İçeriğe geç

Yorulduk…

Yorulduk artık kahrolmaktan.

Bezdik.

Kahrolacak halimiz kalmadı. Öfkelenecek takatimiz bitti.

Her gülümsemenin yüzümüzde donup kalmasından, her keyfin boğazımıza dizilmesinden bezdik.

Her sabaha kahrolarak başlamaktan çöktük.

Yaşamanın ne olduğunu -eğer bir nebze biliyorduysak- unuttuk. Bir zerre zevk almak zehir zıkkım oldu bize…

* * *

Kabahatimiz ne, demiyorum. Kabahatimiz çok. Çok. Saymakla bitmez.

Bu şerefsizleri başımıza getiren biz. Köşe dönmelere, idare etmelere, aman canımcılığa, adam kayırmacılığa göz yuman biz. Kurallarla mücadele eden, kolaylara kaçan, kendi güvenliğimizi önemsemeyen biz. Şu hayatı işte böyle yaşayan, kabullenen biz. Modernite, refah, iyi yaşam diye güruhlar halinde kârhanelerde olmaya özenen biz…

İzmir Selçuk’ta beş yavru yanarak öldü. Bir barakada, garibanlıktan. Kartalkaya’da yetmiş sekiz kişi yanarak öldü. Lüks otelde, açgözlülükten. Ortak nokta? Ülkemiz. İnsanımız.

* * *

Biz, nasıl varlıklarız biz? Nasıl kendimizle yaşıyoruz, anlamıyorum. Yangından korunma yöntemi öneriyor bir uzman: “Alt katlarda konaklamayı tercih edin.” Peki, ben yanmayayım, üst katlardaki evlatlar yansın. Oldu.

Bu öneriyi duyduğumdan beri, zaten yerinden oynamış şirazemin geri kalan kısmı da tamamen şaştı, nasıl yerine oturur bilmem. 

Arkadaşım demiş, ne kadar haklı demiş, o kurala bu denete şu kuruma ne hacet, vicdanı olan insan zaten yapmaz mı acil durum kaçış planı, yolu, yordamı, alarmı? Zorla mecburiyetle ceza korkusuyla mı yaptırılması gerek?! Hakikaten, niye bunu sormuyoruz? Niye bunlar gibi vicdansız insanlara para kazandırmayı seçiyoruz?

* * *

Biz nasıl varlıklarız? İnsanlar toplu toplu, aile aile ölmüşler, biz sıcak patatesi birbirimize atma telaşındayız. Bir tane insan evladı da çıkıp, “Ben kahroldum, daha iyi bir iş yapmam gerekti, istifa ediyorum, her şeyimden feragat ediyorum, bu vicdan azabı beni yiyor,” demiyor! Ben bu insanlarla aynı kategoride, aynı sıfatta, aynı cinste sayılmaktan hicap duyuyorum.

Canlara üzülemiyoruz bile, öyle bir suçlu arama telaşındayız. Bir otursak, bir sussak, bir üzülsek hüngür hüngür… Belki de acıdan, hüzünden, çöküşten nasıl kaçılır, onun debelenmesindeyiz. 

Yok olan bütün o aileleri hafsalamızın hangi derin köşesine gömebiliriz, devam edebilmek için? Bir gelecekte bir yudum kahve içip, bir oh diyebilmek için? 

Bize bir kahve keyfini, bir “oh”u, bir gülümsemeyi çok gören devleti biz kendimiz, sen bunu okuyan, ben bunu yazan, biz bizzat var ettiğimizi nasıl külliyen reddedebiliriz, onun peşindeyiz.

“Ben bu tatil için bir yıldır para biriktirmişim, bana ne şurda tüten 12 katlı mezarda benimki gibi onlarca aile kül olduysa,” diyen tatilciyi, “En çok para kazanacağımız iki haftaya girdik, bizim otelimizde sıkıntı yok, tatile devam,” diyen komşu otelciyi, “Şurada hayatlar sönmüş az evvel ama ben kalkıp buralara kadar gelmişim, elim boş dönecek değilim ya,” diyen kayakçıyı, (şunu yazmakta bile güçlük çekiyorum) yanan otelin önünde hatıra fotoğrafı çektirenleri biz ortaya çıkarmışız, bizim toplumumuzun, bizim ekonomimizin, bizim siyasetimizin ve bizim ahlakımızın (ahlaksızlığımızın?) parçası onlar, bunu nasıl kabullenebiliriz, onun savaşındayız…

* * *

Felaketler olur, olacaktır. Felaketler olup, yapılması gerekenleri yapması gerekenler doğru yapmadıklarında kahrolurken, hep dönüp dolaşıp Cem Şen öğretisi gelir aklıma. Gönlüme tek oturan o olur, “Hah, evet, bu,” diyebildiğim. Kelimelerim tam olmazsa mazur görülsün: Cem Şen -Allah razı olsun- der ki, herkesin her durumda elinden gelen bir ve tek bir şey vardır, o da yaptığı şeyi en iyi şekilde yapmasıdır. Her ne ise, okumak mı, yazmak mı, yemek yapmak mı, roket yapmak mı, adalet dağıtmak mı, çöp toplamak mı, evlat yetiştirmek mi ya da çiçek yetiştirmek mi… Herkes yaptığını en iyi şekilde yaparsa, der, herkes de herkesten en iyisini yapmasını talep eder, dolayısıyla yöneticiler de aynı şekilde, en iyi şekilde yönetir toplumu ve her şey olabilecek en düzgün halde yaşanır. 

* * *

Evet, diyorum kahrolmalarım arasında, ben çok şükür yaptığımı en iyi şekilde yapıyorum. Müsterihim. Hüzünlü, kahırlı ama müsterih. Evet, daha kahrolacağım çok şey ve dökeceğim çok yaş var belki, ama elimden geleni yapıyorum, yapacağım.

Sonra “Çocuk, Köstebek, Tilki ve At”ı açıyorum:

(…) “Devam edebilmek için hepimizin bir nedene ihtiyacı var,” dedi at. “Seninkisi ne?”

“Siz üçünüz,” dedi tilki. 

“Yuvama dönmek,” dedi çocuk.

“Pasta,” dedi köstebek (…)

İşte böyle böyle nedenlerle, devam edeceğiz yine. Anlamlı, anlamsız, kalıcı, geçici. Nelerden sonra ettik… Yüreklerimiz çentile çentile, yaralarımızı yalaya yalaya devam ettik. Edeceğiz yine. Edelim tabii. Kendime, Birinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günlerinde, “Hayatın beraberinde getirdiği her şeye katlanmayı kabul etmemiz gerek,” diyen Shiele’yi hatırlatıyorum… Gidenlerin nurlar içinde olmalarını, kalanların peygamber sabrıyla donanmalarını dileyelim, devam edelim.

Ama lütfen, yaptığımız her ne ise, onu en iyi şekilde yaparak. Unutmayarak, boşvermeyerek, görmezden gelmeyerek. Yoksa kahrolarak başlanacak günlerin sonu olmayacak. 

(Ocak 2025)

Kategori:Ordan burdan insandan...