Aslında yazmayacaktım bu sefer. Yeter, yaz yaz sonu yok bu işin diyordum. Sonra dağların arasından geçmeye başladık. Trenin burnu bir tünelde, kuyruğu öteki tünelde, kıvrılıp sallanıp durmaya başladık. O zaman çıktı mecburen kağıt kalem…
Olay dün gece başladı. Ankara Garı’ndan -ki bahsi çeşitli şairlerin çeşitli dizelerinde mutlaka geçmiştir- saat 18.00’de Doğu Ekspresi’ne bindik. Hedefimiz Kars! Hepimiz heyecanlıyız, meraklıyız, istekliyiz… Vagon bulundu, kompartıman bulundu, yataklıların bizim örtülü kuşetliden daha köhne olduğu anlaşıldı, yataklıyı bizden atik davranıp kapan grup pek muhabbetli çıktı, değiş tokuş teklifleri gülerek reddedildi…
Yemekli vagonda el çabukluğuyla ayrılan yerlerimize geçtik. Grubumuzun terkibi, iki tek, iki çift, bir de çocuk. Başta sakin sakin, Ankara’nın kenarlarında giderken sonra sonra hafif tepelere, uzaktan gözüken karlı dağlara gelmeye başladık – ama zaten karanlıktayız. Trenin içinde biralar, rakılar, mezeler, ızgaralar her şey güzel, her şey yolunda. Yavaş yavaş yorulan, uykusu gelenler tek tek kompartımanına çekiliyor. Sallana sallana, hızlana yavaşlaya, emin ellerde doğuya, uzağa gitmenin huzuruyla derin birer uykuya dalıyoruz.
Haydi yavrum, dön dolaş yine bana gel…
Sabah 9’da nihayet kalktığımda beyazlar artmış. Sivas ile Erzincan arasında bir yerlerdeyiz, bir süre sonra Kemah’tan geçiyoruz. Erzincan istasyonunda 5 dakika karaya ayak basıyoruz Erzincan’a gittim demek için, sonra trenimizle kendimizi tekrar beyazlara doğru bırakıyoruz. Kahvaltımız gayet güzel, yemekli vagonumuzun rahat masalarında, manzaraların arasında. Sonra işte manzara giderek güzelleşiyor, nasıl anlatılır ki… Yanımızdan akan sular artıyor, üstlerinde köprüler gözüküyor tek tek, biri beton, yıkılmış, biri çelik, yeni ve büyük, eski bir dere yatağında yıpranmış sarı taşlardan köprü kalıntısı.
Sonra donmuş bir dere. Gidiyoruz gidiyoruz, telefonlar bir çekiyor bir çekmiyor, yanımızda ince uzun yollar bir beyazlıktan bir başka beyazlığa sonsuz bir şekilde uzanıyor. Bir gong çalıyor içimde: Cemal Süreya’nın ne demek istediğini anlıyorum, “bu dağlar böyle eşkıya güzelliği taşıdıkça” diye yazarken. Çıkıp şu ıssız dağlarda, karların arasında, tek bir insanın olmadığı yamaçlarda yürümek, ateş yakmak, oturmak, dağları gözlemek istiyorum. Buranın domuzu, tilkisi, kurdu nasıldır acaba? Ne zaman çıkar piyasaya, nerelerde avlanır? Ben bu gece buralarda kalsam olmaz mı?
Dağların tepelerin arasından birden birkaç dam çıkıyor: Bir köy ya da mezra… Şimdi burada, bu köyde yaşıyor olmak da vardı, pencerelerden içeri dalan beyazlıkların arasında altı ay, sekiz ay, her sabah aynı manzaraya uyanmak, her akşam aynı ıssızlıkta uykuya dalmak. “Sen ne iyi adamdın Seyid Alim, ne güzel kaval çalardın… Sen kaval çalarken ben hep ağlardım.” Yılmaz Güney’in de ne demek istediğini anlıyorum, bütün karlı ıssızlıklı filmlerin ne demek istediğini anlıyorum hatta. Ne çok giz, beyazlığın içinde saklanmış tüm anlamlarıyla!
Yataklı komşularımızdan biri, sazını kaptı geldi! Tezahüratlar, teşekkürler. Yemekli vagon, gazino oluverdi hemen: Ankara’nın bağları, Mihriban, Ordu’nun dereleri, Aldırma gönül aldırma… Salına da salına da gel, haydi yavrum dön dolaş yine bana gel. Sazın, sözün, alkışların arasında köprülerden, tünellerden geçiyor, virajlar dönüyor, büyük istasyonlarda durup Erzincan’ın, Erzurum’un havasını alıyoruz.
Saat 16.30; şimdi artık kesintisiz olan beyazların ve gri mavilerin arasında, tek tük sarı araba farları görülmeye başlandı. Öğlen ezanı okunurken, 11.38’de, bir istasyondaydık, sanırım akşam da artık bu sıralarda okunur. Sabah da erken olur: Şark sabahı. Bir yandan hedefimiz olan Kars için programlar yapılıyor telefonlarda – telefonun çektiği aralıklara sıkıştırılarak tabii-, Çıldır Gölü turu ne zaman olsun, minibüs tutalım üç günlük, Ani’ye gitmek şart, akşam yemeği için kazımızı ayırtsak mı?..
Beyaz, beyaz, beyaz. Aralarında eski mezarlıklar ve taşları. Yamulmuş telefon direkleri. Issızlığın içinde sıcak sıcak kitaplarımıza gömülüyoruz. Kafamı kaldırıp tünelden mi geçiyoruz acaba dediğimde bakıyorum ki hayır, sadece saat 17.00 olmuş. Kars’tan evvelki son büyük istasyon olan Sarıkamış’a gelirken trenimizin içi hareketleniyor, inenler, binenler olacak, tren temizleniyor, çarşaflar falan toplanıyor. Biz de hazırız artık, keyifle geldiğimiz Kars’ımıza kavuşmaya.
Çıldır Gölü’nde rahatça çıldırılır
Sevdakâr: Minibüs şoförümüzün adı. Dedesi ozanmış, ona bu ismi koymuş. Konuşması, aksanı kabaca ama telefonda “Tamam aşkım,” diyor… Gürcistan’ın Tiflis’inin Terekemelerinden, Boğatepe köyündenmiş, yanlış not almadıysam. Kars’ın içindeki Malakan Evleri de Terekemelerin elinden çıkmış. (Öyle miydi? Notlar karışık…)
Otelimize yerleşip kazımızı yemeye gidiyoruz. Gerçekten güzel, bulguruyla, yoğurduyla, üstüne bir de senelerdir aradığım Kars helvası! Muhteşem bir yemek. Sade, yerel döşenmiş lokantanın sahibi kültürlü bir Karslı kadınmış, İtalyanca sanat kitapları, ünlülerle resimler falan var lokantada, şu anda yurtdışında seyahatteymiş. Ama Kars diye yemeği ucuz sanmayın: Kazın porsiyonu 50 TL. Ee, her şeyin bedeli var…
Sabah ezanı okunurken uykumun en tatlı yerindeyim, yol yorgunluğunun ve hava değişikliğinin de etkisiyle. O yüzden anlayamıyorum: Bu ne? Ezan gibi ama değil?! Allahüekber bile duymuyorum, bir tekerleme söyler gibi hızlı hızlı! Ama okunuyor tüm şehre, herkes duyuyor, ezandan başka ne olabilir, sabah ezanına da uygun saat. Uykudan kendimi alıp ezanı çözmeye çalışıyorum ama ne mümkün… Delirdim herhalde diyerek tekrar uykuya teslim oluyorum.
Sabah Sevdakâr’la minibüsümüze doluşup Çıldır Gölü’ne doğru giderken gizem çözülüyor: Haaa, diyor, siz İran Azerilerinin camisinden gelen ezanı duymuşsunuz! Birkaç tane varmış bu camiden, buralarda cemaatleri varmış tabii yakınlıktan dolayı. Ezanları da sadece sabah okunurmuş. Delirmediğime veya farkında olmadan uyuşturucu içmemiş olduğuma sevindim…
Önce tarihi Kars gezmesi: tekrar tekrar Cemal Süreya’yı hatırlatan Kars Kalesi, bu kez karlar altında, kaya kaya çıkıp indiğimiz; ardından 12 Havari Kilisesi ve Evliya Camii, ve arkasında, nihayet ve tekrar, Harakani Türbesi. Beni şaşırtacak kadar etkileyen yer. Harakani Hazretlerine, Allahım nasıl oldu da ben buraya tekrar geldim, diyorum. Dua ediyorum, Kars mucizelerine. Gördüğü ışığın bir zerresini olsun görmemize yardımcı olmasını diliyorum…
Çıldır yolunda donmuş akarsular, donmuş göllere akıyor. Fotoğraf çekme seanslarında ayaz yiyoruz, soğuğun daha da soğuğu olabilir mi? Ki şu anda Kars için ılıman bir havadayız: +4 ile -4 arasında değişiyor hava sıcaklığı. Ama anlaşılan, “hissedilen” sıcaklık farkını yaşayacağız… Hele de Çıldır Gölü’ne vardığımızda!
Meşhur Çıldır Gölü’nün etrafında iki tane tesis varmış toplam. Araları arabayla 20 dakika! Birine bakıyoruz, eh işte sakin ve kendi halinde. Balıkları da donmuş, sarı balık diyorlar buranın meşhur balığına. İkinci tesise varıyoruz, biraz daha aklımıza yatıyor. Sevdakar da burayla muhabbetli zaten, ötekine biz zorla bakalım dedik. Ve içerde, Çıldır Gölü çevresinde nasıl bir tanıdıklarla karşılaşabiliriz? Trendeki grup! Coşkuyla selamlaşıyoruz, espriler yapılıyor. Bulutların ardında puslu bir güneş. Her yer beyaz yine.
“Tur geldi, yarim gelmedi…”
Tesisin kapısının üzerinde “Kapı” yazıyor. İyi bakalım. Önünde iki büyük kızak, dört atla. Göl deyince, gölün sudan oluştuğunu sanmadınız herhalde? Çıldır Gölü donuk tabii ki, üzerinde atlı kızaklarla gezineceğiz! Tabii bu donukluğa güvenmeyen ve atı, kızakçıyı ve herkesi sorgulayan bir arkadaşımız da var ama… Başka bir arkadaşımız kızakçıya ismini soruyor, aldığı cevap: Tekin Akçay. Peki Tekin Akçay, diyor, biz kızakla gezerken bize sarınmak için battaniye falan vereceksiniz değil mi? Tabii, diyor kızakçı, atların üzerinde duran battaniyeler var bak, onları alacaz, size vericez… Ee biraz kokmaz mı onlar?! Olacak o kadar, diyor Tekin Akçay.
Bizim sorgulayıcı arkadaş gölün donukluğunu ve şimdiye kadar olan kazaların tarihçesini sorgularken epey eğleniyoruz: Bir uyanık, bir zaman, gölün ne kadar donuk olduğunu göstermek için greyderle gölün üstünde gezinmiş… Tabii ki buz kırılmış ve greyderle birlikte göle düşmüş! Kendisi de, greyder de zaman ve uğraşla kurtarılmış ama uyanık greyderle çalıştığı işinden atılmış tabii.
Gruplar halinde kızakla turumuzu atıyoruz ama böyle bir soğuk nasıl olur, aklım almıyor. Üstümüzde olabilecek en kalın her şey varken hem de. Can havliyle içeri giriş, sarı balıklar (sarı balık yani aynalı sazan çok kılçıklı olduğundan hiç talip olmadım), tavuk kanatlar, rakılar, şaraplar, bizim grubun sazları sözleri yine, tesisteki delikanlının (Doğukan) tam filmlerdekiler gibi yanık yanık söylediği türkü, sonra dişsiz muhtar adayının bağlaması, Terekeme türküleri…
Fiziken ve ruhen yeterince ısınınca, şarap kadehimi alıp gölün kıyısına çıkıyorum tekrar. Beyazlığa bakmak insanı çekiyor. Karşı dağlardan Kerem ile Aslı’nın geçtiği söylenirmiş. Sessiz ve sonsuz beyazlıkta cansız dallar umursamazca sallanıyor. Rüzgarla simalar siliniyor, sesler birleşiyor. Farklar yitiyor, birde birleşiliyor, bir olunuyor…
“Ol bizim Çıldır’ın gölüne, kaz geldi yarim gelmedi, yaz geldi yarim gelmedi…” dizelerine, “tur geldi yarim gelmedi,” ekleniyor gülüşmeler arasında. Salına da salına da gel, haydi yarim dön dolaş yine bana gel… Giderek artan bir koro, giderek de melankolisi artan seslerle, dalan bakışlarla ekleniyor “bir”e. Balık kadar, balıktan çok bize iyi gelen o bomboşluk içinde var olma, VAR olma hissi sanırım. Sanki bu beyazlığın ortasındaki “Atalay vahası”ndaki bir avuç insanın ötesinde bir dünya ve insanlar yokmuş gibi. Fantastik bir varoluş.
Minibüsle kar ve sisin arasında çöken karanlıkta geri dönerken, E.’nin Midyat’tan Mardin’e güneş batarken kızıllıklar arasında ve Aynur’un Kürtçe türküleriyle dönüşü geldi gözümün önüne, öyle canlı anlatmıştı ki… Nuri Bilge Ceylan’ı, Theo Angelopoulos’u, Yol, Sürü ve bir sürü Doğu filmini andık, anladık Çıldır gününün sonunda. Çıldırmadan zar zor döndük.
Ani, Ocaklı, Sarıkamış, Kars…
Ve kar yağıyor, yağıyor, yağıyor. Sanki yapacak başka bir şey yokmuş gibi, dursam da ne olacak sanki der gibi, yağıyor. Beyaz, gri, maviden oluşan dünyamızda derin derin dinlendik. Tekrar sokağa çıktığımızda el ayak çekilmiş, arabalar yollardan yok olmuş, kepenkler inmişti. Karlarda oynayarak, yuvarlanarak, ağaçlar silkeleyerk arka yollara saptık. Bahçelerin, tek katlı evlerin, parkların arasından Hotel Cheltikov’a. Müthiş bir bina, başarılı bir restorasyon, zarif ışıklandırma. İşletme, servis ve mutfak da elbet oturur zamanla.
Çıkışta karda top oynayan gençler, karlı çamlardan oluşmuş parklar, yine durmayan kar. Fethiye Camii’nin etrafında bir tur – ne güzel kiliseymiş zamanında, neyse ki ilave edilen minarelerin taşları da uyumlu olmuş. Arabalar Kars sokaklarında kara aldırmadan vızır vızır gidiyor. Çevik Kuvvet kartopu oynuyor. Hava sıfır derece – ama birkaç güne -20’ler bekleniyormuş.
Sabah perdemi yine sessiz beyazlığa açıyorum. Otelin kahvaltısı (yumurta leziz, tahin pekmez bir başka, fırından da tatlı kete var), ardından merkeze yürüyüş, peynirci, Kars Bazaar, sonra -sağ olsun keşif ruhu!- pek ilginç ve özgün Kars Store Cafe: Keçeler alınıyor, kış çayları içiliyor.
Ani yolcuları artık heyecanlı. Ben birkaç sene evvel de gayet beklenmedik şekilde buralara gelip Ani’yi gezdiğim için onlara dahil değilim, ama karlı Kars’a tekrar bir gün gelebilirsem bahar çiçekleri arasında gördüğüm muhteşem Ani’yi karda da görmek isterim. Ani heyecanına rağmen Kale Ticaret’e bal almaya giriliyor. “Peki ama balı doğal mı?!” sorusuna Sevdakâr şöyle diyor: “Abi bak ben ne diyorum, bal alacaksan burdan alacaksın!” Baktık Kale Ticaret’in gravyeri de güzel, dayanamadık hepimiz birer parti daha gravyer kestirdik.
Yolcular Ani’ye giderken beni de ta nereye, şehrin kenarındaki Kars Müzesi’ne attılar: Doğru, görmesem merak ederdim ama gördükten sonra diyorum ki, kimse bir şey kaçırmadı… Şehrin kenarından merkezi geçerek öteki kenardaki otelimiz Grand Ani’ye yürümek de bir son dakika golü oldu, sıradan yollar, Kars Otogarı, marketler, alışveriş eden kadınlar ile sokaklar: Kars hayatı.
Sonrası da işte, otelden havaalanı hakikaten 10 dakika – 11 değil! Bir son dakika rötarı ile oturuyorum epey ama sağlık olsun… Kars güzel, havaalanı da, yolları da, insanları da. Kars’ta geçen dakikaların kıymeti bilinmeli.
(Şubat 2014)