İçeriğe geç

Mutlu insanlar ülkesi…

Yine San Sebastian, yine mutluluk. Nedir bu işin sırrı? Ya da aslında sırrı falan boşverin, keşfetmek şart değil, sadece bu neyin kafasıysa ben de ondan istiyorum!

Kaptan Bilbao’ya doğru inişe geçtiğimizi anons edince, sevinçle ellerimi çırpıyorum. Sevinç! Ne güzel bir duygu. Sonra etrafıma bakınıyorum, aman yakıştıramazlar şimdi yaşıma başıma… Bu kez buralara gelişim epey zor oldu, doğru, onun da katkısı var şu anki sevincimde ama esas olarak: Özgürlüğüme, keyife, havada sevgi ve neşe dolaşan yerlere geldim. Sevincim bundan.

Az daha yanaşıyoruz yeryüzüne, bulutlar, karanlık, grinin tonları, bir şaşkınlık geçiyor içimden… Yine mi ulan Bilbao, kelimeleri dökülüyor dudaklarımdan gülerek, yine mi ya! Yürüyerek geçtiğim dağlar ne tarafta diye bakınıyorum. İçim ferahlıyor, ne güzel bir ifade bu: Yürüyerek geçtiğim dağlar. Bu cümleyi kurabildiğim için ne mutluyum, ne şanslıyım. Pireneler gibi her yer, koyu yeşil, o yüzden ayırt edemiyorum şu anda Pireneler’i. Tabii ki yağışlı olacak Bilbao, yoksa nasıl bu kadar yeşil olurdu…

Ve tam da İspanyol ruhuna uygun olarak, gelir gelmez adımımı bir düğüne atıyorum. Günlerden bir cumartesi, kaldığım yer de bir pansiyon – restoran olunca, Mikel ile Ana’nın Boda’sı da tam gaz oluyor tabii. 80’lerden müzikler odama ulaşıp beni daha da canlandıran. Cumartesi akşamı Atari harika olur diye kafaya koymuştum daha seyahat programımı yaparken, o yüzden Atari’ye hazırlanılıyor. Eski Şehir’de, kilise meydanında yer alan pintxo bar Atari. Hiçbir yerden duymadan, kendim deneyerek keşfettiğim – ve sonuna kadar da savunurum şehirdeki en iyi bar ve restoran olduğunu.

İzmir’deki meşgul hayatlarımızda görüşmekte zorlandığım arkadaşımla San Sebastian rehavetinde pıt diye buluşuyoruz, ne güzel, geniş bir aile buluşması, herkes keyifli, esnek, güleryüzlü… Pek uyumlu İspanyol hayatına! Parte Vieja sokakları turist dolu, elbette biz de turistiz, ittir kaktır o bar senin bu bar benim ilerliyoruz. Atari evet, hatırladığım kadar güzel, pinçolar müthiş leziz, yine arı gibi çalışan Esteban barda, diğer barmenler de hep aynı. Dondurmacılar, kafeler, elimizde şarap bardaklarıyla bir bardan ötekine geçmeler, minik meydanlar, köpekler, tekerlekli sandalyeler, çok yaşlı aile büyükleri, çok eğlenen insanlar, işlerini iyi yapan garsonlar, bekarlığa veda partileri… San Sebastian aynı bıraktığım güzellikte.

Buenas, una copa sangria por favor… İşte bunu seviyorum! Cafe de la Concha’da yer olmasa şaşmazdım, ama nasıl olduysa kaptım hemen güzel bir masa. San Sebastian’a ilk geldiğimde, Antiguo’daki otelimden çıkıp sahil boyunca yürürken, şu yandaki masada oturmuştum. O zaman yeni bir Camino’ya başlıyordum, onun heyecanı içindeydim, yine de buraya bayılmıştım. Dünyanın en güzel plajlarından biri olan La Concha üzerinde efendice kurulmuş iki tane kafe var toplamda, sıra sıra büfe kafeterya dolu değil yani sahil nedense! Burası da onlardan biri, yani arz kısıtlı olduğundan genelde bir süre beklenir denize doğru bakan masalardan bulmak için. Yanımdaki masayı kapan 80’lik üç teyze kıkır kıkır gülüyorlar, ağızlarını kapatarak. Şarapları geldi, kızarmış patatesleri sipariş verildi. Burada patatas bravas da ayrı bir güzel, sarmısaklı sosuyla – ağızlarının tadını biliyor teyzeler.

Önümdeki ağaç altı banklarda bir dede bir bebeği, bir kız çocuğu da başka bir bebeği yiyorlar. Bir baba, ağacın altına bağdaş kurmuş kucağında kızını uyutuyor. Karşımda, bu şehirdeki en sevdiğim görüntülerden San Telmo Müzesi. Bir Pasolini, bir Jazz at Midnight sergisi. Tepemizde de Euskal Herria bayrağı. Bak, o tepeye çıkmadım işte: San Sebastian’da yapmadıklarımdan Monte Urgull tırmanışı. Hava serinlerse bir gün belki… Şimdi, sokaktaki “artisan” sergisini gezip 6’da başlayacak caz konserini bekleyeceğim. Sonra deniz kenarından kayalıklardan Akvaryum’a kadar yürüyüp, belki otobüs nedir nasıl çalışır, onu keşfedeceğim.

Zurriola, yani benim sevdiğim sörfçü plajı, caz festivaline hazırlanıyor. Bir sürü çadır, mekan, bir şeylerle dolu kumların üstü. Plajların hepsinde her gün bebelere ve gençlere sörf okulları, kano okulları, yüzme okulları. İki büyük plaja büyük şişme havuz konmuş, çocuklara dersler veriliyor. Otobüsler iki dakikada bir, her yere gidiyor: Durakta bakıyorsun, harita üstünde gösteriyor hatların duraklarını, kaç dakikaya hangi otobüsün geleceği yazılı tabelada, atla otobüse ver paranı git istediğin yere. Plajdan mayonla, çıplak ayakla evine, oteline yürü. Çantanı bırak kumların üstüne, koşunu yürüyüşünü yap gel. Plajda şezlong sistemi, duşlar, kabinler, temizlik mükemmel. Her yaştan insanın koşu, yürüyüş, bisiklet yapmasını izle, tamamen kendileriyle ilgilenerek. Az evvel dükkanda gördüğün elemanla sahilde selamlaş. Köpek sahipleriyle sohbet et. Chillida’nın Peine del Viento’suna doğru yüz, denizden müthiş görünen bu dev demir heykellere.

Kaitxo! Daha dün ilk kez gördüm bir yerde, “agur”u biliyorum ama niyeyse hiç duymadım bu Baskça’nın merhabasını dedim. Sonra bu sabah, pansiyona yakın Calle Matia’da yeni keşfedip üç günde üçüncü kez geldiğim kafede, “Kaitxo?” (kayço) diye karşılanmasın mı herkes! Peki, artık bu da var, Kaitxo olsun. (Hep -yine- İlhan Berk geliyor aklıma: “Neden sonra bir taş kabartmasında aynı yaprağı göreceğimi nereden bilecektim? (Dünya bir yansımadır.) Yapraklara çıkıyordun!”) Artık zaten dükkanlardan çıkarken Agur diyorum (ağuuur!), son olarak çıkışta pasaport polisine de Eskerrik asko, diyerek gururla Bask topraklarından ayrıldım. Buraların güzelliği ve mutluluğu yanında Basklığı da ruhuma hitap ediyor: Bu halkın kendine bu kadar sahip çıkmasını çok saygın buluyorum.

Peki ama neden? Neden bu kadar huzur ve mutluluk? Yanımda bir kız çocuğu kendi halinde neşeyle oyun oynuyor. Demin (çarşamba saat 11.00) bir baba, ufak ve ufacık boylarda iki oğluyla yürüyordu sokakta. Mutlu insanlar yetiştiren mutlu insanlar. Günün ortasında Kafe Botanika’da caz konserine gelmiş genç çiftler ve aileler, bir yandan içkilerini yudumlarken kucaklarındaki bebelerini dans ettirenler, sokakta emzirenler ve karşıdan gelen tanımadıkları bebeğe aşk saçanlar, ne kadar mutlular, içim açılıyor, daha daha hafifliyorum, daha pozitif oluyorum, bütün dünyayı değiştirebilecek enerji doluyor içime… Neden diyorum, bu anne babalar bu kadar mutlu, keyifli, hayatla barışık? Neden bu adamlar kavgacı ve kendini kanıtlamaya çalışan ve çatık kaşlı tipler değil? Neden kadınlar kompleksli ve sorunlu ve kendilerini herkesle kıyaslıyor değiller? Onları da mutlu aileler yetiştirdiğinden herhalde…

Todo es hermoso y constante

Todo es musica y razon

Y todo, como el diamante,

Antes que luz es carbon*

Düşündüm taşındım inceledim irdeledim, (beş ay artı) beş günün sonunda vardığım sonuç şu ki bizim bu İspanyollardaki iç barışından kaynaklanan huzura, sükunete, neşeye ulaşabilmek için öncelikle daha az kadın ve daha az erkek olmamız gerekiyor! Ulus olarak, coğrafya olarak erkek enerjimiz ve kadın enerjimiz çok yüksek; daha dengeli bireyler olmaktan geçiyor oysa huzura, barışa giden yol. “Ay ben kadınım yapamam” ile “Hah ben erkeğim yaparım” arasında bir yerde durmayı, durdurmayı öğrenmemiz gerekiyor hepimizin.

Misal, ben memlekette karşılandığım gibi uzaylı olarak görülmüyorum burada; sıradışı, yani erkeklere yakıştırılan faaliyetlerle meşgul olduğum için. Çünkü burda bir sürü kadın da benim gibi, alleluya! Şu “normal”lik hissi bile bana o kadar taze, o kadar enerji verici geliyor ki. Neden ve nasıl dağda tek başıma yaşadığımı, aman tanrım avcı ve atıcı olduğumu, domuzlar izleyip yılanlar kovaladığımı, nasıl olup da kendi başıma yüzlerce kilometre yürüdüğümü, neden bu kadar seyahat ettiğimi, nasıl da birkaç şirketten sorumlu olduğumu, arabayla şehirlerarası yollar gittiğimi, vb şaşkınlıkla açılmış gözlere açıklamak zorunda değilim sürekli (neden “bir kadın olarak sus”madığımı!) – yaşasın, ben burda normal, sıradan ve herkes gibi saygın bir insanım!

Burda, olmak istediğim gibi olabiliyorum, olmayı sevdiğim gibi. Kimse beni yargılamadığı için ben de kimseyi yargılamıyorum, kendim dahil. Kaşlarımı almamış olabilirim ve saçlarım  şu an düzgün değil belki ve evet baldırlarım tombul – ama bunlar önemli değil! Bunlar gündemimizde yok! Gündemimizde neşe, keyif, ahbaplık, anlayış, sevgi, paylaşma var. Çünkü esas olan bunlar. Basenlerim veya çantamın markası veya olmayan makyajım; benden “beklenenler” ve bana “yakıştırılanlar” ve ne kadarını başardığım değil! Burda en çok giydiğim kıyafet mesela şort beş gündür, bildiğiniz kısa şort: Bana en çok o yakıştığından değil, giymeye özgür olduğumdan. Kimse, “Bu yaşta giyilir mi canım şort!” diye çemkirmediğinden. Kimse popomu süzmediğinden. Kimse şort giymemi “uygunsuz” bulmadığından. Özgürüm, sadece canım istediği için canımın istediği şeyi yapmaya ya da yapmamaya. Zaten başka ne için, kimin için yapmalı ki insan? Dağlarda dağ olmayı…

Yo vengo de todas partes

Y hacia todas partes voy

Arte soy entre las artes

En los montes, monte soy*

Bu tempodan hiç çıkmasam olur diyorum, sıkılmak mümkün mü: Sabah kalk, sahile yürü, ya koşu ya yoga yap, ardından kendini denize at, duşunu alıp kahvaltıya git. Öğlenden sonra da işler, işler. Düzgünce, medenice tıkır tıkır işleyen işler. İster kafede, ister bir terasta, ister sahilde, etrafında keyifli mutlu insanlarla. Saat 5 dedin mi işler biter zaten burada, hayat başlar. Biraz alışveriş, sokak festivalleri, sanat etkinlikleri. Haftasonlarında barlar, eski şehir sokakları. Hafta içleri sükunet dolu sokaklar, yağmurda gezintiler.

Kendime saygımın hiç bitmeyeceğini, 60 yaşıma geldiğimde de koşu yapabileceğimi gösteriyor San Sebastian bana, her an koşan beyaz saçlı insanlar varken sahilde, 70 yaşımda da bikini giyebileceğimi, hem sportif bir insan hem işimle meşgul olabileceğimi, evimde entellektüel yaşayıp barda sosyal olabileceğimi, hem eğlenip hem çok verimli olabileceğimi, neşe içinde çok faydalı işler yapmamın mümkün olduğunu, her koşulda normal sayılabileceğimi ve olmadığım bir şeyler gibi görünmem gerekmediğini her an hatırlatıyor bana…

Oksijen dolu bir soluk gibi San Sebastian, hayatın gerçek boyutlarının nasıl olması gerektiğini hatırlatıyor, iyi geliyor insana.

* Jose Marti

 

 

Biraz da deniz ve özgürlük ilhamıyla yeniden okunan İlhan Berk aforizmaları:

Dünyanın gerçeği yansıttığı çok su götürür.

Zaman bir izdüşümdür.

Yağmur, yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik.

Hiçbir şafak geceye dönmemiştir. (Luktetius)

Taş kördür diye yazdım.

Ah, hiç tanışmamalıydık adlarla. Adlarla gördüğümüz dünya, dünya değildir. Bu yüzden yeryüzünü görmeden göçüp gidiyoruz.

Burası sıkıcı. Ben kuşların gündoğumuna gidiyorum.

Yeryüzünde olmak yetiyordu.

Dil, tek Tanrı’dır.

Ben çocukken ırmak olmak istedim. Irmaklar hep çağırdı beni.

Güneş, sabahları ihtiyar bir okul öğretmenidir.

Dünya döndüğünü bilmez. Güneş, adını unutur batarken.

Sevgili oğlum, geçmişte gerçeği yansıttığı sürece insanlar bir meşe ağacını ya da kayayı dinlemekle yetiniyordu! (Sokrates)

Bilirim sözcüklerin ulaştığı yere hiçbir şey erişemez.

Ne zaman kara görünse, teknem huysuzlanır.

Anlamadığımdan değil, anladığımdan yüksünüyorum.

Anladığımda yitirdim şiirimi. Mutsuzluğum o zaman başladı.

Sözcükler çocukluklarında güzeldir.

Değil mi ki her şeyden bir şey kalıyordur.

 

(Temmuz 2015)

Kategori:Dünya Benim İstiridyem