İçeriğe geç

O’Cebreiro’dan…

 

IMG_5880

Bu tuhaf isimli, kendi de her anlamda tuhaflık açısından ismine denk köyü belleklerimize kazıyacak anılar silsilesi, şöyle başladı:

Önce telefon aniden çalmaya başladı. Şaka şaka, bu “telefonun aniden çalması” ifadesine hastayımdır da ondan. Haber verip yavaş yavaş çalmak varken yani, değil mi… (Bir de “acı acı çalması” vardır ki onu da biri bana dünya gözüyle açıklarsa sevinirim.)

Bir kere O’Cebreiro daha önce kalbimi çalmıştı zaten, seneler önceki ilk Camino’mda. Sıcaklarla, güneşle boğuşarak yürüdüğümüz Bierzo yollarıyla ormanlarından Galiçya tepelerine tırmanmaya başladığımızda sadece hava değil, bildiğimiz anlamıyla hayat da bir anda tamamen değişmişti: Püsküren toz yağmurdan farkına varmadan sırılsıklam ıslanmış, deli rüzgardan ayakta duramaz olmuştuk. Hava gün ortasında kararmış, sadece katırtırnaklarıyla bölünen yemyeşil çayırlar, yoğun tezek kokusu, tırmandığımız daracık patikaları inekler tosunlar işgal etmiş, yarım saatte bir görünen bir çobandan başka tek bir ruh yok…

Galiçya’yı İspanya’nın doğusundan ayıran dağları tırmanmamız, üç saat kadar sürmüştü. Kağıt üzerindeki 8 kilometrenin bize böyle bir hainlik yapmasını beklemediğimizden, köye varışımız fiziksel ve ruhsal olarak tamamen bir sis bulutu içinde kaldı. Bir de üstüne sağnak yağmur başlayınca, ayaklarımızda parmak arası terliklerle, sandaletlerle kaldığımızda, hap kadar köye tıkılmış yüzlerce insan bir tanecik barda popomuzu koyacak birer sandalye bulduğumuza şükredip en sonunda yağmur altında koşarak otelciklerimize vardığımızda olay iyice fantastik hale gelmişti.

Ha, esas atraksiyonu henüz söylemedim: Asteriks evleri! Evet bildiğimiz Asteriks romanlarında gördüğümüz, yuvarlak, saz çatılı evcikler: palloza (payyosa, s’si tükürerek söylenecek). Galiçya’ya özel bu evler, ilk Gal köyünde karşımıza turistik bir versiyon olarak çıkıyor. Nüfusu 50 kişi olan O’Cebreiro’daki toplam tahmini 5 ev ve 5 otelin hepsi güzelim taş binalar, çoğu palloza ekli. Olay yeterince fantastikleşti mi acaba hayallerde?..

***

Günümüze geldik. Senelerdir dimağımda böyle buğulu, fantastik bir tat bırakmış olan O’Cebreiro’ya tekrar gitmeyi tabii ki iple çekiyordum. Nazar değmesin diye dillendirmemek isteği ile heyecanıma yenilerek paylaşmak arasında gidip geldim, eşe dosta, diğer peregrinolara kah söyledim, kah dilimi ısırdım. Nihayet gitme zamanı yaklaşınca moderniteden, internetten ve booking’den nasibini almamış köyde yer ayırtmayı da başardım. Bara asılı zır zır çalan sabit telefonun aranması ve oradan geçen birinin de keyfi olup açması esasına bağlıydı yer ayırtmak tabii.

Köy dediğim yerde 5 otel dedim ya, her birinin de beşer tane falan odası var. Bir tane de albergue mevcut, tüm rehber kitaplar ve yazılı anılar yer bulmanın zorluğunu vurguluyor. Bir de üstüne günlerden cuma – yani turistik olarak haftasonu gelenler de olabilecek. Her neyse, bana ne: Ben önceki sefer Casa Carolo’da bok muamelesi yapılarak verildiğim penceresiz odaya kalmamak için başka bir otelde odamı ayırtmışım! Hıh!

Nihayet iple çektiğim gün geldi. 30 kilometrelik yürüyüşümüz düzden başladı, sevgili Villafranca del Bierzo’dan vakitlice çıktım, gerekli molaları vererek, bacaklarıma iyi davranarak ilerledim. Las Herrerias’ta tırmanış başlıyordu, moraller yerinde: Öğlen birlikte oturduğum Avustralyalı Carol’a dedim ki, bundan sonra gezinti yapar gibi gideceğim, bacaklarımı zorlamayacağım.

Öyle de yaptım, laylaylom tingirdeyerek çıktım yukarılara. Yolda önceki akşamki peregrinayla karşılaştım (bakınız: bir sonraki yazı!) ve ilk kez Camino’da Türkçe konuşma ayrıcalığına eriştim: Gerçekten de Türk bir kız yürüyormuş, tam olarak peregrina olmasa da! İstanbullu eczacı Selda İspanya Portekiz gezisi yapacakmış, webde karşısına Camino çıkınca gezinin arasında 3-5 gün de yürümeye karar vermiş. Birlikte biraz yürüdük, tüyolarımı kendisiyle paylaştım, sonra o sırtında koca çantası da olduğundan La Faba’da (5 km aşağıda) kalmaya karar verdi.

Son 5 kilometre muhteşemdi. Geçen seferkinin aksine güneş parlıyor, tatlı tatlı terleyerek tırmanıyoruz, altımızda nefes kesen manzaralar, Aman Allahım, işte bunun için gelmişim, bunun için çekmişim bunca ıstırabı! Saatlerce tırmanırken insan tabii varış hayalleri kuruyor: Güzel bir odam olacak, hemen bavulumu açıp sıcak, uzun bir duşa gireceğim, sonra salına salına gezeceğim O’Cebreiro sokaklarını, saçlarımı güneşte kurutacağım…

Vardım, yokuşun son noktasında duvarın üstüne yayılmış, eşsiz manzarayı seyreden mutlu peregrinolar tarafından alkışlanarak ve selamlar vererek. Casa Valina, neresi orası burası… Geçen sefer yemek yediğim suratsız bar meğer Casa Valina imiş. Suratsız kadının (tam bir “No, no tenemos!” kadını – yine bkz: bir sonraki yazı…) benden önce canının istediği kişilere içki servisi yapıp barda canının istediği yerleri silmesini bekledikten sonra güvenli bir gülümseme ile, klasik açılış cümlemi söylüyorum: Hola, tengo una reserva, mi nombre es Turhan. Kadın önündeki defteri gözden geçiriyor, tekrar geçiriyor, cevap: No, es anulada. Efendim? Teyid etmemişsin, rezervasyon iptal edilmiş.

Böyle anlarda deyimlerimizin anlamı ortaya çıkıyor: Başından aşağı kaynar sular dökülmek deyimi mesela çok uygun buraya. Bir savaş veriyorum elbette bu dakikada (Ne demek, ne teyidi, zaten iki gün önce yaptım rezervasyon? Geleceğin gün 4’ten sonraya kalırsan telefon et dedik. Bana kimse demedi, ben Pilar ile konuştum. Ordan Pilar geliyor, Ben söyledim, diyor. Ben anlamadım, belli değil mi İspanyolcayı az konuştuğum? Ama ben dedim, ne yapalım. Yanlış anlaşma. Vs, vs…) ama biliyorum ki oda çoktaaan tarih olmuş, verilmiş, bu bardaki kadın da üstüne gidersem beni ayağının altına alıp bir güzel pataklar…

Hayallerim yerle bir olmanın da ötesinde. O andaki düşüncelerim şöyle: Barın bir köşesinde bavulumun üstünde yatabilir miyim? Ağlasam bir işe yarar mı acaba? Yoksa sağda solda peregrinolara yalvarıp birinin odasına mı kıvrılmayı denesem? Pilar bir şeyler söylüyor, en yakın yerleşim yeri 4 kilometre falan… Ben pestil, taşınamaz bir bavul, ne 4 kilometresi, 400 metre çıkmaz bizden! Sonra meğer arabayla alıp bırakacaklarından bahsediyormuş, senelerdir O’Cebreiro’da bir gece daha kalmayı hayal ettiğimi anlatamam ya, peki dedim, tamam, alsınlar, başka yerde kalayım…

Gitti telefona salına salına, geldi tamam diye, oh neyse bari dedim içimden, Okay here, here dedi: Nasıl yani? Una chica viene, va a ti tomar alli. Aha! Köyden yer bulmuş! Ve gerçekten hemen gelen bir kız beni -sürpriz!- Casa Carolo’ya götürüyor. Tabii bu aşamada ne Casa Carolo’nun sıcak(!) ortamına, ne odanın ortak banyolu olmasına değil söyleyecek, hissedecek bile kötü lafım yok… Yaşadığım krizden sonra uzun ve sıcak bir duş alıyorum ve O’Cebreiro’da olmanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha algılıyorum.

IMG_5895

Ertesi sabah Asteriks’in köyünde buz gibi havada uyandığımda, aşağılarda bulutların üstünde dağ tepelerini gördüğümde, payyosaların sabah fotoğraflarını çektiğimde ve bulutların arasından yürüyerek indiğimde ise neden bu kadar uğraştığımı anlıyorum. Ah O’Cebreiro ah! Ömrümü yedin!

(Eylül 2015)

Kategori:Adım Adım - Mi Camino