse ki grubun kalanı tam o sırada kafeye ulaşıyor: Bizim işimiz bitmeden başka biri merhaba bile dese, sil baştan karman çorman tekrar başlamamız gerekecekti…
Eğlenen kızlarımız (veya anneleri) et yemeyen arkadaşımıza nasıl olduysa gerçekten etsiz, güzel bir sebze yemeği kotararak bizi şaşırtıyor. Sonra da biz yerken çeşitli oğlanlar gelip gelip kızları öpüp gidiyorlar! Herkeste bir kıkırdaşma. Lokantanın bir karış boyundaki köpeği bir anda çılgınca çemkirmeye başlıyor: Bahçeye sokak kapısından bir at girmiş, çimleri yiyor! Grubumuzun bir kısmı, bizim kafede sipariş vermemiz kadar yoğun ve azimli bir çalışma ile ızgaralık et almış, kasaba girip istedikleri eti kendileri kesmiş, tuz, yağ, ızgara teli, vb malzemeleri ele geçirmiş, kömür bulamayınca sahilden odun toplayıp yakmış ve nihayet geceyarısına doğru mangal keyfini sürmeye başlamışlar. Yancı olarak biraz mangalcılara takılıyorum ki aman tanrım, bu kısıtlı koşullarda bile et müthiş lezzetli, özlediğimiz, çocukluğumuzda kalmış gerçek et tadı.
Otelin sahibi veya yöneticisi olan Ruski gelip mangal çardağının kenarına yaslanıyor, biraz bizi seyrediyor, biraz laf atıyor… Tam filmlerden fırlamış gibi bir adam, ağzında sigara, sıska göğsünde partal bir atlet, ifadesiz yüzüyle uzaklara bakarken… Ertesi gün biz ayrılmadan grup liderini esir alarak Türkiye hatırası isteyen de bu Ruski: Elimizde kalan bayraklı mendilleri, nazar boncuklu anahtarlıkları veriyoruz, o da bize Altayca seni seviyorum demeyi falan anlatıyor, artık anlamadığımız aşamada ise gitmeye mecbur kalıyor.
Rusya hakkında genel bilgi olarak şunu söylemek lazım ki kurallar, düzen, medeniyet yerli yerinde; her şey eski ama işler durumda, sürprizsiz. En bilinmesi gereken şey, bana göre, insanların aceleye ve birkaç iş halletmeye alışık olmamaları, çok dümdüz konuları ele alabiliyorlar ancak. Ama dil, nerden bakılsa çok zorlayıcı: Ancak son günlerde alfabeyi çat pat çözerek en azından kafe, süpermarket, salon, hostel gibi standart kelimeleri okuyabilir olduk. Altayca, Türkçe, Rusça karışımıyla yorucu da olsa anlaşılabiliyor; en doğrusu ise gitmeden biraz Rusça çalışmak.
Altaylar’a, Rusya’ya özgü olarak ilgimizi çeken, bavullarımızı dolduran anılar arasında geyik boynuzundan yapılmış şifalı içki, isli peynir kurut, kımız (sevenlerine göre ekşidikçe daha güzel oluyormuş), votka, havyar, yoğunlaştırılmış süt, kuru et, sembollerle dolu takılar, takke külahlar, keçe oturaklar, deri kımız kapları, Altay tarih kitapları, yerel dokumalardan gömlekler var. Ama daha daha çok anlatılacaklar var: Altaylar’a özgü olarak her yerde gördüğümüz atçakılar var mesela. Atçakı, üç dünya katmanı arasındaki eksenin simgesi olan kozmik ağaç. Yurtların orta direği imiş, biz ayılların, köy evlerinin dışlarında görüyoruz; evlerin, ailelerin durumunu belirtiyor bir nevi: Ne kadar çıkıntısı varsa, o kadar nüfuzlu aile! Aslında verilen bilgiye göre atçakı kamlar için bir merdiven, yeraltına inmek veya gökyüzüne tırmanmak için; üç dünya arasındaki iletişimi sağlayan kozmik bağ. Atçakılar her yerde, köylerde, kırlarda. Bizi de oralara, Türk tarihine bağlıyor.
Sonra balballar var, üstlerinde insan görüntüleri kazınmış bir nevi mezar taşları: Bir eli barış kadehi sunarken öteki eli belinde, kılıcında hep, barış teklifimi kabul etmezsen savaşırım anlamında. Balbalların Altaylardaki orijinalleri hep müzelere kaldırılmış, kırlarda gördüklerimiz replikaları. Obataşlar var bir de, özel yerlerde herkesin birer taş bıraktığı yığınlar, taşlardan tercihen yedişer tane üst üste dizerek dilek dileme geleneği var. Kurganların (daha küçük olanların) yuvarlak taş yığınlarından kuzeye doğru uzanan, aralıklı dikili taşlar var, orada yatan bâtırın, yani savaşçının kaç asker öldürdüğünü gösteren (gruptan biri bir mezarda 38 dikili taş saymış mesela!).
Daha daha Yılgayak Bayramı var sonra: Altaylarda 21 mart gecesi yapılan yıl başı (yılın kayması) kutlamaları yani. Vikipedi’nin verdiği bilgiye göre, “(…) dünyanın yeniden doğumu olarak algılanabilir. O gece tam o anda bütün doğa ve tüm kainat bir anlık bir uykuya dalar. Irmaklar bir an için durur sonra yeniden akmaya başlar. ‘Evrenin Uyuduğu Bille’ (Alemin Yattığı Zaman) adı verilen bu anda canlı cansız tüm varlıklar bir anlık bir uykuya dalarlar. Başka bir deyişle bir an için ölüp geri dirilirler. O bir anlık vakit aslında yaradılıştan bu yana o anda geçen tüm zamanları içinde pbarındıran bir andır. Dünya sanki yeni baştan yaratılır. Yaratılıştaki kaosun bitip düzenin başladığı için bir anlamda mutluluk duyulur. Dünyanın soluğu ısınır, yeryüzüne yemyeşil ipek bir halı serilir…”
Bir de El-Oiyn (El Oyun veya El Oyın, yani halk bayramı) var anlatılacak… 1988’den beri iki yılda bir yazları yapılan, bir nevi Altay halk oyunları festivali. Onguday aymağına bağlı Colo köyünde, Altay Türklerinin çoğunluğunun katılımıyla gerçekleşen bayram için halk “Altın Yaz” tanımını kullanıyor. İçeriğinde destanların sahnelenmesi, gökbörü oyunu, ok atma yarışı, Altay satrancı, güreş, destan söyleme gibi ulusal değerler var. Ah daha neler neler var Altaylar hakkında tekrar tekrar anlatmak, anmak, daha daha konuşmak, paylaşmak istediğimiz…
Anmak istediklerimiz arasında Y’nin marketten aldığı, üstünde ayı resmi olan salamın feci çıkması üzerine “Bu ayı salamı!” diye tutturması, Ö’nün Altaylılara hitaben, “Kendini modernize eden Türk insanı: At üstünde selfi çekebiliyor!” yakıştırması, otelde hepi topu üç seçenek arasından kahvaltı siparişi verirken Rus garson kadını ambale ederek gülme krizine girmemiz, bir lokantadaki öğle yemeğimizde buzluktan çıkmış bir şişe kımızın Ş’nin şaşkın bakışları arasında bomba gibi patlaması, V’nin birkaç bira hesabı ödemeye çalışırken yanlış anlaşılıp, sürekli gelen yeni biraları içmek zorunda kalması gibi eğlenceli hatıralarımız da var… Başına ufak tefek bir şeyler gelenlere latife ediyoruz, Kuday’ı kızdırmasaydın diye, ama bu koşullarda bu kadar yol teptikten sonra biliyoruz ki değil kızmak, Kuday bize madalya bile verebilir aslında!
Bu toprakları bize açan, bizi buralara kabul eden Kuday’a ben de çok özel teşekkürlerimi gönderiyorum. Benim, doğanın bağrında yaşayan benim doğayı daha da sevebileceğim, daha da benimseyebileceğim aklıma gelmezdi hiç. Ve bu gezinin etkileyici olmasını bekliyordum evet, ama böyle büyüleyici, böyle ruhumu kavrayıcı bir gezi olacağını asla tahmin edemezdim: Alis, gerçekten de harikalar diyarında! Döndüğümde Orta Asya ve Altay kültürüne, tarihine, müziğine ve filmlerine gömülüyorum. Getirdiğim kurutları kokluyor, buzdolabımın üstündeki balbalları okşuyor, uzun uzun Gurkin kopyalarını, bozkurtlu mataramı seyrediyor ve kalbime veya şah damarıma çok yakın bir yere Altay sembollerini kazıtmayı planlıyorum…
Çünkü, dedim ya, “jerim jurdum” orası aslında benim.
(Eylül 2018)
Jerim / Ezen Bolsun Jurtuma (Yerim / Esen Olsun Yurduma)
Jerim bolgon bu taygalar
Agın suular, kayalar
Çaktardan kelgen bu cerim
Çankır ayas tenerim
Elbek bütken bu calandar
Amıragan baatırlar
Çaktardan turgan korumdar
Undılıp kalgan öylör
Terlep kalgan bu öştünen
Korup algan Altayım
Agın suuları, an-kuştarı
Tının bergen Altayım
Yerim olan bu taygalar
Akan sular, kayalar
Çağlardan gelen bu yerim
Çakır ayaz göklerim
Geniş uzayan bu bozkırlar
Sevda çeken batırlar
Çağlardan duran korumlar (kurganlar)
Unutulup kalan hatıralar
Terli kalan bu öç ile
Korunabilen Altayım
Akan suları, canlıları kuşları
Tınını (ruhunu) veren Altayım
Altayca – Türkçe mini sözlük:
bala: çocuk
börük: keçe şapka
yaramaz: yasak
oçak: ocak
batır: savaşçı
salkın: rüzgar
temir: demir
çeçek: çiçek
tamga: harf
it: köpek
eb: ev
tiz: diz
ög: anne
ögsüz: annesiz
maral: geyik
mürküt: kartal
börü: kurt
mıy: kedi
tın: ruh
ezen: esen
ton: don, kıyafet
çak: çağ, eski zaman
tag, tay: dağ
yurek: yürek