Sokaklarda evsizler “Go f yourself bitch” şeklinde söyleniyor.
Cafe Gitane, 15 sene önceki gibi duruyor. Tartine de. Her yer her zamanki kalabalık ve işlekliğinde. Neden olmayacaksa!
Benim 10 yıl sonraki halim (yani olmak istediğim halim!) gibi kadınlar dolaşıyor sevdiğim mekanlarda, beyazlamış saçlı, ince ve enerji dolu.
Deliler için cennet olmalı burası, sokaklar deli kaynıyor.
40 senedir burda yaşayan biri bile, şehrin bu bitmez tükenmez faaliyeti ve gürültüsü ve şamatası ve şaşaası için, “İşte ben bunu seviyorum!” diyor.
“Hustle and bustle” ifadesi, Manhattan ile tam anlamını kazanıyor.
Her şeyin birden olmadığı, olamadığı burada açıkça görülüyor. Bir şeyler için başka şeylerden feragat etmek, bir şeyleri başka şeylere tercih etmek gerektiği, herkesin böyle yaptığı.
Her zamanki gibi, eli pazar ekonomisi kazanıyor: Popülerleşen Soho’da artık sanat galerileri değil lüks markalar işgal ediyor sokakları.
Soho yine de insana ilham veriyor, demir basamakları, kırmızı tuğlaları, geniş cepheleriyle, irili ufaklı dükkanları ve kafeleriyle, mesafeli sıcaklığı ve dozunda havalılığı ile.
Bembeyaz, vapvasp Virginia’dan sonra New York rengarenk -ve güzel bir rengarenk- geliyor.
Turistler hala aynı şaşkınlıkla sokaklarda geziyor, bana her zamanki gibi yol sormaya kalkıyor.
Downtown’da, eski tren yolundan yapılmış 4 metre genişlikteki High Line Parkı, sadece bir turistik cazibe merkezi olarak kalacakmış gibi görünüyor.
Unutmadan, içinde hiçbir şey bulmanın mümkün olmadığı Flagship Store’lar artık kara listemde yer alıyor!
Central Park’ta yine koşu yapamamış olmak ise hala içimi kemiriyor.
Park kenarında konuşlanan bisiklet-taksicilerin bir kısmı Türklerden ve Türkçe konuşan Orta Asyalılardan oluşuyor – yine de hepsi biz turistleri düdüklemek için elinden geleni yapıyor.
Parkın içindeki müthiş yeşillerin arasından görülen her çeşit ve her şekil gökdelen manzaralarına doyum olmuyor.
The Big Apple’ın tam orta yerinde büyük Apple dükkanının yer alması beni çok eğlendiriyor!
Serbest girişimin sınırsızlığı da aynı şekilde eğlendirici oluyor: FlyCleaners.com şirketi istek üzerine temiz iç çamaşırı getiriyor! (Hem de akıllı telefon uygulaması da var.)
New Yorklular Memorial Day haftasonu için geleneksel şekilde şehir dışına kaçarak plaj mevsimini açarlarken şehir sıradışı bir soğukla geride kalan biz turistleri donduruyor.
Bir gece ansızın kendimi 42. Sokak’ta araba sürerken ve Manhattan’ı boylu boyunca geçerken bulduğum düşüncesi kanımı donduruyor!
Tamam klasik falan ama yine de, The Plaza’nın oda fiyatları dudakları uçuklatıyor.
Holly Golightly’nın en güzel pozu yeğenimin yatak odası duvarını süslerken, özenen ruhu hala Beşinci Cadde’de, Tiffany’nin vitrininin önünde dolanıyor.
Metroda bir anda vagona binen üç tip enstrümanlarını çıkartıp müziklerini çalıyor, paralarını topluyor ve bir sonraki durakta inerek hızla başka trene doğru yol alıyor.
Brooklyn Köprüsü’nden yürüyerek, hem de ışıklı gece manzaraları içinde geçmek harika oluyor.
Geceleri farelere de gün doğuyor: Koca Adliye binasının boş merdivenlerinden kaldırımdaki insanlara nanik yaparak bir iri fare geçiyor.
Cumartesi günü sokakları beklenmedik şekilde bisikletliler ele geçiriyor, grup halinde turistler de, hız bisikletli sportif şehirliler de.
Ne kadar taze, ne kadar farklı yerler var: Village’da bir sabah kahvaltı ettiğimiz Buvette mesela hala yüzümü güldürüyor.
Allah Über’i kurandan razı olsun, New York taksilerine muhtaç olmamak insanı çok mutlu ediyor.
Ama bu şehir bütün bu hareketiyle çok, çok yorucu oluyor! Tabii burda elalem evinde dinleniyor, gençler zaten hareketten enerji alıyor, biz her şeyden sebeplenmeye didinen turistlerinse canı çıkıyor…
Washington Square Park ufak olduğuna falan bakmadan bütün Downtown halkına yemyeşil, pek keyifli bir soluk aldırıyor. Piyanosunu, bandosunu kapıp gelen, köpeklerine sincap koşturan, oturup yemeklerini yiyen. Bir zamanlar içinden yürüdüğümde, yanımdan geçerken kendi kendine söylenir gibi ağzının içinden “Hash, hash…” diyen uyuşturucu satıcıları aklıma geliyor.
Union Square’de cumartesi sabahları bildiğiniz pazar kuruluyor ve (Manhattan’da insana bir an şaşkınlık vererek) ev yapımı börek çöreklerle bitki ve ağaç fidanları satılıyor.
New Yorklular devasa ve egzantrik bir şehirde yaşamanın getirdiklerinden; “köpek spor salonu, humus barı, akşamdan kalmalık muamelesi, el yapımı kemerci” gibi hizmetlerden yararlanıyor. Ücreti karşılığı tabii: ‘Akşamdan kalmalık muamelesi’ yapılan Soho’daki dükkanda örneğin ‘tıraş ve saç kesimi’ fiyatı 85 dolar.
Tesadüfen keşfettiğim Cafe Borgia 2’nin karşısında yine tesadüfen gördüğüm, 1920’den kalma tuğla fırınıyla faaliyet gösteren Vesuvio Bakery’nin muhteşem scone’ları değil 5 dolar, 15 dolara bile satılmayı hak ediyor.
Geyler rahat ve mutlu ve doğal olarak flört ediyor ve kendilerini hediyelerde, kartlarda, giyim dükkanlarında, her yerde her şekilde ifade ediyor.
Kadınlar -öyle şakacıktan, yapmacıktan değil!- gerçek anlamda “esas insan” muamelesi görüyor; özel bir davranış beklemeden ve görmeden, cinsiyetsiz gibi yaşayarak ve karşılığını da alarak… Ah ne ulaşılmaz görünen, ne büyük bir rahatlık!
Spor ayakkabılarıyla, sırt çantalarıyla yukarılara bakarak dolanan turistler, NY’da veya Paris’te asla spor ayakkabı giymeme ve sırt çantasıyla gezmeme kararımı bir kez daha ve nihai olarak perçinliyor. Biraz uyum efendim, biraz araziyle bütünleşme, zerafet, şıklık, ayak uydurma…
Turistsiz yere rastlanmıyor – artık turistler de çok bilgili ve araştırmacı olduğundan, klasikler de turistik mekanlar hızında ele geçirilmiş oluyor… Ve artık şehri çok zaman önce keşfetmiş olmaktan duyduğumuz gururun hiçbir anlamı kalmıyor!
The River Cafe, Caffe Reggio, Tavern on the Green, Boathouse Cafe, The Plaza, Sarabeth’s, Cafe Gitane, Union Square Cafe… hala, hep, ayakta ve güzel. İnsana, İyi ki gelmişim, dedirtiyor hala.
Ve New York da yine, hala, tekrar güzel. Ve tuhaf ama kucaklayıcı, ve katı ama esnek, kocaman ama kendi içinde küçük, acımasız ama kendine göre sıcak, ev gibi ama yabancı.
(Mayıs 2015)