
- Kolay gün diye bir şey yoktur.
Ah, bunu öğrenmem ne kadar zaman aldı! Kaç kere dağların tepesinde, buz gibi bir bulutun içinde soluk soluğa tırmanırken, veya itin öldüğü yerde aç bilaç kahvaltı etmek için bir kafeye ulaşmaya çalışırken, veya günün bitmesini beklediğim sırada bitkinlikle kendimi yol kenarındaki otlara dinlenmeye atmışken, “Ulen hani bugün kolay olacaktı?!” diye küfrettim? Bu özellikle uzun, zorlu günlerin ardından olurdu: Hah, dün 28 kilometre dağa tırmandım, bugün sadece 22 kilometre var hem de ovada… Hee, oldu canım. Yok öyle kolay gün. İlla ki az da olsa tırmanması, kayalı taşlı zemini, dik yokuş inişi, güneşin alnında kabak gibi yürümesi, hasılı bir zorluğu var, hiçbir şey olmasa, o 22 kilometrenin normal insanın yürüyebildiğinin birkaç katı olduğunu anımsamak yeterli olabilir, “kolay gün” diye bir şey olmadığını idrak etmek için.
Çok zorlayıcı ve daha az zorlayıcı günler vardır. Kolay gün, asla. Çünkü biz Camino yürümeye soyunurken buna imza attık. Ve gençken göz kırparak birbirimize dediğimiz gibi, kolay olsaydı herkes yapardı.
- Herkes kendi mücadelesini verir.
Yürüyorsun, benim gibi hedef odaklıysan rap rap yürüyorsun, belli bir saatte belli bir yerde olmak amacın, kimse seni sollamıyor, çok mutlusun, sonra birden ortaya çıkan misal senden 15-20 yaş ilerde kadın erkek grup, sakince sohbet ederek seni sollayıp ilerde gözden kayboluyor… Haydaa?! Çöktün.
Başka bir zaman, sırtında özel bir çantada ufak çocuğunu taşıyan peregrino veya bebek arabasında ufak çocuğunu süren peregrina yanından geçiyor.
Yine başka bir zaman, düzgün yürüyemeyen, bir nevi ortopedik veya motor engeli olan bir peregrino görüyorsun yolda. Şaşkınlık nidaları içinde kalıyorsun, herhalde ortalamadan kısa etaplar yürüyordur diye tahmin ediyorsun.
Çok kilolu, ayakları çok fena yara içinde, çok hızlı yürüyen, çok yavaş yürüyen, çeşit çeşit yürüyüşçü görüyorsun gün boyunca. Başlangıçta, geçtiklerini geçtiğin için bir zafer, bir başarı hissi; geçildiğinde bir hırs, bir atılım isteği… Sonra öğleden sonra, akşamüstü oluyor, etabın sonundaki köyün veya kasabanın çoğunlukla evinin salonu kadar olan meydanında etrafına bir bakınıyorsun ki, e gün boyu gördüğün herkes orda! Hızlısı yavaşı, duranı fırlayanı, sakatlanmışı engellisi…
Herkes kendi mücadelesini veriyor. Bunu zaten, sen de başına bir şeyler geldikçe, Camino’nun farklı günlerinde değişik mücadele çeşitleri deneyimledikçe sindiriyorsun. “Normal bir günde burayı tırmanmak benim için iş değil. Ama şu an canım o kadar sıkkın ki bugün burayı büyük bir gayretle geçiyorum.” “20 kilometreyi göz açıp kapayana kadar yürürdüm ama şu çeken minik kas bana her adımımı hissettiriyor.” Bunları bunları deneyimledikçe anlıyorsun ki herkesin kendine göre, sadece kendi bildiği, sadece kendi verdiği bir mücadelesi var ve her biri inanılmaz derecede takdire şayan. Sen ise onlardan daha iyi veya daha kötü değil, kendinden daha iyisin. Her zaman, kendinden daha iyisin.
- Bir şeyi hedeflemek, kendi başına bir zaferdir.
Niye kendinden daha iyisin: Çünkü inanılmaz bir şeyi hedefleyerek yola çıkmışsın! Zaferi burada kazandın, koydun cebine. Yola çıkmamak varken çıkmış, yerinde oturmak varken delice bir hedefe soyunmuşsun.
Günler boyu, yanından arabalar, otobüsler geçerken, senin 8 saatte yürüyeceğin yere yarım saat sonra varacaklarını bilirken, taksi reklamları her dinlenme köşesinde gözüne girerken, yanından geçen yerli halk sana deli gözüyle bakarken, bedeninde ve ruhunda her şey altüstken sen hedefine doğru devam ediyorsun. Zoru seçmiş, zoru yapmaya kafayı koymuşsun. Zafer şimdiden senin! Kimin olacaktı ya, hiç böyle bir macerayı göze almayanın mı?
- Hep kendi başımızayız, ama asla yalnız başımıza değiliz.
Camino boyunca insanlar ihtiyacın olduğu zaman alanında belirir, sen ihtiyaç duymadıkça alanından yok olur. Her zaman, hep böyle bu. Yahu ne kadar boş yol, kimseler yok, bir yerleşim yerinden bile geçmiyor, diye düşünüyorsun, sonra bir bakıyorsun dağın başında, İstanbul’da da yaşamış bir genç kadın çıkıyor karşına ve Türkçe muhabbet ediyor seninle. Veya ormanın derinliklerinde doğadan başka ses gelmezken birden mobil bir kafe ve soluklanan peregrino gruplarının içine düşüyorsun. Bir rahatsızlığın olduğunda hiç konuşmamış olduğun bir avuç insan sana yardımcı olmak için seferber oluyor. Dolu bir kafede oturacak yer bulmaya çalıştığında illa biri ahbaplık ederek masasını paylaşıyor. Hiçbir zaman yalnız değilsin, her ihtiyaç duyduğunda peregrino kardeşlerin beliriyor yanı başında. Hayatımız ve kadim dostluklarımız gibi.
- En gıcık insanın bile bir güzelliği vardır.
Misal Almanların, diye şaka yollu ırkçı bir yorumla başlayabilirim… Camino kitabımı okuyan anlar, özellikle başlarda, Alman peregrinolar bir şekilde -Camino’nun özgürlük, formsuzluk, esneklik kavramlarına ters düşen genel yapılarından mı acaba?- sinirime dokunuyorlardı. Ze Germans are coming, bunlara (ve Guy Ritchie’ye) gönderme yapan cümlem. Ama günler geçip Caminolar bitip bir şekilde bireysel tanıma imkanları geliştikçe, en gıcık peregrinonun bile insani yanını görüyorsun. Şahsen tanımasan bile, genel bakış açın dümeni “Herkes kendi mücadelesini verir” yönüne kırınca zaten doğal olarak anlayış gösteriyorsun, “Kim bilir benim bilmediğim nelerle mücadele ediyor bu insan da,” diye.
- Sınır sandığımız şeyler sadece algılarımızın kısıtlılığıdır.
Hiçbir şeye kesin damgasını vurmamak gerektiğini birkaç gün içinde idrak ediyor insan Camino’da. İnanılmaz gelen mesafeler, birkaç gün sonra sıradan hale geliyor. Ağlayarak havlu atmayı düşünen insanlar, birkaç gün sonra hedeflediklerinden ilerde karşına çıkıyor, “Baktım yorulmamışım, yürümeye devam ettim,” diyerek. İstisnasız herkes, düşündüğü sınırlarının çok ötesinde şeyler yapıyor: Gerek bir hostel koğuşunda, tanımadığı onlarca kadın ve erkekle birlikte uyumak olsun, gerek sabah 6’da kalkarak yola çıkmak olsun, gerek hiç alışık olmadığı saatlerde bir şeyler yemek veya yememek olsun, gerek üç beş kelime konuşabildiği dilde yardım istemek veya başının çaresine bakmak olsun, gerek ailesinden, çocuklarından bu kadar süre ayrı kalmak olsun… Kesinlikleri kaldırınca, herkes sonsuz boyutlarda istediği yerlere uzanıyor.
- Evren bize her an tam ihtiyaç duyduğumuz şeyi verecektir.
Umutsuz bir anında karşına çıkan bir “Ultreia et sus eia” yazısı, veya taksi bütçemi aşar mı acaba diye düşünürken taksinin paylaşımlı çıkması, veya bugün yemek yemesem daha iyi diye kendini ikna etmeye çalışırken yemek servisinin olmaması, veya konuşmak istemediğine inanırken ısrarla senle konuşan birinin şahane bir insan çıkması… Yol işaretlerle dolu; her işaret senin neye ihtiyacın varsa ona yönlendiriyor. Sadece kendini zihnindeki istek ve ihtiyaçlardan özgür bırakman, gelenleri kabul etmen yeterli.
- İnsan bedeni sınırsızdır; sınırlı olan öğrenilmiş şeylerle dolu olan zihindir.
İşte bundan, her peregrino yolda gözyaşı döker. Zihnini, sınırlarını açtığında, aştığında karşısına çıkan sınırsız insan gözlerini alır çünkü. Belirli bir şeye ağladığını sanır, ama sadece peregrino olduğu için ağlıyordur. Kendini peregrino olarak tanıdığı, o sınırsız insan olarak algıladığında önceki hayatındaki yapamamları, edememleri, bilememleri o gözyaşlarıyla atar. Peregrino gözyaşlarından sonra her şey bambaşka olur.
- Normlar ve normaller dünyasına göre çok değişkendir.
Caminoda kafamıza her türlü şeyi sarmak, saçımızın başımızın Allah ne verdiyse o halde olması, hatta genellikle ter kokmak gayet normal. Bir kafeye oturduğumuzda botlarımızı çıkarmak, içeri çoraplarla girip siparişini almak, masaya oturduğunda çıplak ayaklarını yukarı dikmek aynı şekilde. Bir saat büyük bir iştahla muhabbet ettiğin insana başka bir saatte selam vermeyi bile istememek. Vesaire, vesaire. Her şey normal. O kadar yorgun, o kadar bitkin oluyoruz ki, “uygar” dünyada normal kabul ettiğimiz şeyler için uğraşacak ne fiziksel ne ruhsal takatimiz oluyor, işte o zaman da aslında başka türlü de olabildiğimizi, o başka türlü hallerde -ter kokarken, saçımız rezilken ve çıplak ayaklarla kafede yürürken- de sevilebildiğimizi görüyoruz. Normların esnekliği, her şeyi normal görmemize yardımcı oluyor.
- Gerçekte her şey ideal veya yuvarlak sayılarda olmaz.
Camino’da öğrendiğim şeyler on maddeyle kısıtlanabilir mi? Belki başlarken öyle bir düşünce vardır, ilerledikçe gerekliliği anlamsız gelen. Esnek olmak, bir şeyleri bir kutulara koymamak, düşünülen, planlanan, beklenen şeylerin farklı gerçekleşmesini de kabul etmek biricik Camino’muzun ısrarla öğrettiği ana derslerden.
- Az zamanda çok şeyin tadını çıkarmak mümkündür.
Başlarda en büyük dertlerimden biriydi: Ee, o kadar yürüyüp pestil olacağım, sonra hayatta tek bir defa geçeceğim o köyleri, kasabaları gezip tadını çıkaramayacağım, yazık değil mi?! Ama işte öyle olmuyor… İnsan her Allah’ın günü 20-30 kilometre yürüyüp, sonunda kalacağı yeri belirleyip, bavulunu bulup, odasına çıkarıp, bavul açıp odaya yerleşip, dinlenip, ertesi sabah yine bavulunu toplayıp, yine organizasyonunu yapıp transferini ayarlayıp, yine yürüyünce, bunu gün gün üstüne 10, 15, 20 gün yapınca öyle bir beceriler geliştiriyor ki, hem yürürken ohoo neler görüyor gözlemliyor deneyimliyor, hem az bir şey dinlendikten sonra nasıl bir enerjiyle yerinden kalkıp o yeni mekanı geziyor, bir şey yaparken aynı anda birkaç şeyi daha takip edebiliyor ki, hiçbir şeye yazık falan olmuyor. Şahsen ben Camino’dan kazandığım bu gibi beceriler sayesinde aşırı mobil, aşırı organize ve aşırı seyahatli bir yaşama geçtim ve normal insan düzeninin birkaç katı şeyi hayatıma yerleştirebiliyorum artık.
- Herkes Bir’dir.
Do I contradict myself? Very well, then I contradict myself (I am large, I contain multitudes.)
Camino’da sıra sıra her şeyi yaşıyoruz, her şeyi oluyoruz. Sonunda fark ediyoruz ki evet, her şeyden var içimizde. Herkesten, her şeyden bir parça. Yani hiçbirimiz öyle pek de farklı değiliz.
- Hakkıyla Camino yürüyen, hayatta istediği her şeyi yapabilir.
(Şubat 2023)