İçeriğe geç

Sanat / ifade / algı / ben  (ya da: Dünya ne zaman değişecek?)

 

Ben aslında sanat hakkında yazacaktım. Madrid’de geçirdiğim birkaç saatte koşa koşa Reina Sofia Müzesi’nde Picasso’nun meşhur tablosu Guernica’yı gördüğümü, iyi ki gördüğümü, çarpıldığımı, hayatımda ilk defa sanatı “anladığımı” (o ne demekse artık) yazacaktım. Sanatçının insanları, olayları, acıları nasıl gördüğünü ilk kez fark ettiğimi, nasıl algıladığını, nasıl yansıttığını. Bunları böyle yansıtayım diye düşünmediğini, sadece onları aynen öyle gördüğünü ve sadece gördüğünü ifade ettiğini. İnsanların gözlerini gözyaşı damlası şeklinde, bakışlarını bomboş, dillerini hançer şeklinde, duruşlarını ruhu yok gibi anlamsız gördüğünü. Acıyı siyahın ve grinin tonları olarak algıladığını. Sanatçıyı, algıyı, ifadeyi, sanatı, acıyı ilk kez anladığımı yazacaktım.

Sonra övmek için yeterli kelimeleri bulamadığım sinemacı Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı gördüğümü anlatacaktım. Birkaç saat içinde onca insanın ruhunu nasıl içine ayna tutulmuş gibi yansıtabildiğine, tek bir bakışla ya da susuşla, bir cümleyle veya bir kalkışla nasıl bu kadar çok acıyı, umutsuzluğu, anıyı, umudu, düşkırıklığını, umarsızlığı ve benzeri bir sürü insani duyguyu, küçücük anlarda, anlık olarak beyazperdeye yansıtabildiğine hayran kaldığımı. Hayranlıktan yerimde duramayıp web sitesinden kendisine, “Tek bir insan bile sinema salonundan değişmiş olarak çıkıyorsa, bunca emeğinize değiyor demektir…” diye mesaj attığımı.

Sonra ne kadar şanslıyım ki bunları gördüğüm zamanlarda Japon romancı Haruki Murakami’nin bir romanını okuma fırsatını bulduğumu yazacaktım. Bana göre olsa da, olmasa da bir romancının dantel gibi ilmek ilmek işlenmiş, her kelimesi, her cümlesi tek tek üretilip birbirine örülmüş ürününe hayran kaldığımı. Sanatın, üretimin, algının, ifadenin çeşitlerine, şekillerine, renklerine mutlulukla, şükranla şapka çıkardığımı. Bunlarla ilgilenebildiğim, bunlara vakit ve enerji ayırabildiğim için ne kadar şükrettiğimi.

İşte bunları bunları yazacaktım kaç gündür, en son da bugün.

Sonra… sonra işte, hayat karmaşık bir şey. Bize karmaşık bir dönemde, acayip şeyler yaşama görevi verilmiş. Belki de en karmaşık dönemde. Sonra, sanki boş yere ölen tek bir can bile yeterince acıtıcı değilmiş gibi, yirmi dört, yirmi beş, yirmi altı canın daha söndüğü haberi duyuluyor. Sonra, sanki bu yeterince acıtıcı değilmiş gibi, orda mayın, burda bombalama, şurda pusu, orda ölü, burda yaralı haberler devam ediyor. İçim çığlık çığlık. Ne oluyor, burası neresi, hangi yıldayız, ben kimim?..

“(…) Ekranın altından alt yazı olarak geçiyor ölümler. Ekranda, o saatlerde bütün ekranlarda aynı anda, para konuşuluyor. Çok fena haberler veriliyor para ile ilgili. Çok endişeliler dolarla ilgili olarak, çok endişeliler altınla filan ilgili mesela. Altta, ekranın eteğinde çocuklar ölüyor. Akıl almaz bir hissizlikle atıyor “can taksimetresi”: 24…25… 26… Bir anne daha. Bir sevgili daha… Bir hayat etrafındaki birçok hayatla birlikte ferini yitiriyor. Biz bu hayattan sağ çıkıyoruz sadece, ruhumuzdan binlerce ölmüş çocuk sarkıyor. Daha fazla ilerleyemeyiz, ellerimizde, bileklerimizde ölüm salkım saçak…” (Ece Temelkuran, Milliyet)

Biz kimiz, onlar kim, yirmi senede bir arpa boyu yol gidememiş miyiz, kim ne istiyor, peki bunu kim istiyor, kim isteyebilir? Ölenlerin adlarını okuyorum sanal gazetede çıktıkça, adlarını sesli okuyorum, özür diliyorum, ya da neyse işte bir şeyler diliyorum, bir şeyler diyorum onlara tek tek, boşuna ölmüş olmasınlar diye, ölümleri umursanmamış olmasın diye, analarına baş sağlığı diliyorum birer birer. Sokaktan gelen askeri aracı görünce uzaklara koşmaya başlayan analarına. Pencereden evine girmek üzere olan askerleri görünce yere yığılan analarına. Herhalde aylardır yatarken bile radyoyu başucuna koyan, sabah saldırıyı haber aldığından beri kimsenin gelmemesini umarak pencereden sokağa bakan, sokağı gözlemekten boynu tutulan analarına. Ve kardeşlerine, ve çocuklarına, ve sevgililerine.

Yirmiden fazla güvenlik görevlisi şehit oldu, diyor haberler bir noktada, ya da yabancı medyada. Bu rakam muğlaklığı beni daha da fena yapıyor. Diyelim yirmi isim sayıldı, benim çocuğumun ismi çıkmadı. Sonra “fazla”sında, yirmi birincide ya da yirmi ikincide, çıkarsa? O kimliği olmayan “fazla”, birilerinin hayatında tamam ya da devam gibi, ölüm ya da yaşam ayrımını yapıyor.

İçimde cenaze var, dostlar sağ olsun diyorum sürekli, gözlerim yosun tutuyor… Canımı çıkartan Nefes filmini tekrar izlemek istiyordum ne zamandır, bu akşam vakti demek. “Biz aptal mıyız, bilmiyor muyuz savaşın dağda kazanılmayacağını? Ama dağda kaybederseniz Ankara’da da kaybedersiniz.” Ne yapabilirim diye düşünüyorum, ne yapılabilir, ne yapılmalı, ne yapılacak – ama niye ben düşünüyorum bunları? Ben bunları düşünmesi için seçmedim mi beni yönetenleri? Ben bunları çözmesi için seçmedim mi seçilenleri? Ben, vatandaş olarak ben mi düşüneceğim ülkemin sorunlarını nasıl çözeceğini?! Ülkemin çocuklarını nasıl yaşatabileceğini? Devletin kendine teslim edilen çocukları nasıl öldürtmeyeceğini ben mi düşüneceğim? Bugün başkasının çocuğu, yarın benim çocuğum…

Bize karmaşık bir dönemde, acayip şeyler yaşama görevi verilmiş. Belki de dünya tarihindeki en karmaşık dönemde. En acı şeyleri yaşama görevi, ölme, öldürme görevi, canından can kaybetme ve gözünü kan bürüme görevi. Ölümle yaşamı ayırma, korkuyla sevgiyi ayırma, yok etmeyle var etmeyi, var olmayı ayırma görevi. Görevi veren, canı veren sabrını da verecek, çözümünü de demek. Dostlar sağ olsun, yaşam sağ olsun. Yaşam var olsun.

(Ekim 2010)

Kategori:Ordan burdan insandan...