
Bir güzel kahve yaptım, ısıttığım fincanıma koydum. Malum, hava soğuk, her yer soğuk. Seul’den almıştım bu fincanı, el yapımı bir çift. Paketlerken deli miyim diyordum, şimdi iyi ki almışım: Uzun öğleden sonralarda içilecek kahve boyutu için birebir. Ayağıma kalın yürüyüş botlarımı giydim, bere, atkı, yelek, eldiven. Kızılderili pançomu da bacaklarıma sardım ve terasa attım nihayet kendimi.
Yılbaşından önceki günün öğleden sonrası. Terasta derece eksilerde. Olsun, önemli zamanlar bunlar, istisna zamanlar, ısınırım sonrasında. Hele bir terasta çevreyi, kendimi, seneyi tartayım da…
* * *
Feci bir poyraz esiyor. Üstüne bir de -siz esenin poyraz olduğunu bilseniz bile bunu bilmezsiniz- arada gündoğu savurdu mu, ayazdan hayvanat nebat nasıl ayakta kalıyor bilmiyorum. Zeytinlerime doğru uzanan, Kuşini’nden Kurtkayası’na, Kayserkaya’dan Suyunanası’na her yeri gören platformuma çıkıyorum, soğuğa rağmen oturuyorum azimle. Bulutların arasından güneş batmaya çalışıyor kırmızılıklarla. Yılın son güneşlerinden biri. Ağzımdan, “Ah şu an çok mutluyum!” dökülüyor. Tekrar.
2016 nasıl geçti, diye soruyorum kendime… Buraya çıktık dona dona, bir açılım çözülüm saptama vs yapalım bari! Ne kadar çirkin bir seneydi, biliyoruz hepimiz, akla hayale sığmaz kötülükler hayatlarımıza tecavüze kalkıştı sürekli, bir rahat soluk aldırmadılar… Peki ama benim yanıtım ne dersiniz 2016’nın nasıl geçtiğine: “Ah şu an çok mutluyum,” cümlesini ne kadar çok kullandım bu sene! (Evet, ‘ah’ı da var mutlaka.)
Neden? Bu kadar kötülük çirkinlik rezillik arasında neden bu mutluluk? İlkgençlik yıllarımı hatırlıyorum, insanların neden uyuşturucu kullandığını, neden aşırı içtiğini anlayamazdım, peşinde koştukları mutluluğu niye içlerinde aramadıklarını, hatta aramak dahi değil, orada bulmadıklarını. Benimki oradaydı çünkü. (Çoğunlukla başka insanlara bitişmediği sürece doruktaydı.) Şimdilerde de merak ediyorum, bu mesela ‘ecstasy’ dedikleri şeyin verdiği tat benim şu an hissettiğim mutluluktan daha fazla, daha yoğun, daha mı güzel?!
Geçen akşam, bir süredir canımın çektiği bir şeyi yaptım: Terastaki ateş çukurumda, ateş yakılamayan kuru aylarda ot dal şu bu bahçe çöpleri biriktirmiştim. Bir akşamüstü -elbet hava karardıktan sonra- bunları yakacağım, peynirimle rakımı alıp ateş başında keyif yapacağım, sonra ateş köze dönünce de balığımı iptidai koşullarda, kararmış kirli bir ızgaranın üstünde, elim yana yana çevirerek, dağda avda yapıldığı gibi yani, ızgara yapacağım. Bir gün canım rakı istemedi, bir gün balık olmadı, bir gün ben olmadım derken en sonunda yapabildim: Haldır huldur üstümü sağlam giyindim peynir koşturdum rakı doldurdum ateş harladım derken o ateş yandı, o rakıdan bir yudum alındı… Ve bir anda dünyanın tartışmasız en mutlu insanı oldum – sadece bu istediğim basit manzarayı ortaya çıkarabilmiş olmaktan! Delilik gibi bir durum, o kadar basit, o kadar çıplak bir mutluluk. Sanırım bunu hissedebilmek, sadece Allah vergisi. Bazısında yok, bende var, bunu hissedebildiğim için şükretmekten kendimi alamıyorum.
O kadar çok şükrettim ki bu sene. Şükredebildiğim için ayrıca şükürler ettim. Çok yakınlarımda, şükürler olsun, hep şükreden insanlar bulundu. Ama bakın bu tesadüf değil, bileğimin hakkıdır: Çok zamandır, “Allahım güzelliklerini görecek gözler, güzelliklerini yaşayacak yürekler ver bize,” diye dua ediyorum. Başka bir şey istemem, isteyemem, her şeyim var çünkü: “İçimizde!”
Bir de şunu soruyorum kendime, senenin nasıl geçtiğinden sonra: Peki 2016’da ben, olmak istediğim gibi bir insan olabildim mi? Yakınımdaki bazı insanların benden dilediklerini duymadıkları geliyor hemen aklıma. Bazısı aslında öyle yapmak istemeyeceğim, bazısı evet, tekrar o koşullarda olsam yine aynını yapardım diyeceğim durumlar. “Öncekinden daha çok istediğim gibi oldum,” yanıtım. Bu sene daha da iyisini yapabilirim, daha da istediğim gibi olabilirim. Daha (da) özgür.
Birçok şey kavradım bu sene, en önde gelen, en değerlisi özgürlük. Değil miydim: Hayır, tüm muhteşem koşullarıma rağmen gerçek özgürlüğü ilk kez 2016’da tattım ben. Görünen şeylerde değil çünkü özgürlük; kendimizi mahkum ettiklerimiz esas konu. Kendimi ne kadar çok yerden, ne kadar çok şekilde mahkum ettiğimi, bağladığımı, kısıtladığımı, kısıtlanmama izin verdiğimi gördüm; bir anda, bunlardan vazgeçtiğim anda, kendimi dünyanın en özgür ve en âşık insanı olarak buldum.
Malaga’da buldum bu güzellikleri; bir Malagalının yarattığı hisler sandım, hayır, kendi içimden kaynıyordu, Malaga bitti, güzellikler kaldı… Ne çok aşk yaşadım 2016’da -ya da ne büyük bir aşk mı demeli- bütün seneyi aşk içinde geçirdim, öyle bir enerji doldum ki, ne Paris beni aşağı çekebildi ne Atatürk Havalimanı, ne Brüksel, ne 15 Temmuz kepazeliği. Döndüm dolaştım şükrettim; kâh Malaga’da, kâh Şirince’de ayaklarım yerlere basmadan dolaştım…
Oysa neler neler geride kaldı 2016’da, bu kadar kayıp ve yıkım dolu bir sene Allah göstermez inşallah bir daha: Tüm dünyada yaşanan facialar, tekneler dolusu perişan mülteciler, utanmadan Allah’ın adına bombalanan gece kulüpleri, onlarca yüzlerce boy boy çeşit çeşit insanın yaşamı kaybedilen. Dünyayı güzelleştiren bir sürü insan, sevilen, üreten, insanlığa güzellik katan sanatçılar, yazarlar, şarkıcı ve oyuncular. Gazeteci arkadaşlarımız, yazarlarımız hapiste. Sonra Bozo’muzun bir bacağı, bir gözü geride kaldı. Bazı kedilerimiz.
Geride kalan çok oldu. Belki de hep öyleydi. Daha da öyle olacak, her sene geride bir sürü güzellik kalacak. Korku, endişe, sık sık panik yayılıyor. Ben ısrarla korkmuyorum ve ısrarla sonun, sonucun iyi olacağına inanıyorum. Teslimim sonuca, sonuca giden yola. Çünkü sonucun iyi olacağını, doğru olacağını, Bir olacağını biliyorum bunca senenin eğitimi öğretimi sonrasında. Bu umut değil; umutta beklenti vardır. Benim bir beklentim yok: Ben biliyorum ki her şey -şimdi ve her zaman- tam olması gerektiği gibi ve sonuçta her şey mükemmel olacak.
Evin camında ısrarla vızıldayan sineği nihayet sesinden fenalık geldiğinde tuttuğum gibi dışarı attım. Al, dedim, bir günün daha varmış yaşayacak. Sinek o camı yıpratıp mı dışarı çıktı? Ya da şiirdeki gibi, küçük istavrit, leğenden kendi başına mı atlayıp denize geri kavuştu? Yo, neyi yapabiliyorsa onu yaptı, bildiği şeyi, yapabildiğini yaptı. Herhangi bir şeyi gerçekten isterseniz, yeterince inanırsanız ona, Simyacı’nın dediği gibi, tüm Evren sizin isteğinize kavuşmanız için elbirliği yapar.
Ve bu karanlık günlerde sık sorulan, “Peki ama ne yapmalıyız?” sorusunun yanıtı da bana göre Simyacı’da: İnsanın tek yükümlülüğü kendi kişisel menkıbesini yerine getirmektir. Yani Cem Şen’in ifadesiyle: Her ne yapıyorsanız onu iyi yapın (ki aynı lafı İsa peygamberin de söylediği bilinir: “Whatever your hand finds to do, do it with all your might”).
* * *
Bir arkadaşım yılbaşı gecesi konuşurken, “Bakalım 2017 nasıl geçecek?” deyince bir şehrin girişindeki bilgenin meseli geldi aklıma. Bir adam geliyor sırtında yüküyle, bilgeye diyor ki, “Ben çok çirkin bir şehirden geliyorum, hep tembel, bencil, uğursuz insanlarla dolu. Söylesene, bu şehirdeki insanlar nasıl?” “Korkarım,” diyor bilge, “bu şehirde de hep öyle insanlar bulacaksın…” Sonra başka bir adam geliyor, o da şehre ilk kez girecek: “Benim geldiğim şehirde hep güzel, yardımsever, güleryüzlü insanlar vardı, merak ediyorum, bu şehirdeki insanlar nasıl?” Bilge gülümseyerek yanıtlıyor: “Hiç merak etme, bu şehirde de aynı iyilikte insanlar bulacaksın…”
Yine içine çirkinlik atılmış bir gün, ama ben Yüksek Sadakat’ın şu uçuran şarkısını duyuyorum onun yerine:
Bendeki bu ateş sönmeden
Mevsim yazdan hazana dönmeden
Gözlerine uykular inmeden
Göğsüne yatır beni, düşlere götür beni…
Aşk bu cenab edenden hak ise
Can ne cami çeker ne kilise
Ten sönmeden bitmez bu hadise…
Sonra Birhan Keskin’in,
…
Kala kala bana kaldı evet,
Bir gülün merkezini aramak
dizelerini görüyorum.
Evrenin her birimize, içimizdeki iyiye tutunma gücü verdiği bir yıl diliyorum ben herkese. Bizim için ilahi el tarafından adım adım planlanmış sürprizli gidişatı, ancak iyiye olan inancımız ortaya çıkartabilecek çünkü.
(Aralık 2016)