“I did it all for the love and the laughter,” diyor Tracy Chapman. Ben de neler neler yaptım şu hayatımla, o yüzden nerelere kondum, nasıl yargılandım, bitmez tükenmez ne sorgulara maruz kaldım – işte ben de öyle, her yaptığımı aşk ve keyif için yaptım!
Sorgulayıp duruyorum aylardır. Kendimi, hayatımı, hayatı. “Ne yapmış olmak gerekliydi?” mealinde, kendimi ve bildiğim her hayatı didikleyerek bir cevap kotarmaya çalışıyorum. Bir doğrusu olmalı bu işin, değil mi? Bir sürü yanlışı, ve en azından bir doğrusu. Ama bulamıyorum.
En doğru gözüken hayat, bir öte yanından bakıyorsunuz, perişan! En sapasağlam gözüken hayat, ertesi gün darmaduman. İki adım yakına gidildi mi, ya da iki kadeh içildi mi, en mutlu adam aslında en bedbaht, en şahane kadın aslında en pespaye. O zaman doğrular nerde? Bunlar –dahi- yanlışsa, doğru hangisi?
Dedim durdum… Önce kendimi yerden yere vurdum. Zamanında –yo, sadece zamanında değil aslında her zaman– her şeyin en iyisini, kusursuzunu, bana illa artı değer katacağı, benim hayatımı mutlaka güzelleştireceği aradığım için kendime küfürler savurdum. Çok düşündüğüm, çok uğraştığım, daha iyisini, daha değerini aradığım, uğruna hayat verilecek değerleri mikroskopla incelediğim için. Ben de takılsaydım işte bir yere, bir şeye, birine, duruverseydim bir yerde, dedim. Bir şeylerden vazgeçseydim, feragat etseydim, fedakarlık etseydim… Evlenirdim, çoluğum çocuğum olurdu, çalışırdım, kariyer yapardım, sonra boşanırdım, depresyona girerdim, çocuğum eşeğin teki olur çıkardı, işimden nefret eder, o yüzden kötü bir insan olurdum, âşık olur ama yaşayamazdım, gitmek ister gidemezdim, herkes gibi işte yapsaydım bir şeyler… Yapsaydım da bugün o aynı herkes bana, “Neler çektik ama arkamızda 20 senelik evlilik bıraktık / neler çektik ama aslan gibi çocuklarımız oldu / neler çektik ama başarılarımız, evlerimiz arabalarımız oldu” şeklinde bakmasaydı.
Belki de benim kendi alınganlığım. Belki ben kendimle zaman zaman düşkırıklığı yaşadığım için, kendimle didiştiğim için bu bakışları, bu sokuşları falan da hayal ediyorum, yakıştırıyorum. Belki. Ama muhtemelen, değil. Mühim de değil: Ben koşulları, koşulların hakimiyetini kabul eden bir insanım. Onların yerinde, onların koşullarında olsam ben de tıpatıp aynı şeyleri düşünür, söyler ve aynı öyle bakardım, biliyorum.
Aman işte her neyse, aradığım cevabı, hani Frank Sinatra’nın ta ne zaman “My Way” ile vermiş olduğu cevabı, bugünlerde de Tracy Chapman hatırlattı benim için. Hepsini ben yaptım, evet, kimseden izin de istemedim, özür de dilemiyorum… Hepsini ben yaptım, bütün yaramazlıkları; toplum düzenini bozan tüm hareketler bana ait, kınamaya davetiye çıkartan bütün tuhaflıklar benim hayatımda doğru, hepsini ben yaptım, hem de sadece aşk ve keyif için. Başka ne için yapmalıydım ki?..
Neticede “aşk”ı gözden çıkaramadım. Aşk dediğim illâ romantik aşk değil; aşk demek coşku demek, heyecan, çekim, gönül vermek, akıntıya kapılmak, kahkahalar, kalp demek, her ne için olursa bu duygular. Aşkı bir kenara bırakamadım. Ben böyleyim işte, ne yapalım, malzeme bu: Bu genlerden, bu deneyimlerden, bu çevreden ortaya çıkan, ben’im! Ben idare edemedim. Ben yuvarlanıp gidemedim. Ben aşk zaten sürmüyor, süren başka şeyler var diye onsuz yapamadım.
“Mutluluk değil. Katiyen mutluluk değil. Zevk! İnsan her zaman en trajik olanı istemeli,” diyen Oscar Wilde, “Hak bellediğin yola yalnız gideceksin,” diyen Tevfik Fikret, “Ne yaparsan yap, tüm kalbinle yap!” diyen İsa, bunlar beni rahat bırakmadı. Evet bugün, hayatın bu aşamasında arada bir sorguluyorum, idare etseydim de hani “Eee?”ye verilecek bir “neticem” olsaydı diye… ama netice hep aynı: Ben idare edemezdim. Edemedim. Etmedim. Ve hatta, sanırım bundan sonra da, etmeyeceğim.
“Great love defeats death,” diyordu Mehmet Kutlu sergisinde bir sanatçı. Büyük aşklar, her türlü aşk, ölümü yener, ölümü aşar; yaşamanın ve üretmenin sebebi ölümü yenme isteğidir. Aşk, sevgi, sevişmek hep ölüm korkusunu yenmek içindir. Belki birisi üreyerek yenecek ölümü, birisi çalışıp üreterek, bir başkası da aşkla, coşkuyla, sevgiyle yaşayarak, yaşatarak! Peki ben üçüncü şıkkı seçebilir miyim? Ezik sayılmadan, acıma duyulmadan yani. Kamuoyu müsaade eder mi?..
Bunların hepsini sizden çok, benim için yazdım. Kendime hatırlatmak için, bu seneler boşa geçmedi diye. İsteyen istediği yerden bakar ve isteyen istediğini toplar, istediğini çıkarır… Objektif, tek, nihai bir netice yoktur. Netice, ne görmek istiyorsa odur. Çok anlamsız bir hayat mı? Ama hangisi anlamlı ki? Çocuklusu mu – ama çocuklarınız size dünyayı dar ediyor, kariyerlisi mi – ama yaptığınız iş belki dünyayı daha çirkin bir yer yapıyor, evlisi mi – ama eşinizin gece uykusunda ölmesini diliyorsunuz, hayır işlisi mi – ama orda da hırsla, benlikle, senlikle mücadele ediyorsunuz, sanatlısı mı – ama yapıtınızın değerini bilen var mı, gelecek yüzyılda olacak mı…
Benimki böyle bir hayat işte, ne yaparsınız… Ne yapacağımı bilememeye devam ediyorum onunla. Bunu bilmek ve “aşk”tan feragat ederek yolunda yürümekse büyümek, hayır ben büyümedim demek ki, bunda bir sorun da görmüyorum. Büyümeyeceğim, büyümeden ölmek mümkünse. Bir zaman başkasının hayatıyla ilgili duyduğum o üç cümlelik özet, hayatımın üç cümleyle özetlenebilme ihtimali bana öyle dokunmuş, öylesine beni irkiltmiş ki özetlenemeyecek bir hayat yaşamak için savaşıyorum herhalde. Ama işte, “I did it all for the love and the laughter”. Bundan sonra da öyle yapacağım, aşk ve keyif için yaşayacağım. Mecburiyetle değil, coşkuyla. Cebren değil, kasten. Korkuyla değil, sevgiyle. Kendime ve dünyaya.
(aralık 2011)