
İnsanlarla ne kadar çok zaman geçirirsem, doğayı ve insanlardan tamamen bihaber hayvanları o kadar daha çok seviyorum… Şimdi bir de #avyasaklansın diye kampanya başlatmışlar… Peki, yasaklansın! Dünyada tek günahkar avcılar kaldı çünkü; onları yok ettik mi doğa paçayı sıyırdı! Bir on dakika şu yazıyı okuyabilirseniz nasıl sıyıracağını anlarsınız
Son yıllarda en büyük eğlencem klimalardan, kuaförlerden, son model buzdolabı ve ütülerden, AVM’lerden ve streaming networklerden kopamayan, her daim en albenili çileği arayan ve en egzotik gıda ürünleri olmadan yapamayan, her yere hiç yerinmeden özel araçla giden, her yudumu için yeni pet şişe açan ve yanında naylon torba alternatifi taşımayı kendine yakıştıramayan insanların avcıları doğaya zarar vermekle suçlaması… (Sedat Peker’in ifadesiyle) Lan git! Senin yediğin elektrik, dünyaya kattığın yapay ışık, tüketiminle varlığını desteklediğin asfalt yollar, beton binalar, altgeçit ve kaldırımlar, tarım zehirleri ve ambalaj malzemeleri ve elektronik çöpler ve daha neler neler dünyanın anasını çoktan belledi, sen avcılara kurban ol! Varlığınla ve tüketiminin var ettikleriyle kuyusunu kazdığın yerli çiftçiyi, küçük üreticiyi, gerçek anlamda doğal ve gerçek olan herkesi ve her şeyi söylemiyorum bile…
Sen metropolün göbeğinde yaşa, pek de öyle geçerli bir nedenden değil ama öyle alıştığın, öyle rahat ettiğin, öyle canın istediği, öyle kolayına geldiği için, yazın arabaya biner binmez veya eve girer girmez hop klima tuşuna uzan, dışarda kar yağarken evde kolsuz tişörtle gez, kocaman alışveriş merkezlerinde ürünlerinin yarısı çürüyüp çöpe atılan marketlerden karnını doyur, ondan sonra avcılar vahşi ha?!
Müdür, senin pervasızca tüketip sadece faturasına dikkat ettiğin elektrik için termik santrallerde yerin altı kat kat kazılıp tüm doğa dengesi bozuluyor, insanların hayatları pahasına çıkarttığı kömürler yakılarak feci gazlar atmosfere salınıyor, hidroelektrik santrallerde kendi tercihlerinin aksine dere yatakları oluşturulup akarsular alt üst ediliyor, dağların göbeğine milyonlarca ton beton dökülerek barajlar inşa ediliyor, nükleer santrallerde dehşetli proseslerle elde edilen tehlikeli uranyumlar kullanılıyor ve müthiş işletme tehlikeleriyle elektrik üretildikten sonra atıkların okyanusların hangi derinliğine sokulacağı hala bilinmiyor… Kim vahşi?
Yenilenebilir enerji, yemyeşil güneş enerjisi falan öyle mi? Ne saf bir bakış. Hiç fotovoltaik panel gördünüz mü? Lütfen içini açıp bir bakın… Ha içini açamıyorsunuz çünkü içindeki malzeme zehirli, öyle mi.. Peki ya kalan kısmı? Güneş panellerinin ömrü 20-25 yıl, sonra ne oluyor bu panellere, sorgulasanıza bir…
Rüzgar enerjisi şahaneymiş, tertemiz, yenilenebilir, saf ve masum… Dağlar, ormanlar ve hayvanlar aynı şeyi düşünmüyor bence! Bir daha uçağa bindiğinizde bir bakın dağların tepelerine. Ben avcıyım, sizce çok vahşiyim ama siz elektriği çatır çatır yerken benim içim doğa için cız ediyor, çünkü ben o dağ tepelerini yakından görüyorum, üç kuruşluk rüzgar enerjisi elde edeceğiz diye kaç bin ağaç keserek kaç bin ton toprağı yerinden ederek yollar açtıklarını. O ormanlardaki hayvanların giderek daha daha kısıtlanan alanlarda yaşamaya çalıştıklarını ben fark ediyorum, sizin umrunuzda mı? Yoksa havvanat bahçelerinde çocuklarınıza egzotik hayvan olarak yaban domuzlarını ve alakabakları mı gösteriyorsunuz? Ben onların dişisini erkeğini, gencini yaşlısını ayırt edebiliyorum, avcı ve vahşi olan ben. O dev türbin kanatları için dev fabrikalar inşa ettiklerini, her birini ikişer tıra koyarak ve karayollarını trafiğe kapatarak taşıdıklarını da görüyorum. Karbon ayakizi ha?! O geri dönüşümsüz plastik olan kanatların dökülmesinin ne kadar yeşil ve masum olduğunu tahayyül edebiliyorum. Ha, müteahhitler ve iş makinası üreticileri ve kepçeciler memnun hayatlarından, bu “doğa dostu” rüzgar enerjisi onlara iyi geliyor. Bir de plastik döküm sektöründekilere.
Elektrikli otomobiller var bir de “çok masum yeni nesil yeşil ürün”olarak. Tüketimimiz aman durmasın, bir şeyleri çöplüğe atıp (ki çöplükler de ayrı mesele!) yeni şeyler alalım, onları da kendimizle gurur duyarak alalım diye oluşturulan ürünler. Mazallah yürüyerek veya bisiklet gibi tüketime pek elverişsiz olan ulaşım yöntemleriyle yorulmayalım. Pekiii sera gazları üretmemek için tek yol(!!) olan elektrikli otomobillerin bataryaları için gereken kadmiyum, lityum, kurşun, kobalt, nikel ve benzeri nadir madenlerden ne haber? Onu tüketmeyelim de şunu tüketelim derken, alternatif tüketimin öteki boyutunu da düşünsek… Elektrikli otomobil kullanımı arttığı kadar tehlikeli maden üretimi de müthiş boyutta artacak, o kalabalık, büyük şehirlerinizden otomobillerinize atlayıp güzel ikinci evlerinize giderken dağlarda gördüğünüz devasa maden alanları, bunlar kazılırken üretilen karbon ve bu maden ocaklarının atıkları daha daha artacak, yine yerlerinden edilen hayvanlar ise yiyecek ararken yollara kaçarak araçlarınızın altında ezilecek. Öte yandan bunca elektrikli araç pardon neyle şarj olacak, elektrikle değil mi? Elektrik nasıl üretiliyordu, susayım değil mi artık…
Bilinçli olanlarımız da var tabii, hep geri dönüştürülmüş malzemeden ürünleri tercih ediyoruz alırken, hem bir de elimize geçen koca koca ambalajları, kilo kilo naylonları, poşetleri, kolileri falan geri dönüşüme gönderiyoruz ya, eh daha ne olsun, yaşasın, yemyeşil ve tertemiziz, vicdanımız pırıl pırıl… Peki bu geri dönüşüm prosesleri esnasında ne gazlar ve ne yan ürünler ortaya çıkıyor, hiç düşünen oldu mu? Veya geri dönüşüm kutusuna koyduğunuz her şey gerçekten geri dönüşüyor mu? İngiltere ve benzeri medeni ülkelerden ithal edip, ferah ferah ateşe verip yakarak yok ettiğimiz(!) plastik çöp yığınlarını televizyonlarda görmediniz mi? Geri dönüşüm prosesinin bir peri değneği dokunuşu olduğunu varsaymasak, bunun da -iyi niyetli de olsa- sonuçta doğal süreçlere aykırı bir üretim prosesi olduğunu, olmamasının olmasından daha iyi olduğunu fark etsek…
Umumi tuvaletlerde elimizi kağıt havluyla kurularsak ağaçlar kesilecekmiş… Ha evet, sıcak hava üfüren alet perilerin nefesiyle çalışıyor çünkü! Evde de bez havlu seçeneği varmış… Ya evet, onu da okuyup üfleyerek temizliyoruz değil mi, deterjan, elektrik, enerji harcayıp ısı, kirlilik falan üretmiyoruz?
Guatemala’dan veya Gabon’dan gelen Adil Ticaret ürünlerini, diyelim bir çorabı veya bir fincanı, normalin üç katı fiyata satın alırsak dünyayı kurtaracakmışız… Yemişim adil ticaretinizi, ulen o ürünler Guatemala’dan buraya ulaşana kadar karbon ayak iziyle dünyanın anasını bellemiyor mu, gazlar, ambalajlar, uçaklar, hani adalet nerde kimin için, dünya için olmadıktan sonra?
Et yemeyecekmişiz çünkü çok vahşiceymiş, içinde kan ve gözyaşı varmış, dünyanın kötü gazlarının falan ana müsebbibi oymuş ve ekolojik dengeyi bozuyormuş. Onun yerine laboratuvarlardan çıkan kim bilir nelerden oluşan yapay etler, çeşitli kodlara sahip maddelerle korunup plastik paketlere sokulmuş tofular, kitlesel üretilen genetik harikası yeni nesil tahıllar, on binlerce kilometre öteden nasıl paketlerle nasıl frigorifik ortamlarla nasıl karbon ayakizleriyle gelen ‘besinler’… Ay ben size daha ne diyeyim, nasıl diyeyim, siz kendiniz düşünmüyorsanız, “Yahu bu yapay gıdaların tasarlanması, üretilmesi, taşınması, pazarlanması nasıl doğal ve zararsız olabilir; bunları tüketirsem doğaya net katkım nasıl olacak acaba…” diye, ben nasıl düşündüreyim?
36 gramlık paketlerde 8 yuroya satılan “donuk kurutma tekniğiyle” üretilmiş meyve namzetini yemenin dünya ve çevre için (ve tabii sizin bedeniniz ve cebiniz için) iyi olduğunu düşünmenizi neye borçlusunuz?! Bahçenizde bir taze meyve yetiştirip koparmak çok mu zor, yoksa yeterince düzgün şekilli ve parlak renkli mi olmuyor sizin için? Ya da üst baş kirleniyor tabii, haklısınız. Okyanuslar ötesinden gelen kinoalarla avokadoları tüketmekle, “et ve süt üretiminin dünyada yol açtığı çevre facialarını” önleyeceksiniz ha? Haydi bastırın! Daha çok veganlık, dünyaya daha çabuk veda! O arada da köfteye baştan uyanmış ve çoktan yemyeşil malları götürmekte olan uyanık yeşil zenginler, oh ne ala.
En havalı, en kokoş, en moda dükkanların vitrinleri eko, doğal, geri dönüşmüş, adil, vb ürün dolu. Hadi ya… Bu işin içinde bir bityeniği veya bir (kaç milyon) çelişki olabilir mi sizce, az bir şey düşünürseniz? Ben şahsen sonsuz yeni ayakkabı markası görüyorum, aman da nasıl güzel sunuluyorlar, aynı tipten 57. ayakkabınızı onlardan alırsanız dünya hah işte o zaman kurtulacak, küresel ısınma anında 180 derece dönüş yapacak… Yeter ki siz 200 yuroyu bayılıp o katiyetle ihtiyacınız olmayan (hem de tuhaf görünüşlü) ayakkabıyı alın, dolabınızı beklemek üzere koyun! İki kilo ambalajı ve bu paranızın karşılığını dünyaya ne kadar da çok verdiğinize dair bir buçuk kilo tanıtım, yani ikna malzemesiyle birlikte.
Sizin gözünüzün önüne de ultra-high-tech plazalardaki aşırı havalı corporate toplantı odalarında yapılan “Yeşil akımdan nasıl en iyi para kazanırız – en kârlı yanıtı verene Seyşellerde tatil hediye” başlıklı sonsuz toplantılar gelmiyor mu? Valla gelmiyorsa biraz doğal balık yağı, biraz da ekolojik magnezyum tavsiye ediyorum. Bu toplantıların bir tanesinin ana ekseni “Yaptığımız işi nasıl gerçekten daha zararsız olarak yapabiliriz?” ise ben de dişimi kırarım. Gerçi herhalde onu da ekolojik yöntemlerle tamir ederler ya, neyse.
(Patagonia’yı tenzih ediyorum, eko-çıkarcı şirketler arasından… Hakikaten ezber bozdular, gerçek doğaseverlere umut ve örnek oldular, mevlam razı olsun. Ne yaptıklarını duymayan, lütfen bir Gugıl hazretlerine sorsun.)
Bu yeşil diye, doğa diye, hayvancıklar diye kanayan yüreklerin iyi niyetini, güzel bakışlarını görüyorum… Militan veganların, av düşmanlarının sevgilerini, ‘tüm canlılar sonsuza dek yaşasın’ isteklerini görüyorum ve onurlandırıyorum… Ama böyle olmaz, olmuyor! Gaza gelmemek, tek yönlü, tek boyutlu bakmamak gerek işe yarar düşünce ve eylem üretebilmek için. Ayol bir durup her şeyi yerli yerine koysanız, öncesini sonrasını tartsanız da sonra isyanlar edip protestolara çıksanız! Doğayı korumak, hayvanları sevmek öyle olmuyor, belki 2+2 her zaman 4 etmiyor…
Misal, Orta Anadolu’daki nesli tükenen koyunun hikayesini anlatayım size. Benzer hikayeleri ABD’nin çeşitli büyük ulusal parklarından da duymuşluğum var. Efendim, geçtiğimiz yıllarda Orta Anadolu’nun bir bölgesinde nesli tehlike altında olan, sayıları azalan bir yabani koyun cinsimiz var. Yetkililer 2+2 mantığında düşünen insanlar olarak bölgedeki kurtların bu koyunları tehdit ettiğine ve yediğine karar vererek, kurtları bir şekilde oradan yok ediyorlar. Sonra bir bakıyorlar: Aa, koyun nüfusu daha da azalıyor?! Araştırma soruşturma, sonunda anlaşılıyor ki koyunlar tehdit altında olmayınca üremiyorlar. Hah, buyrun bakalım. Ayrıca sayıları ilk başta bir miktar yükselse de o artan koyun sayısı mevcut meraları vahşice tüketince zaten aç kalıyorlar ve üreyemiyorlar veya yaşayamıyorlar. Hah, buyrun bakalım. Sonunda köfteye uyanan yetkililer kurtları makul sayıda yeniden ortama takdim edince koyunların da nüfusları ve durumları normalize oluyor.
Yani zaten aksi takdirde, milli parkların birini koyunlara, birini kurtlara, birini keçilere, birini ayılara falan ayırmak gerekirdi, değil mi? Kurtlarla ayılara ne yedirecektik, o da ayrı konu… Yapay et veya tofu uygun mu acaba? Olmazsa kuru fasulye veya karabuğdaydan ekmek? Neyse, ben yine susayım.
Bir de orman yangınları konusu var yeşilseverleri ters köşeye yatıracak, onu da paylaşayım, ters köşelerin faydalarını görelim. Elbette ben de zamanında orman yangını karşısında gözleri dolan ve depresyona giren bir kanayan yürektim… Sonra bir zaman elime, Kuzeybatı Amerika yerlilerinin (ki doğa konusunda en güvenilir kaynaklardan biri olduklarına kimse itiraz etmez herhalde) bu konudaki görüşlerini ve uygulamalarını anlatan ayrıntılı bir araştırma çıktı, konudan maddi manevi bir çıkarı olmayan, nötr bir doğa dergisinde. Bu araştırmada doğal ormanların arada bir ömürlerini doldurup yanmalarıyla ağaç diplerindeki gömülü tohumların güneş görerek taze ağaçlara dönüştüğü, yangından kurtulan büyük kütüklerin yerel halka yakıt olduğu, yanan hayvanların sağ kalanlara gıda olarak ormanın hayvan nüfusunu ayarladığı, küllerin yine orman toprağına katkıda bulunduğu vb “öteki taraftan bakan” bilgiler vardı. Amerikan yerlileri halen, doğal olarak yanmayan ormanları kontrol altında yakmak için yetkililerden izin koparmaya çalışıyorlar, çok yerde başarıyorlar da. Bu nedenle artık orman yangınları benim yüreğimi kanatmıyor, arz ederim. (Ormanlık alanların kasıtlı yakılarak yapılaşmaya açılması vb apayrı konular, bu görüşüm doğal olarak yanan ve doğal olarak tekrar büyüyebilecek ormanlar hakkında.)
Hayvanları, doğayı, çevreyi insanevlatları olarak kendi keyfimiz için zedelemeyelim, öldürmeyelim, yok etmeyelim. Dünya sadece bize ait değil ne de olsa, unutmamak gerek. Kabul, eyvallah. Hemen. En başta ben varım. O halde hedefimiz buysa ve bu hedefle av yasaklanacaksa, şunlarla eşzamanlı olarak yasaklansın:
AVM’ler (doğadan çalarak kapladıkları alan, tükettikleri elektrik, doğayı zehirleyen klima gazları, deterjanları, haşerat zehirleri, yaydıkları ışıklar ve elektromanyetik alanlar, vs vs…)
Asfalt yollar (ağır makinalarının pisliği, doğayı altüst etmesi ve nefessiz kalacak şekilde kaplaması, katranı, yaydığı ısı, şu bu, saymaya bile eriniyorum)
Kaz tüyü montlar, kuş tüyü yastık ve yorganlar (Moncler veya Uniqlo giymeyelim, eski usul yıkanmayan 100 kilo ağırlığında pamuklu yorganlarla ve tuğla yumuşaklığında boyun yamultan yastıklarla yatalım)
Aydınlatma (30 mumun üzerindeki aydınlatmalar, her türlü projektörler, LED bile olsa 30 mumdan parlak ışık veren konut ve sokak ve araç aydınlatmaları yasaklansın, 30 mumla gayet yeterli aydınlanabilir insan)
Tekstil sektörüne %200 çevre vergisi (o boyalar nasıl bir doğa katliamı yapıyor bilmiyor musunuz, yoksa öte yana mı bakıyorsunuz?)
Havayolu taşımacılığına %200 çevre vergisi (gürültüsü, ışığı, saldığı gazlar, elektromanyetik etkileri ve değiştirdiği hava olayları, bunlar hayvanları öldürmüyor da avcı öldürüyor öyle mi?)
Karayolu taşımacılığına %200 çevre vergisi (hayvanları, bitkileri eziyoruz, kaçırıyoruz, yiyecek alanlarını işgal ediyoruz, egzozla sularını, havalarını zehirliyoruz…)
Havai fişekler
Devam da edebilirim, ama konunun özünü anlamışsınızdır… Özetle siz her gün bilinçsizce bir sürü şekilde bir sürü cana kasteden modern şehir yaşamlarınızdan ve dünyayı geri dönülmez noktaya getiren genel ‘tüketim’den taviz vermek yerine, kırk yılın başı tetiği çekip kırk yılın başı avına galip gelen avcıyı tek suçlu ilan ettiğiniz sürece çevre koruma konusundaki durumumuz saçma ve komik bir çizgide kalacak.
Sonra bir de “temel çıkış noktası” var: Neden? Ben neden doğada var olan her şeyi dengeli şekilde yiyorum, ben neden binlerce yıl önceden gelen doğal uygulamaları (orman yangınları, hayvanların insan yaşamında kullanılması, av, ateşte yemek pişirme, vs) destekliyorum? “Eğlenmek için rodeo seyrediyorsunuz,” diye parmak uzatan önce kendine bakacak, kendisi demek bunu eğlence olarak görüyor, ben öyle görmüyorum çünkü: Bana göre rodeo, av, orman yangını, ata binmek, dağ zirvelerine tırmanmak, hayvan eğitmek, hepsi temel varoluşçu etkinlikler. Eğlenmek için mi, ağız tadım için mi, keyif için mi? Peh! Hiçbir fikriniz yok… Bu dünyadaki esas, özgün, ilkel varlığımla birleşmek; gerçek benliğimle barışmak; dünyayı ve doğayı böylece kavramak ve böylece dünyanın doğru yola girmesine destek vermek için. Doğayı önce anlayıp sonra korumak için. Bir yılan öldüğünde üzülmek, bir fareciğin hayatı için zaman harcamak, doğanın dengesini bozmamak için zifiri karanlıkta uzun far yakmamaya gönüllü olmak için. Tüylü hayvanlar ve zehirli hayvanlar olarak, yumuşacık çimenler ve dikenli pinarlar olarak iki yana ayırmadan doğayla bir olmak, bütün olmak için.
“Ben çok seviyorum yeşili, doğayı, bahçeyi… Bir ev yaptırdım bahçe içinde, pırıl pırıl tertemiz betondan, terasını da buz gibi fayans döşettim, temizlemesi kolay olsun. Araziyi tabii en baştan tel örgüyle kapattım, eh nerenin bizim olduğu belli olmalı, hem yabani hayvan falan girmesin, sensörlü projektörler koydum dört yana ki aman ne olur ne olmaz, bütün gece yanıyorlar. Yılda iki ilaçlama yaptırıyorum haşerata, akrebe yılana karşı, belediye de bir güzel sivrisinek ilaçlaması yapıyor, tabii bizim köpeği uzak tutuyorum ilaçlama günlerinde. Klimayla oh bir güzel ısınıp serinliyorum, bahçeyi de çim döşedim böyle cillop gibi, günde iki defa suluyorum otomatik sistemle. Havuz şart tabii yazın, bahçeyi kazdırıp büyük bir havuz yaptırdım, elektrikli devridaimi, dalga makinası falan var, klorla dezenfekte ediyoruz, arada 100 ton suyunu değiştiriyoruz tabii… Ama av yasaklansın, avcılar doğayı öldürmesin!”
Ya git güzel kardeşim ya, git gözünü seveyim… Senin dünyaya benden, makul ve yasal av yapandan, güzel güzel gerçek etini yiyenden, rodeo izleyip hayvanlara hayran kalandan daha az zarar verdiğin gün ben sana yapay bir koyun sürüsü keserim kurban olarak!
* * *
ÇOK ÇOK ÖNEMLİ ÖZET: Kimsenin kalbini kırmak istemiyorum, ama kendi gerçeğimi konuşmak da bu hayata benim boynumun borcu. Bunu biraz keskin ve biraz eğlenen bir dille yapıyorsam eh bu da üslubum… Ben de zamanında “saf ve masum bir doğasever” idim ve öteki taraftan bakmayı düşünemiyordum, ben de bana “çevreci” diye sunulan bakışlara hala sık sık kanıyorum, ben de yazdıklarımı uzun süre doğanın içine gark olarak ancak idrak ettim. Ama ettim. Henüz edemeyen, benden daha doğadan uzak olan, öteki taraftan bakmayı düşünmeyen, kendisine yeşil ve masum olarak sunulanları sorgulamayacak iyi niyette olanlara bir uyarı sinyali, bir soru işareti, bir düşünce balonu sunmak istiyorum. Lütfen bu yazıyı ükelalık ve yargılama değil (esas yargılanan benim avcı olarak), gerçek amacı olan “uyarı” niyetine alınız. Yani Candan’ı kinoa yığınına gömüp avokadolar atarak öldürmeyelim lütfen; onun yerine savunduğumuz akımların ve tercih ettiğimiz hayatların çeşitli boyutlarını görüp hesaba katalım ve net etkiye bakalım, basitçe tek bir yöne savrulup sadece ‘öteki’leri suçlu ilan etmek yerine.
(Ekim 2022)