İçeriğe geç

Mutfak masası, sen, ben

“Hakikatlerin konuşulduğu” mutfak masalarından bahsetmiş Ece Temelkuran. Salonda, ortalıkta sorulan hal hatırdan sonra, mutfağa geçince kadınların birbirine esas, hakiki “Ee? Ne var ne yok?”ları sorduklarından. Aleni, “İyiyiz hoşuz,”ların ardından burda hakikatlerin konuşulduğundan… Oysa ben senin, benim hakikatim olmanı istiyorum. Senin hakikatin olmak istiyorum. Kimseyle mutfağa sığınıp senden konuşmamak, aslında senle mutfağa kaçıp tüm dünyanın hakikatini konuşmak istiyorum. Hiç yapılmayanı yapmak, yaşanmayanı yaşamak istiyorum!

Madrid’deki, Londra’daki, Aachen’daki, Long Island’daki mutlu insanlar gibi, hakikatleri birbirleri olan, tüm dünyaya karşı birlikte duran insanlar gibi olmak istiyorum. Sevgiyi kaybetmemiş insanlar gibi, sevgiden başka bir şey için yaşamayı aklına bile getiremeyen insanlar gibi. Bu topraklarda yapılmayanı yapmak, bu topraklarda imkansız sayılanı yaşamak istiyorum. Bildiğin hiç kimse gibi değil… Sevgide kalmak, sevgiyle kalmak, seninle başka hiçbir şeyi değil, sevgiyi yaşamak istiyorum. Eskimeyen, atıllaşmayan, parıltısı gitmeyen en değerli değeri.

Seni her gördüğümde sevineyim, telefonumda her adını gördüğümde gülümseyeyim, sesini her duyduğumda sana doğru döneyim istiyorum. “Gel bakayım şöyle yanıma!” dediğinde çocuk gibi sevineyim. Bırakayım git, ardından geri geldiğinde başımın üstünde buyur edeyim. En kızgın olduğum zamanı, yüzüne ve gülerek “eşek kafalı!” diyerek geçireyim. Mutfakta kadınlara, “Şöyle böyle yaptı, aman ne yapayım, canım o benim,” diyerek iç geçireyim. Senden gizli diyecek tek lafım, seni eskisinden daha çok sevdiğim olsun.

Bıkkın, neşesiz, sevgisiz, hele ki aşksız, coşkusuz, muhabbetsiz çiftleri şaşkınlıkla, inanmazlıkla, dehşetle karşılayalım, yanlarından koşarak uzaklaşalım, gerekirse kendi başımıza kalalım ama neşeyi, muhabbeti, birbirimizi özlemeyi ve istemeyi ve sevmeyi asla terk etmeden… Mutfaklara sığınıp aramızda fısır fısır, onların nasıl bu kadar sefil bir hayatı sürdürebildiklerini konuşalım, nasıl güzel bir gülümseme olmadan bir günü geçirebildiklerini, eve öteki geldiğinde keyfi kaçmanın ne fena bir şey olduğunu, sarılmadan, öpüşmeden, elele oturmadan, o iç sıcaklığını hissetmeden yaşamanın ne dayanılmaz olduğunu. Birkaç gün, birkaç yıl, bir ömür boyu…

Bir kulübe hayal ediyorum, ahşaptan küçük bir kulübe, sıcak, canlı, dışarsı içerisi bir, mutfağı salonu bir, gireni çıkanı bol, boy boy çocuklar, koca mutfak masasında kalkan rengarenk kadehler, kutlamalar, gülmeler, ve hep sevgiler, sevgiler, çeşit çeşit sevgiler. Ben bu kulübeyi hayal ediyorum, bu benim kulübem – neden olmasın? Ben bu kulübeyi istiyorum, onu inşa etmek, onu doldurmak, senle ve bizle ve sevgiyle.

3 sene sonra veya 30 sene sonra dahi, kanepede benden uzakta oturursan bozulayım, sokakta karşıma çıktığında beni görmen için koşturayım, eve beklediğimden erken geldiğinde telaşla sevineyim istediğim gibi hazırlandım mı diye, gecikirsen üzüleyim senle paylaşmak istediğim şeylere vakit kalmadı diye. Yaşlandığımı sana bakarak fark edeyim. Ne güzel yaşlandığını düşüneyim. Seninle yaşlandığım için mutlu olayım. Senin için sağlıklı olmak isteyeyim ve ikimiz birbirimizle capcanlı kalmak isteyelim. Öteki için kendimize iyi bakalım, daha çok vaktimiz olsun birlikte geçirecek diye. “Ama bu yaşların da ayrı bir güzelliği var,” diyelim bu hevesi soranlara.

Birbirimizi hep didikleyelim, hep sorgulayalım, hep meydan okuyup hep öğrenelim, hiç öyle dümdüz kalmadan, sessiz sakin, pütürsüz olmadan, birbirimizi kaale almayacak kadar bıkmadan ve değmez demeyecek kadar sıkılmadan uğraşalım sürekli.

Ama mutfak masamızda hep sevgi, neşe, muhabbet olsun. Sen ol, ben olayım, aşk olsun.

(aralık 2011)

(Not: Hayalimdeki mâşuka yazılmıştır.)

Kategori:Ordan burdan insandan...