İçeriğe geç

Yedi günde altı film, sekiz sergi

Aslında insan dışındaki unsurları epey doyurucu olabiliyor İstanbul’un; yiğide hakkını verelim, ne aradığını, ne sevdiğini bilen için zengin ve zenginleştiren bir yer bu şehir…

Gözlük geldi birden aklıma. Ben kamyonetimi almış, tıngır mıngır köyden geçerken herhangi bir yerde karşıma çıkacak, traktörünün üstünden samimi gülümsemesiyle bağıracak: “Hojjgeldin yaw!” “Hojjbulduk, n’aparsın be?” diyeceğim ben de. Köyün “hoşgeldin”ini almış olacağım, Gözlük Mehmet’in selamında.

Aslında arabayla Selçuk’tan geçerken başlayacak selamlanma faslı. Şirince sapağına dönerken Selçuk’tan eski komşum Galip abiyle veya çöpçü Mustafa’yla burun buruna gelip selamlaşacağız belki. Sonra köşede dolmuşu bekleyenlerden tanıdık olursa alacağım. Demirci Mustafa’nın evinin ordan geçerken köpeklerine, ya da en azından kulübelerine bakacağım. Ava çıkmışsa gitmiştir hepsi kamyonete doluşup.

Yolda bahar güneşiyle bahçelere yayılmış olan Hatice ablalara korna çalacağım, İsmet abinin göbeğini görürsem etrafta. O sırada karşıdan gelen dolmuşçu, artık kimse o saatte, “Nerelerdesin yaw!” niyetine birkaç selektör çakacak belki… Cumartesi turist günü, yine de karşıdan gelen, köyden inen arabaların bir kısmı eşraftan olacak, en azından bir kafayla selamlanacak yani.

Otoparkçı delikanlı, köy içindeki kafeciler, kuruyemişçiler, herkesin bakışında bir nida: “Hah! Geldi işte…” Nedense! Nedensiz aslında. Öylesine. Gittiydi, eh işte geldi, yine aramızda. “Sevincin öğretilmemiş olanı. Sonraları onu yaratmak için nasıl çabaladık!”

Bir ay, iki ay sonunda İstanbul’a geldiğimde nasıl bir kıpırtı yaratıyorum küçük çevremde? Onu onla, elliyle falan çarpın, buraya bir hafta sonrasında döndüğümde yarattığım etki budur. Nasıl dönmek istemem bir an önce buralara?!

Köy meydanına geleceğim sonra. Cumartesi kalabalığının ayakları dibinde belki, inşallah, bir boz tüy yığını. Islığımla şaşkına dönen, karnından söylenerek kendini ayaklarıma atan bir Bozo. Çınaraltı kahveden uzanan kafalar, hal-hatır soran, haberler yetiştiren, çaylar ikram eden, zamanlar ayıran insanlar. Nedensizce, sadece hoşluk olsun diye, yo öyle bir “amaçla” da değil, sadece içinden öyle geldiği için zamanını, enerjisini paylaşan insanlar. Paylaşmak doğalarında var olduğu için. Doğaları hesapsızca, safkan insanlık olduğu için, bildiklerince, becerebildiklerince paylaşan güzel insanlar.

Hepimiz öyleydik değil mi, bir aşamada? Sonra okuduk, gördük, öğrendik, yaşadık, seçtik, ayırdık, zenginleştik, medenileştik. Medeniyet bize zamanımızın kıymetini öğretti, herşeyi beğenmemeyi öğretti, hayata karşı daha serinkanlı bir duruş verdi bize. Biz de böyle mesafeli, umursamaz, soğuk, kısıtlı insanlar haline geldik. Kabul ettik, medeni ve fakat coşkusuz, zengin ama gergin insanlar olmayı.

Neyse ki medeniyetin hakiki güzellikleri de sızmayı başarıyor hala hayatımıza arada bir, benim gibi şanslı olanlarımızı zenginleştirmek üzere. Yedi günde altı film, sekiz sergi, bir konser ile zenginleşme fırsatını yaratmak için ben de epey enerji harcadım ama hayatımdaki kimseyi harcamadım çok şükür. Nasıl yaptım bakayım hatırlayayım…

Bir zamandır süren ve başından beri aklımda olan heykel sergisini nihayet nisan seferimde yakalamayı becerdim, öncelikle: İstanbul Modern’deki modern heykel sergisi. Türkiye’de heykelin öncüsü sayılan 15 sanatçının, az da değil, birer galeri dolusu yapıtı birlikte sergileniyor. Heykelin ne kadar sınırsız, ne kadar uçsuz bucaksız bir sanat dalı olduğu, bütün bu heykelleri birarada görünce daha çarpıcı şekilde ortaya çıkıyor. Boyutları, malzemesi, işlevselliği, hareketliliği, mekanizmaları, üç boyutu sonsuz ve aynı zamanda zamansız bir alana çeviriyor heykeli. Bütün bu özellikleri özetleyen heykeli anlatabilirim mesela hemen: Basit bir  ayak üzerinde dik duran, 1.5 metre yüksekliğinde, ince siyah bir demir çubuk. Şadi Çalık 1957’de yapmış bu heykeli; adını da “minimum” koymuş. İşte, daha ne olsun!

Aynı zamanlarda Galatasaray’daki Yapı Kredi galerilerinden birinde de Zühtü Müridoğlu’nun retrospektif sergisi vardı; heykele olan bu ani ve beklenmedik ilgi nedense?.. Müridoğlu’nun her türlü duruş, yükseliş, incelişteki bronz dans eden kadınları, Nazım Hikmet’in kadınlar hakkındaki dizelerini hatırlatıyordu: “Ve kadınlar / bizim kadınlarımız / korkunç ve mübarek elleri…”ni. Kurtuluş Savaşı Destanı’nın o babının Selçuk meydanına, “meçhul asker anıtı” gibi isimsiz ama muhteşem, vakur edasıyla hakim olan mermer heykelde kazılı olduğunu; “Ateşi ve ihaneti gördük…” diye başlayan dizelerin insanın içi titremeden okunamadığını.

İstanbul Modern bir geçici sergiye daha ev sahipliği yapıyordu: 1950’lerden İstanbul/Türkiye manzaralarıyla Othmar Pferschy fotoğraflarına. Ne tekniğine, ne gözüne sahip olabildikleri bu çarpıcı fotoğraf sanatçısını bir mektupla tehdit etmekte beis görmeyen Ankaralı fotoğrafçıların yazdığı ismiyle “Otmar Ferşi”, siyah-beyaz görüntülerinin sadeliğiyle insanı büyülüyor. Asıl çarpıcı olan fotoğrafların görüntü olarak netliği mi, içerik olarak netliği mi, ayırt edilemiyor. Bir TBMM fotoğrafının sırrı mesela, bizi o büyüklükte, o güzellikte şeylerin bize uzak, yabancı ve hayranlık uyandırıcı olduğu günlere geri götürmesi sanki…

Galeri Nev’de çok hoş, yumuşak eserleriyle sevdiğimiz Melek Mazıcı’nın birkaç “iş”ini, Mac’da Seyhan Topuz’un “sanat, sanat içindir” düsturuna şüphe payı bırakmayan heykellerini gördüm; gördüm de ne oldu, hiç. Olabilir, bu da normal; sanatta insan sevmediklerini de görmeli ki sevdiklerini, ona hitap edenleri ayırt edebilsin. Sonra arada bir kötü sanat galerileri de görmeli ki Galeri Nev, Artisan gibi iyilerinin değerini bilsin: Örneğin Çağla Cabaoğlu Sanat Galerisi.

Harika bir sergi, harika eserler var; ressam Nurhan Giz ışıkla oynamış, bölmüş parçalamış şekillere sokmuş, insanın öyle oturup seyredesi geliyor; ama ne mümkün! Bir takım genç ve konuşkan insanlar sosyal faaliyet içindeler; yiyecekler geliyor, içecekler gidiyor; sanki bir reklam ajansı ofisindeyiz. Herkes galeriyi gezen, tablolara bakan kişiye tuhaf tuhaf bakıyor, bu da ne arıyor burada gibisinden, ve kafasını çeviriyor; o kadar insandan bir hoşgeldiniz, merhaba falan çıkmıyor. Ha, tablolar da karışık olarak numaralı bu arada: Baştan mesela 3 ile başlıyor, ardından 1, 2 geliyor, sonra 7, ardından 5, 6… Bir kısmı duvarlara dayanmış. İçler acısı bir durum; insan bunu görmese sanat galerisinin kötüsü de nasıl olurmuş, der…

Her neyse! Görebildiğim bir diğer harika sergi de yakın zamanda tesadüfen mimlediğim ressam Valerie Çelebi’ninki oldu; hem de Artisan’ın, hoşgeldiniz demek ve sergi katalogu hediye etmek gibi basit jestlerle kalbimi kazanan gerçek galericileri sayesinde zevkle oturup izleyebildiğim bir sergi. Grafiker Yossi Lemel’in Garanti Galeri’de sergilenen afişleri ise Çelebi’nin renkli, kutu kutu manzaralarından tamamen uzak bir köşede yarışıyordu tabii – Filistin, İsrail, ayrılık, kardeşlik, savaş, kan, yıkım. Zor koşullar, farklı insanlar doğuruyor; bu da yaratılanlarda ortaya çıkıyor anlaşılan…

Geldik filmlere: Yıllardır görülecekler listemde klasik bir yer edinmiş olarak bekleyen Paris, Texas nihayet görüldü; yerini hakettiği, blues deyince, yol filmi deyince, Amerika deyince akla ilk gelecek filmlerden olduğu anlaşıldı. (Wim Wenders’in diyeceğini 1.5 – 2 saat gibi makul bir sürede niçin demediği ise hala anlaşılamadı, o ayrı!)

Festivalin açılış filmleri genelde hem çok güzel, hem çok dolu olur, ve şansımız varsa belki 1-2 sene içinde vizyona girer; bu sefer nasıl olduysa açılış filmi Joyeux Noel festival esnasında vizyondaydı, ve iyi ki de öyleydi… Bu kadar tatlı, esprili bir savaş filmi gördüğüm için şanslı sayıyorum kendimi; hala hatırlayıp güldüğüm sahneleri olan özgün bir film. Yıl 2006, özgün olup zorlama olmayan eser bulmak zor!

Festival başladıktan sonra bilet almaya kalkan birinin, John Turturro’nun Aşk ve Sigara’sına bilet bulma şansı ne kadardır?.. Ben o kadar şanslıydım! 2046’ya bilet ararken karşıma, az sonra başlayacak Aşk ve Sigara için bilet satan biri çıkıverdi; 2.5 YTL karşılığında beş dakika sonra sinir bozucu Atlas sinemasında hiç sinirim bozulmadan, hatta ağzım kulaklarımda oturuyordum…

Ve bunlardan başka fazlaca uzayan ve “sosyal içerikli mesaj veren” Güneye Doğru, adına ve ağırlığına bayıldığım ölüm filmi Le Temps Qui Reste, Doğu Avrupa’dan sıcak, olumlu filmler de çıkabildiğine örnek (evet gerçekten!) Cennetten Bir Parça vardı festival programımda. Her biri gündüz saatlerinde olduğundan 2.5 YTL’lik bilet karşılığında, arada bir profiterol, kaşarlı simit veya çokçikolatalı muffin ile birlikte alınmak üzere.

İstanbul programlarıyla alakası olmasa da, bir de Beckett hakkında bir şey okudum nedense, neredeyse, bu faaliyetlerim arasında aklıma gelen: Godot’yu ve hayatın gülünçlüğünü, anlamsızlığını hatırlatan. Oysa biz, hayatı ciddiye almak üzere yetiştirilmiştik! Ona göreyse hayat, “alelade işler”den oluşuyordu. “Hep denedin, hep yenildin. Olsun, yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil,” diyordu.

Alelade bir gün anlatayım o halde bir de, nisan istanbul seferinden son olarak: Yağmura, soğuğa ve yorgunluğa yenilmeyen, tatlı bir hazla son bulan uzun bir gün. Boğaz nahiyesinde arkadaşlarla yapılan sonsuz bir kahvaltıyla başlaması bile başlıbaşına bir güzellikti zaten. Sonra yağmura, pusa, kapalı mekan isteğine rağmen yollara dökülündü: Program aksatılmaz, arkadaşlar bekletilmezdi. Hedef, garip ama gerçek, Unkapanı’ydı.

Otobüs bulana kadar yüründü, otobüs de ancak Eminönü’ne vardı, oradan Unkapanı’na nasıl gidilecekti, ıslanmış pantalon bacakları üşütüyor ve can sıkıyordu… Başa gelen çekildi, akla gelmişken madem vasıta gelmiyor denerek karşıya geçilip Tahtakale’den gerekli bir şeyler alındı, o arada Unkapanı’ndan geçen otobüse rastlandı, arkadaşların gelişine kadar olan 5 dakika da değerlendirilerek İMÇ’ye girilip gerekli bir şey daha alınıverdi…

Arkadaşlar gelince her şey tekrar bir şenlendi tabii; ahmak ıslatanda ıslanılmadı artık, gülüp söyleyerek Fatih kadınlar pazarından, kasaplar merkezinden, sokakta asılı dizi dizi karkasın arasından, Doğu Anadolu nehirlerinden getirilmiş yunus büyüklüğünde sazan balığının yanından geçildi, “Buyrun efeniiim!”ler arasında Siirtli meşhur büryancı Şeref’in aile salonuna girildi. Siirtli kızıl genç belki 1782’nci kez ve yine keyifle büryan kebabının nasıl yapıldığını anlatıp sipariş aldı, yemek gelene kadar laflayarak oyalandıktan sonra huşu içinde büryan ve herşeyli perde pilavı yendi, üstüne saygıyla çay içildi. Nihayet büryan salonu isteksizce ama mecburen terk edildi…

Civarı bilen arkadaşlar sayesinde Fatih’ten Süleymaniye’ye doğru yüründü, her birimizin çocukken bisiklet almaya geldiği Haşim İşçan Geçidi’nden de geçilerek. Süleymaniye Camii ve külliyesinin köşesinde ise bizi ısrarla içeri çağıran, oraların meşhur “kurucu”su vardı. Büryan sofrasından henüz kısa bir yürüyüş boyu uzaklaşmış olmamıza rağmen, çiseleyen o pis yağmurdan, o çamurlu sokaklardan kendimizi camları kuru fasulye sıcaklığıyla buğulu dükkana atmamamız ciddi bir irade gösterisidir, dikkatinizi çekerim… Hele de diğer seçeneğimiz, büyüleyici atmosferi bir yana, bayıltıcı kokulu Süleymaniye iken!

Ama herhalde Süleymaniye Camii’ne de en çok böyle havalar yaraşır: Karanlık, umutsuz, sıradan. İçeri girersin, dev şamdanlar, dev sütunlar, dev gibi bir Allah karşılar seni; ufak, sıradan, basit bir varlık olduğunu fark etmen için insanüstü süslenmiş, insanüstü büyüklükteki ibadethanede. İnsan gayriihtiyari yukarılara bakar hep; gözleri aşağı kaydığındaysa cüceleşmiş iki ayaklılara şaşırır. Sınırsız bir süre geçirilebilir Süleymaniye gibi bir camiide… Pantalonlar ıslak, ayaklar üşüyor olmasa hele!

Neticede kuru ve sıcak bir yer bulmak mümkün mü, sorusuyla tekrar yola çıkıyoruz. Sahaflardan geçmiş, Cafer Ağa Medresesi’ne varıp bir Türk kahvesi höpürdetmeyi düşünürken Kapalıçarşı yolumuzu kesiyor, hem de Fez Kafe’ye yakın kapılarından biriyle. Ve sonra Fez Kafe’nin küçücük, tuğla oyuğunda sevimli elemanlarıyla kahve içiliyor, Simon Hanım’ın pastalarından yeniyor, komşu dükkandan çok şık, hakiki peştemaller ve eski tip fileler falan alınıyor…

Artık konser saati yaklaşmakta ve hatta çarşı da kapanmakta; açık bırakılan kapıyı zar-zor bulup kendimizi Çemberlitaş’a atıyoruz. Tramvay hızlı bir hamleyle bizi Sultanahmet Meydanı’na ulaştırıyor; biz de hızlı ama telaşsız adımlarla Tuluyhan Uğurlu’nun “Dünya Başkenti İstanbul” konserini izlemek üzere Aya İrini’ye varıyoruz. Aya İrini her zamanki gibi sakin, zarif, vakur. Ne kadar hareketli bir müzik, ne tür bir izdiham olursa olsun Aya İrini sükunetini hiç bozmaz zaten…

Zaten Tuluyhan Uğurlu’nun notaları da ona yakışan zerafette; müezzini, sinagog ve kilise solistleri, büyüleyici davulcularıyla birlikte. Piyanosuyla özel bir bağlantı kurar Uğurlu, özgün müziğini kendine göre icra eder, tarihe, ülkesine duyduğu hayranlığı, hürmeti paylaşır, hem müziğiyle hem sunduğu görüntülerle, anlatılarla – piyano başındayken, Muppet Show’da kulakları sallanarak piyano çalan sevimli köpeğe benzemesi bile zedelemez durumu…

Ve mutlu, tatmin olmuş insanlar boşalır Aya İrini’den saray bahçesine, nisan gecesine. Sohbet bitmemiştir daha; hem Sultan Pub ziyaret edilmeden Sultanahmet terk edilir mi? Günün en sıcak ortamına sahip barda birer yolluk alınır, laflar tamamlanır, yorumlar yapılır, nihayet kadere boyun eğilir, günün bittiği, bitmesi icap ettiği kabul edilir, istenirse böyle böyle daha başka günler de olabileceği…

(nisan 2006)

Kategori:Aziz İstanbul