
Benim için bir şehri, kafe kültürü belirler. Yo, latife değil, abartma da değil. Kafeleri olmayan bir şehri, bir kasabayı, bir köyü sevmem, orda rahat hissetmem, evime veya kafeli bir yere dönmeyi iple çekmemem mümkün değil…
Bu kafe aşkı ne zaman başladı: (Okumayı öğrendiğim zaman ilk okuduğum kelimelerin Etiler’deki sokağımızda yer alan pastanenin tabelası -Venüs Cafe Pastane- olmasının ve bunu da alfabeyi yeni öğrenen hevesli öğrencinin ısrarıyla kafe değil “cafe” diye okumamın ötesinde…) Yıllar önce Kaliforniya’da. Yüksek lisansımı yaparken ve sapsade, taptaze sandviçler yapan Cafe Dolce’yi, Santa Monica radikalliğini temsil eden “new age” News Cafe’yi ve hayatta rastladığım ilk kitapçı / kafe olan Main Street Cafe’yi (yıl 1992!) tavaf ederken ben. Elimde kitabımla veya dersimle evden başka bir yere gidip, eski, farklı ve rahat koltuklara gömülüp kahvemi veya çayımı yudumlayarak, arada kafamı kaldırıp etrafa bakınarak, bana farklı bir perspektif sunan sokağa ve insanlara ve kitaplara dalıp giderek, okuyarak veya yazarak saatler, günler geçirirken.
Eminim herkese, herkesi bir yana bırakın bana bile aman Tanrım nasıl bir zaman (ve para) harcaması gibi görünüyordu. Belki hala görünüyor, herkese yani. Bense artık bu gibi zamanların kendime yatırım olduğunu, bana ne kadar çok şey kattığını, onlarsız -bu kadar üretici, renkli, enerjik ve mutlu- olamayacağımı çok iyi biliyorum. Oysa o zamanlar nasıl bir manyak olarak değerlendirildim, yıllarca “Demek işin yok da kafelerde takılıyorsun,” şeklinde burun kıvrıldım. Oysa benim işim, kafelerdi. Hatta hala öyle!
Nitekim İstanbul’da kafelerin sayılı olduğu günlerde (Myott, Armani Cafe, All Sports, neydi Armani’nin cadde tarafındaki ilk kafenin adı? Hah, Caffe Palazzo, belki bir iki tane daha çıkar…) Kaliforniya’nın her köşesinden, San Diego’dan San Francisco’ya, Malibu’dan Lake Tahoe’ya, Santa Barbara’dan Carmel’e her yerden kafelerin menüleri, kartları ve broşürleri ellerimizde, anıları ve hisleri dimağımızda şehrin en tipik, en kalıcı, en “quintessential” kafelerinden birini yarattık sevgili arkadaşımla – yani tabii o yarattı aslında da ben de onunla birlikte yıllarca ecnebi ellerde kafe tavaf ederek ve inceleyerek, oluşturduğu Kaliforniya kafe kültürüne katkıda bulunduğuma inanırım…
Aşşk Kahve’de böyle bir tuz kırıntım olduğuna inanmam bir yana, ondan bir süre sonra da kendi kafemi açtım hatırlarsanız. Tabii mevcut kısıtlı koşullarında hayalimdeki kafe olamadı, bir iş semtinde, sadece öğle saatlerinde, illa çorba ve günün menüsü ve yemek üstüne çay ikramı isteyen müşterilerle patlıcanlı sebze sandviç ve panna cotta ve fıstık soslu biftek falan pek yürümedi doğal olarak. Ama olsun, kafe aşkım bir işe dönüştü mü, dönüştü: Cafe Gündüzsefası.
Esas olan işe dönüşmesi de değildi aslında. Zaten arada geçen yıllar gösterdi ki bu geniş, gevşek ve zengin konsept, kafe konsepti dallanıp budaklanmaya ve yeni kuşaklar için (bence abartı değil) ev kadar gerekli olmaya artarak devam edecekti. Tabii ki kapitalizmin birçok ögesi gibi bu da önce kendini var edip, sonra kendini çok gerekli ve vazgeçilmez hale getirip, sonra kendini daha daha çoğaltma şeklinde bir strateji güttü, doğrudur ama kafe aşkımızdan bu noktayı es geçmeyi tercih ediyoruz… Hem ne kadar kokuşmuş düzenin ve Amerikan kültürünün parçası sayarsanız sayın, Starbucks’lar özünde sosyal hayatımızı zenginleştirdi bence, hala da misyonlarına devam ediyorlar.
Köye taşındığımda eksikliğini hissettiğim nadir şeylerden biriydi, şöyle evden çıkıp ara ara “takılacağım” bir kafe, hatta nerdeyse kendim açmaya bile kalkışacaktım (Tanrı korumuş), neyse ki hemen sonra yarım saat mesafede, Kuşadası’nda bir Starbucks açılmaz mı! Bana bir Tanrı lütfuydu, henüz çok yabancı olduğumuz bu marka ve bu konsept. Hem güzel bir kahve, hem hoş birtakım tatlılar, hem de zevkli ve medeni bir ortam, kimsenin “Han’fendi başka bir şey almayacak mısınız? Daha da oturuyorsunuz yani?” demediği. Ya, bakın unutmuştunuz bile değil mi böyle bir bakış açısı olduğunu, bir şey tüketmeyen müşteriye kötü kötü bakıldığını falan!
Günümüzde evet, kafe snopluğumuz had safhaya vardı ve çoğunlukla tek örnek olan kişilikli kafeleri tercih edip Starbucks’lara burun kıvırıyoruz. Yine de fazla seçenek olmadığında hala şahane birer “kurtarılmış bölge” kafe zincirleri: Dağ hayatından bir iki saat kaçana, havalimanlarında, hızlı feribotlarda ve pek uğranmayan Anadolu şehirlerinde soluklanmak için bir Caffe Nero, bir Caribou, bir Starbuck’ın kıymeti asla tartışılamaz! (İlk ikisinin kahvesi on numara, bu arada, denemeden konuşmak pek ayıp…)
Bütün bunlar nerden çıktı derseniz, şu an oturduğum ve bu satırları yazmakta olduğum kafeden tabii… Dünyanın gerçek anlamda öte tarafında, Güneydoğu Asya’daki Endonezya’nın binlerce adasından Bali’de, Hindu çoğunluğun ve burayı ev olarak seçmiş on binlerce diğer dünyalı beyaz insanın arasında, hasılı bambaşka bir kültürün ortasındayım ve kendimi güzel bir kafede “evimde” hissediyorum. Bundan ötesi var mı? Kafe denilen yerler uluslararası dil, yemek, ortam ve kültürün beşiği esasında… Yani hepimiz evdeyiz burda ve bu şahane bir şey; Bali’nin Ubud kentinin Penestanan semtindeki Alchemy’de, şu anda oturmakta ve çalışmakta olanların hiçbiri “outsider” değil.
Bali bu açıdan tam benlik. Her köşe kafe dolu, kafelerin hepsi aşırı esnek, saatleri, menüleri, servisleri, mekanları… Bali kafelerinde aylar geçirilebilir, doğrusu tüm zaman geçirmek istediğim kafeleri üç haftada deneyebilecek miyim diye şüpheliyim. Aynı şekilde İstanbul’da da, veya Paris’te de, veya Londra’da ve Viyana’da kafelerde sonsuz zaman geçirebilir insan, yiyip içer, arkadaşlarla buluşur, telefon görüşmelerini yapar ve iş postalarıyla ilgilenir, kitabını gazetesini okur ve yazılarını yazar…
Ama yolunuz mazallah bir Brüksel’e düşerse, veya Aix-en-Provence’a, kendinizi airbnb evinize veya otel odanıza kapatarak kokuşmanız gerekir! Böyle esasen güzel olan şehirlerde, havası güzel, ortamı renkli, giden geleni bol yerlerde kafe kültürünün gelişmemesi, oturup şu anlattığım keyfi yapacak tek kafe bulunmaması akıl sır alacak bir hadise değil. Aix’te bayağı bildiğin yok, Brüksel’de ise olan kafeler akşamüstü 17-18.00 civarında teker teker kapanıyor! Kafe kültürünü haşa anlamadıklarının bariz bir göstergesi… Her iki şehirde kalmak zorunda olduğum sürede duvarları tırmaladığımı anlatmama gerek bile yok.
Biricik San Sebastian ise kılpayı kurtuldu bu şekilde beni karşısına almaktan! Şehirde ilk uzun süreli kaldığım 2014’te yok denecek kadar azdı kafeler. Yine de progresif Gogoko Goxuak, kırk yıllık Koh Tao, yeni açılan The Loaf vardı, fazla sesimi çıkarmadım. Onun dışında tipik İspanyol usulü, barlara kafe demeler, öğlen itibarıyla çörek poğaça kruvasanlara son vermeler…
Neyse ki sonraki yıllarda İspanyol girişimciler de benim gördüğümü, yani insanların evleri yerine bir kafede oturmayı, çalışmayı, okumayı veya sosyalleşmeyi tercih ettiğini görüverdi de işler değişti. Aynı zamanda dünyada gelişen üçüncü nesil kahve olayı da katkıda bulununca, sevgili San Sebastian bir anda -kafe cenneti olmasa da- “Ooo piti piti…” diye kafe seçtiğim, zengin bir ortam haline geldi: Sakona Coffee Roasters’da oturacak yer kapıştığım, The Loaf’un kapanma saatine yetişmek için koşturduğum, Old Town Coffee’de uzun uzun oturamadığım için üzüldüğüm bir şehir.
İşte Bali’nin kalbi Ubud da gerçek bir kafe şehri, neyse ki. Yoksa nasıl geçerdi burda üç hafta?! Halo, terliklerimi kapıda bıraktım, ben şu yelpazenin altındaki koltuğa oturuyorum, lütfen bana bir Açai Kâsesi, bir Flat White, bir de wi-fi şifresi… Suksumo!