Bana göre aslında tek tek bakınca, yazacak öyle ahım şahım bir hikaye yoktu ama poposuna leylek kaçmış hayatımın bu fevkalade hareketli günleri, daha sakin ve durağan takipçilerim için eğlenceli olabilir diye düşündüm…
Kader ağlarını, ben yılbaşı gecesi hakkında düşünürken örmeye başlamıştı. 365 günün o en sevimsizi, o en gergini bu sene nasıl geçecekti?.. Şehir olmaz, köy bayar, gezme kalabalık olur – derken akla, her zamanki sevgili, İspanyolların güzel San Sebastian şehri düştü. Düşer düşmez de dedim, yok canım, yılbaşı civarında uçaklar acayip pahalıdır, olmaz!
Bir baktım öylesine, pahalı bulacağım da bu opsiyonu bir kenara koyacağım diye… Aaa, çok makul fiyata bilet var! Eh dedim, ama otel yoktur, zaten orada çok az düzgün otel var, doludur, fiyatlar uçmuştur… Heyhat, gayet güzel fiyata da bir güzel otel buldum: Olacak iş değil! Çıktı mı başıma yok yere bir yılbaşı San Sebastian tatili.
Bu arada yılın son ayının heyecanları yaşanmaktaydı: Önce bir Bünyan seferi yapıldı, gençlerle, hem de akın akın eşi dostu kolundan kaparak gelen gençlerle misafirhanede bir film günü yapıldı. Öncesi kütüphane tanıtımı, çay partisi, sonrası akşam yemeği derken gençlerle bir kaynaşma, bir kaynaşma… Kayseri’lerden yeni katılımlarımız olup aramıza yeni güzel gençler de ekledi: Annesi Bünyanlı olan, iki süper genç kızın (biri Ukrayna’da Rus Edebiyatı okuyor!) bekar annesi, pilates hocası Fatma ve Bünyan’da yaşayan yeğenleri: Güzel Sanatlar Lisesi öğrencisi kemancı ve voleybolcu Sibel ile Erciyes Üniversitesi Maliye bölümü öğrencisi ablası Zeynep. Evet sık sık canım sıkılıyor bu Bünyan ve Bünyanlılar hakkında ama sonra böyle bir şey çıkıyor karşıma ve hani lunaparklardaki, “çekici ne kadar hızlı indireceksin de yay ne kadar yukarı fırlayacak” oyunu gibi beni ta en tepeye fırlatıyor…
Bünyan dopinginden sonra ise umduğum ama beklemediğim bir güzel haber daha geldi: Emre Arolat Architects bana yılbaşı hediyesi vermek istiyordu! Yani: Bünyan kültür köyümüzün heyecanla beklenen konsept projesi hazırdı… Ve fakat ne kadar heyecan olursa olsun, önce onların hemen atla gel teklifini narin bir manevrayla savuşturarak, Şirince’mizde sene boyunca planlanıp beklenen bir etkinlik olan Noel programlarını gerçekleştirmemiz icap ediyordu.
İstanbullardan zaten gelen hep vardı, olacaktı. Üstüne ince çalışmalarla bu sene İzmir, daha doğrusu (biz de İzmir değil miyiz?!) Alsancak da eklendi manzaraya…
Noel menüleri hazırlandı, süsler abartıldı, içeriler dışarılar, benim ev komşunun ev derken, seneler önce dendiği gibi, “Noel Vatikan’da bile bu kadar şenlikli kutlanmıyordur!” Yumurta kapıya dayanınca İstanbullular ipe un serdi, Alsancaklılar ise bana mısın demedi, neticede İzmirliler İstanbulluları ezdi geçti… Sıcak şaraplar, terasta ateşler, süsler ışıklar, haldır huldur benim evden komşu eve, bir dağdan öteki dağa koşturmalar derken Şirince mavi enerji grubunun geleneksel Meryem Ana Evi Noel kutlaması bir kez daha keyifle ve neşeyle ifa edildi. İlk kez bir ayinde mavi elbiseli kıdemli rahibelerimiz de yoktu, esas rahibin yan rahipleri de… Başka diyarlara atanmışlar meğer, bu Vatikan da mı kemer sıkıyor ne yapıyorsa Selçuk ekibi küçültülmüş epey!
Ardından öteki heyecana geldi sıra: EAA projesi. Pek de öncesinden üzerinde düşünmemeye çalışarak vardım İstanbul’a, büyük patron ve küçük patron olan aile fertleriyle sunum odasına kurulduk… Sonrası, ne diyeyim, belki onlarca sene hatırlayacağım bir saat; çok ilerde bir gün, şöminenin önünde serilmiş, dışardaki karlı bozkırlara bakarken, “Hatırlar mısın, o gün üst kattaki salonu su basmıştı da garajda bakmıştık buranın konsept projesine?..” denecek bir toplantı. Hepimizin kalplerini ayrı ayrı çarptıran, hepimizi ayrı ayrı hayallere sürükleyen, umut ve enerji dolduran bir kültür köyü projesi…
Bu muhteşem yılbaşı hediyesinden sonra bir güzel “şömine şarap şarküteri” akşamı ile yeni yıla giriş -en azından aile arasında- yapıldı. Sonrasında herkes ayrı köşelere dağılacaktı zaten. Örneğin ben, tüm süsleri, heyecanları, renkleri ile yılbaşı havasını kısa da olsa solumaktan gayet mutlu olduğum İstanbul’dan yine koşarak evime, köyüme geldim ki bir gün dinleneyim, köpeklerimi hiç gitmemiş olduğuma ikna edeyim, ondan sonra da tekrar ver elini uzak diyarlar… Diye düşünmüştüm. Heyhat, çok saftım!
Evime geldim gelmesine, orda sorun yok. Ama İstanbul’a kar fırtınası geliyordu! Yani: Uçak muçak, nanay manay… 31 aralıkta olan San Sebastian seferim, iki gün öncesinden meteoroloji uyarılarıyla iptal edildi. Peki yerine? 1 ocak 4.15 seferiyle İstanbul, ordan Bilbao veriyoruz! Yok artık – diyemiyoruz tabii, mecburuz, sabaha karşı 2’lerde yollara düşeceğiz. Peki ama tahminlere göre o gece deli gibi kar yağacak da ertesi sabah 4’te uçaklar nasıl işliyor olacak sizce?..
Diye soramadım, ama hep beraber gördük ki işleyemiyor. Onu da nasıl gördük: Yılbaşı gecesinin 2’sinde yola düşmek zordu, uyusan kalksan bir türlü, uyumasan dursan bir türlü. Derken Alsancak ekibi geldi aklıma: Neden olmasın? Alsancak kutlamalarına katılırım sevgili arkadaşlarımla, ordan yılbaşı haliyle doğrudan uçağa giderim! Hem de komik olur, gece makyajıyla, yılbaşı topuklarıyla uçağa binmek falan. Uydurduk ettik, 31 ocak akşamının son saatlerinde bavul toplayıp ev kapattık, Alsancak’a gittik…
Ama yanlış günde gittiğimi düşündüm bir an: Ne yollarda bir hareket, ne sokakta eğlenen, müzik yok kalabalık yok, herhangi bir cumartesi akşamından daha da sakin bir şehir çıktı karşıma: Dedim, bu İzmirliler yılbaşını kutlamıyor galiba! Konak Pier’in ana kapısı kapatılmış, yan kapıda güvenlik “Nereye gidiyorsunuz?!” diye sordu… Neyse, bana sükunet daha uygun tabii, şikayet değil sadece şaşkınlık benimki. Kutlamanın tek atraksiyonu gece yarısında iki ayrı mekandan yapılan güzel havai fişek gösterileri oldu – eh, ona da şükür!
Sonrasında, yani saat 2 civarında, oturup bir şeyler içecek yer bulmakta zorlandık o güzelim Alsancak’ta, Gül Sokak, Meksika Sokağı, inler cinler… Valla bu gecenin imajını tamir ve telafi etmek için epey uğraşması gerekecek Alsancaklıların! Neyse, sonuçta bomboş otoparkımı 2.30 civarında terk ederek havaalanına yola koyuldum. Bu arada sürekli kontrol halindeyim uçakları, yoo iptal falan yok! Gittim, bavul verdim, check-in yaptırdım, hem İstanbul hem Bilbao uçuşuna biniş kartı aldım, kimsenin sesi çıkmadı. Salonda oturdum, web sitesinden uçak bilgisi bakıyorum ki, aa, Bilbao uçağı listede yok!
Kontuara gittim, efendim uçuş iptal olmuş. Fark ettim, dedim, peki bunu sizden önce fark etmem tuhaf değil mi?! İki gündür hayatlarından bezdiler, THY personelini de anlıyorum ama basit bir bilgi aktarma meselesi bu. Neyse, bazılarınız inanmayabilir ama THY’ye tüm şarlamam bu cümleyle sınırlı kaldı. Bavul geri alındı, inildi çıkıldı, otoparka geri yürünürken artık topuklar komik gelmemeye başladı… Ve saat 6’da kösüm kösüm evde önceki gecenin uykusuna yatıldı.
1 ocak günü evde ve yine bilgisayar başında geçtikten sonra, 2 ocak sabahının daha normal bir saatinde nihayet gerçekten yola koyuldum. Önce İstanbul, ordan Bilbao. Bu arada hesaplı(!) otelimin 7 gecelik parası ödenmiş olduğundan iki gecem yenmiş oldu, üstüne bir bardak su… Neyse, Bilbao’da en nihayet hevesle indim, bagajımı kapıp San Sebo otobüsüne koşacağım, araya kahve sıkıştırabilir miyim diye planlıyorum falan, bekle bekle bagaj yok! Bir grup bagaj İstanbul’da kalmış mı! Belki hayatımda ilk defa oluyor. Yazdırdık ettik, ertesi gün aynı seferle geleceğine inandık, bir uyduruk tuvalet çantasıyla bir kez daha kösüm kösüm San Sebastian’ın yolunu tuttuk.
Tabii sevdiğim diyarlara varınca, güler yüzlü insanlarla İspanyolca konuşunca, yılbaşının Noel’in zarif süslerini görünce, otelim de gayet hoş tasarımlı bir yer çıkınca yüzüm güldü. Yine de ilk gecemde, üstüne ertesi gecenin köründe bagaj elime ulaşana kadar dımdızlak kalmak gerçekten çok kelek oldu: 7 günlük tatilin 3.5 gününü böylece yedik! Ama geri kalanı yine de değerdi: Gerçek sevgi dolu insanlar, rahat, stressiz, mutlu, sağlıklı. Koşanlar, yürüyenler, denize girenler ve sörf peşinde koşanlar. Yazdan sonra tekrar plajları ele geçirmiş köpekler ve oyunları. Tekerlekli sandalyeyle köpeğini gezdiren adamlar, pusette bebeğiyle bisiklet süren anneler. Sürekli çiseleyen yağmurda aynı keyifle devam ediyorlar.
Uzakta Peine del Viento, dalgaların arasında nerdeyse kaybolmuş. Ondarreta plajının sahil kısmında üstü çıplak, yaşlıca bir adam koşu yapıyor. Bir siyah, bir beyaz köpek plajın iki ayrı ucundan son hız birbirlerine doğru koşuyor, yuvarlanarak oynamaya başlıyor. Genç adamlar müthiş eğlenerek -ilk defa gördüğüm!- ayak voleybolu oynuyor. Bir anne, sendeleyerek yürüyen çocuğuna gülüyor…
İspanyol çocukların (ve tabii sonuçta onların büyümesiyle yetişkinlerin) niye, nasıl bu kadar rahat olduklarını keşfettim sonunda, bu arada: Üstlerinde hiçbir baskı yok! Hiçbir anne veya baba, onları “kendi uzantıları” olarak görmüyor. Kimse onlardan, kendilerini temsil etmesini, kendi olamadıkları her şey olmasını, kendilerinin ne kadar başarılı olduğunu tüm çevreye göstermesini falan beklemiyor! Çünkü anneler ve babalar, kendi adlarına mutlu zaten. Kendileriyle barışık. Onlar olmak istedikleri insanlar, o yüzden başkasını olmak isteyip olamadıkları insan yapma ihtiyaçları yok. Sadece mutlu olmaları çocuklardan istenen. Hatta sadece “olmaları”. Bunun ne kadar konforlu bir durum olduğunu tahayyül bile edemiyorum: Daha iyi, daha fazla, daha güzel, daha başarılı olma çırpınması olmadan da yaşanabilir mi?!?
Ve baskıdan, Virginia Woolf’a gelelim. Kendine Ait Bir Oda’nın ne kadar güzel ve anlamlı (hatta eğlenceli!) olduğunu kimse söylemediğinden, önemli bir eser olduğunu bilmeme rağmen, okumamıştım. Paris 0 kilometre olarak tanımlanan Şekspir ve Co. kitapçısından aldığımdan beri de elimde dolanıp dururdu. Seyahatte yanımda taşımak için küçük kitap ararken yine elime geçince atıverdim çantama – ve hayatım değişti. Bu kadının cinsiyetsiz bakışıyla, ben -ben bile!- bütün hayatımı, güzelim 33 senemi (:))) kendimi “ikinci cinsiyet” sayarak yaşadığımı anladım.
Az bir şey değil, bir hayat. Hele bir de aynı duygularla yaşamış ve yaşamakta, hatta yaşayacak olan milyarlarca insanı düşününce! Kim, ne hakla, ne münasebetle bu iki cinsten birini ötekine üst ilan etmiş? Biz bunu neden, nasıl, ne zaman “yemişiz”? Nasıl olup da “insan” olmaktan üstün erkek, alçak kadın olmaya geçmişiz? Diyelim neandertal köklerimiz fiziksel güçsüzlükten dolayı kadının alçaklığını doğal olarak kabul ettirmiş, kadın da bunu kabul etmiş, erkek neden, nasıl etmiş: kendisini doğuranı, kendisine eş olanı, kendi evlatlarının yarısını ne menem bir görüşle “alt” kabul edebilmiş?!
Niçin kadınlığın üstünlükleri önemsiz sayılmış da erkekliğinkiler hakimiyet kurmuş? Fiziksel gücün duygusal bağ kurmadan, empati yeteneğinden, ruhsal sağlamlıktan, şiddetsizlikten daha “birincil” olduğuna kim kanaat getirmiş, kim buna niçin boyun eğmiş? V. Woolf o kadar muhteşem bir basitlikle, benim bile eminim ki her zaman satırlarımda kokusu çıkan kadınlık / ikincillik hissine kendini bir an bile kaptırmadan, “Hepimiz insanız, ayrı ayrı üstün niteliklerimiz var, neden gerçek niteliklerimiz yerine cinsiyet niteliklerimizle değerlendirilelim ki?” sorusunu soruyor ki, insan kendi yaşamını, kendine ve erkeklere ve kadınlara bakışını haince sorgulamak zorunda kalıyor… O kadar tatlı bir kinayeyle “üstün” sayılan cinsiyetin basit “alçak”lıklarını ifade ediyor, o kadar zekice sahip çıkılması gereken dişi üstünlükleri tanımlıyor ki, insan nasıl olup da kadınlığını bir gurur flaması olarak taşımadığına şaşırıyor… Ah, V. Woolf 1928’de “erkeklerin yanlarından geçen güzel bir kadın için, hatta kadın olması bile şart değil, bir köpek için, içgüdüsel olarak ‘bu köpek benim!’ diye mırıldanmak zorunda olduğu” saptamasıyla sözde erkek üstünlüğünü bir kalemde yere çalıveriyor!
A ver, a ver… Hadi bakalım, İspanyolcada her an kullanılan bir yeni laf daha. Peki ama şimdiye kadar nasıl bunu hiç duymamış olabilirim? Dur bakalım, hmm, bir dakika, ne yapsam, hangisini seçsem, falan hepsinin karşılığı: A ver… Bütün İspanyollar ben yeni öğrenirken nasıl sürekli vale (tamam) ve venga (hadi) diyorlardıysa şimdi de her lafa “A ver,” diyorlar. Kaixo ve agur zaten artık gündelik dilimizde: Baksça da tamam yani! Daha doğrusu, hiçbir yerde öğretilmeyen gündelik İspanyolca tamam sanırım.
Pais Vasco, güzel Bask ülkesi, bekle beni, tekrar tekrar geleceğim hep… Ne kadar mücadele versem de, ne kadar yorulsam da, yollardan, işlerden, insanlardan. Kendimi tam olduğum gibi, tam olmam gerektiği gibi, olmaktan mutlu olduğum gibi yaşamaya.