Raffi’yle röportaj yapma fikri aklıma –hem de büyük bir heyecanla- geldiğinde, onu tanıyan bir, iki kişinin ilk tepkisi, “Kabul etmez!” oldu. Doğrusu ben de çok umutlu değildim; kendini ortalara atmayı, yüksek perdeden konuşmayı falan sevmezdi, biliyordum. Ama on beş sene önceden bir hukukumuz, seyrek de olsa canlanan bir dostluğumuz vardı – zamanında Myott’da yanında çalışmıştım; bu sayede o memnuniyetle kabul etti. Sonra benim cephemdeki engellere geldi sıra: Belki on senedir röportaj yaptığım yoktu, bir kayıt cihazım bile yoktu, ayrıca İstanbul’da yaşamıyordum ve vaktim yoktu, ama olsun… Bu engellerin hepsi, İstanbul’daki modern anlamda ilk kafeyi açan, on yıl sonra da kapatıp sakin bir hayata devam ederek ezberleri bozan Raffi için aşılırdı. İyi ki de aşılmış!
Dinlemeye değer nadir insanlardan biriyle yaptığım sohbetin sonunda fark ettim ki; on beş sene önce de onu tarif eden kelimeler aynıydı, şimdi de: Hakiki, safkan, köklü, ölçülü, “yüzde yüz” bir insan. Zamanında yarattığı kahveler de bu nitelikleri taşıyordu, şimdi yarattığı nevi şahsına münhasır, sade yaşamı da öyle. Bir şey daha fark ettim: Herkes kendini ifade etmek ister! Raffi bu röportajı o nedenle kabul etti, galiba ben de bu röportajı yapmayı o nedenle istedim. Nihayetinde bir sabah Raffi’nin sevdiği mekanlardan Nişantaşı Aşşk Kahve’de oturup keyifle sohbet ettik, İstanbullular’ı İtalyan kahvesiyle, kahve kültürüyle, kafe kültürüyle tanıştıran, arada –bence– insanlık kültürümüze, görgümüze, medeniyetimize de katkıda bulunan adamla. Umarım bu sayfalar da Raffi’yi layıkıyla ifade eder…
Candan Turhan: İstanbul’u nasıl buluyorsun? Bu röportajı düşünürken aklıma ilk “bir İstanbul insanı” olarak geldin.
Raffi Bişar: Dün akşam Esma Sultan’daki Joe Sample, Randy Crawford konserindeydim, çok etkilendim. Boğaz Köprüsü, işte pavyon gibi aydınlatılmış, kötü, iyi… böyle bir şehir yok! Osmanlı’dan kalan bir cami, zenginin teki denizden geliyor, şahane bir kokteyl, çok güzel renove edilmiş bir yalı, ağaçlar, müzik… Çok güzel bir şehir. Çok kötüydü, çok iyiye gidiyoruz. Moral buldum. Mimari de insanları biraz yontuyor. Şimdi metronun açılışı, fünikülerin yapılması, tertemiz yapılması, yürüyen merdivenlerin gelmesi insanları düzeltti. Hani hep o örnek gösterilir, yerler çok temizse kimse tükürmez diye. Onun gibi, düzeliyoruz biraz.
Peki istanbul’da moralini bozan şeyler oluyor mu?
Hala züppelik hakim, zenginler çok itibar görüyor, çalışan insana hala saygı yok. Buraya (Nişantaşı-Aşşk Kahve) onun için bayılıyorum, kadınları gündelik hayata sokan çok iyi bir kafe burası. Burada neşeli, terbiyeli kızların çalışması bana ve bir sürü insana moral veriyor. İki dakika bir kahve içmek huzur veriyor. Kadınlar girince işin içine hayat güzelleşiyor.
Bugün buraya gelirken gördüm, unutmayayım bunu Candan’a söylemeyi dedim: İş nereye vardı… Bodyguardlı kafeler… Arap dünyasında mı vardır bu, bilmiyorum… Sokakta yürüyenlere tehlikeli, potansiyel suçlu diye bakıyorlar. İki tane şık kadın, arkalarında da bir ordu güvenlik ekibi. Böyle kafe olmaz, bu banka gibi!
Ben seneler içinde seni hep -arkadaşım olarak bir yana- hakikaten çok önemli bir insan olarak andım. Sen çok önemli bir şey yaptın, İstanbul’un ilk kafesini açtın.
Seneler içinde daha iyi anlaşılıyor…
Evet, seneler içinde şehirde bu kadar çok kafe açıldı, kapandı, kafe kültürü bir anda doğdu, patladı, mahvoldu…
Onlar da olacaktı…
Elbette olacaktı ama bunların hepsi zamanında senin Myott ile ne kadar önemli, ufak çaplı ama kalıcı bir kültür yarattığını gösteriyor.
O çaba bir işe yaramış değil mi, sevindim şimdi. Teşekkür ederim.
Tabii ki. Her kafe muhabbeti açıldığında ısrarla söylerim senin ne kadar büyük katkın olduğunu. Onun için çok hoşuma gitti bu röportajı yapmak, bunu ifade etme şansı verdi bana.
Ve unutmayalım ki Myott bir sokak kahvesiydi, bir alışveriş merkezi veya pasaj içinde değildi, bir şeyin parçası değildi. Sokaktan adımını atıyorsun, içeri giriyorsun. O başka bir şey, çok daha zor. Telefon kaydediyor mu? Konuşmaya devam ediyorum bak… Cep telefonu ne hale geldi, neler yapıyor! Dünya da değişti tabii, çok değişti.
Seni etkileyen kısmı nedir dünyanın değişmesinin?
Çok hırslı olduk. Sadece iyi kahveci, kötü kahveci, iyi fotomodel, kötü fotomodel diye düşünüyoruz… Kimse şöyle düşünmüyor: iyi insan, dürüst insan. Çok iyidir, lokum gibi çocuktur denmiyor. Böyle ifadeler kullanılmıyor. İşinde başarılıysan ne ala. Bugün buluşmamız da bu yüzden, işimde başarılı olduğumdan, bana itibar ettiğinden buluştuk. Bu beni rahatsız ediyor, parayla alınıyor her şey. Çok acı.
Nasıl koruyorsun kendini?
Ben de çok kızdım, eve kapandım uzun seneler boyunca. Okuyamadığım kitapları okudum. O zaman fark ettim ki; mesela on yıl boyunca kahvaltı etmemişim. Altı buçuk, yedide dükkana gidiyordum, espresso, sigara, unutuyordum yemek yemeyi. Kendime hiç iyi bakmamışım…
Aklıma geldi, o zamanlar çok şaşırdığım bir şey olmuştu. Ben çalışıyorum kan ter içinde, üç tane orta yaşlı koket hanım geldi “bir şey soracağım” dedi içlerinden biri, “siz bu işi hobi için mi yapıyorsunuz?” Cevap veremedim, o kadar şaşırdım… Neticede ben de geçinmeye çalışıyorum, esnafım. Hobi olsun diye böyle bir şeyin altına girilir mi?
Ama sonradan öyle oldu. Sen kendini (yerinde olarak) esnaf diye tanımlıyordun ama sonradan kafeler hobi olarak açılmaya başlandı…
Dünyada da böyle, üç manken birleşip bir “Fashion Cafe” açıyor mesela, vücutlarından başka bir şeyle para kazanmak için, o da olabiliyor… Benimki öyle değildi ama, ben yoktan bir meslek çıkardım, dünyada olup burada olmayan…
Nerden aklına geldi, Londra’da mı görmüştün?
Londra’da Hintlilerin çay salonları vardı. Espresso yoktu, 1-2 tane İtalyan küçük pastane vardı. Londra’ya şimdi gitsem tanıyamam herhalde, çok değişmiş, öyle diyorlar. Paris’te kafeler çok güzeldir, kahvesi çok kötüdür, içilmez ama her şeyiyle, garsonu, formatı… kafeler güzeldir…. Üzüldüğüm şey de, hep Batı kafesi gibi anılmak. Doğru, sattığım şeyler Batı’dandı ama Myott İstanbul’a ait bir şey. İsmi de yamuk yumuk, mayot mudur, miyot mudur, ama İstanbul’a ait, ben bir İstanbulluyum, bu şehrin ürettiği bir şey. Bu unutuluyor. Sattıklarım da acayip şeyler olduğu için züppe yeri oldu ve sosyete itibar etti, benim sosyeteyle işim yok.
Ama kafe kültürünü özümseyen, benimseyen insanlar da vardı…
Kalburüstü insanlar ama şımarıkları da var, takdir edenler de var… Herkes kendine göre bir şey aldı. Bugün anlıyorum ama, sevilmişim demek ki. Çok insan bana kızdı, aksi dediler, yüzümüze bakmıyor dediler ama unutuyorlar ki ben orada çalışıyorum. Bana kızan adama bir an önce kahvesini vermeye uğraşıyorum.
Oradaki o amatör profesyonellik güzeldi. Hem senin, hem çalışanların…
Ciddiye alıyordum işimi ama eğleniyordum da bir yandan. İşte o yüzden o kadınlar soruyorlar hobi mi diye. Ama çok da ciddiydim, hayata karşı, kafeye karşı. Bunları anlamış bazı insanlar seviyorlar beni, takdir ediyorlar, iltifat ediyorlar hala, bu sevindiriyor beni.
Myott’u hangi yılda kapattın? Niye bitti?
2001’de kapattım. Bu şehirde insana rahat yok. Myott yine de bir mucize, on iki sene devam etti. Kendime pay çıkarmayayım şimdi, üstün enerjimle falan demeyeceğim ama böyle oynak bir şehirde on iki sene çok ciddi bir süre. Kaldırımların iki yılda bir değiştiği bir şehirde zor, takdir edersin sen de. Ortaköy değişti, dönüştü, balıkçı köyüydü, bozuldu. Maalesef ister istemez kızgınım, Amerikan zinciri geldi, hamburgerciler… Bir gün bir uyanıyorsun, belediye karar vermiş:işportacılar! Sen hayatını koymuşsun bir dükkana, bir geliyorsun, kapının önünde körler jeneratörle şarkı söylüyor, incikçiler boncukçular. Ben tek başına bir esnaf olarak bunları nasıl engelleyebilirim, hem çalış hem onlarla savaş, ben politikacı değilim ki, neticede bir kahveciyim…
Önemli olan o marka, o dükkan değil, benim ayakta olmam, ben elli tane daha bundan yaparım, benim mesleğim bu. Dünyanın her yerinde yaparım, Kopenhag’da da, New York’ta da. Kendi şehrimde yaşamaya devam etmek için mesleğimi bıraktım. O savaşı vermişim bir kere zaten, kör topal yaşıyorum burada, ama yurtdışında yaşasaydım başka bir şeye devam edecektim geçinebilmek için.
Hatırlar mısın kahve siparişi verirken sütlü olan, köpüklü olan espresso muydu diye sorarlardı, iki “cappuccini” isteyen olurdu, esmer şeker ilk orda hayatımıza girmişti, illa beyaz şeker götür esmer şeker getir, uğraştırırlardı…
Eh ne yapsınlar tabii, kahve daha yeni, kimse bilmiyor, biri İtalyancasını göstermek istiyor, başkası görgüsünü tabanca gibi kullanıyor… Burası (Nişantaşı Aşşk) çok güzel, dengeli bir yer. Çalışanlar çok önemli, hepsi şehirli, hepsi nazik. İstanbul’da nereyi beğeniyorsun dersen, tartışmasız Ara Kafe derim. Destek görmeli, pırlanta gibi, çok güzel bir kafe. Beyoğlu’nun göbeğinde, Galatasaray’da tam bir sokak kahvesi. Asmalımescit’te Şimdi de çok güzel, daha gizli bahçe gibi, biraz kafa dinleme yeri.
Şimdi hiçbir şey yapmıyorsun…
Hiçbir şey yapmıyorum derken, kafam var, hayatı takip ediyorum, insan ilişkileri var, televizyon seyrediyorum, kitaplar okuyorum, vücuduma iyi bakmaya çalışıyorum, hayattan zevk almaya çalışıyorum, bir şeyler yapıyorum ama profesyonel bir şey yapmıyorum. Bitkisel hayatta gibi öyle oturmuyorum.
Seninle konuşmak istememin sebeplerinden biri de, Myott tarihi bir yana, hayata bu yaklaşımın. Ezberleri bozan adam olman. Myott’dan sonra senin neler neler yapman bekleniyordu, daha da güzel, daha da büyük kafeler açman falan. Sen hepsine kulaklarını tıkayıp ne istiyorsan onu yaptın.
Doğru, ağızları açık kalıyordu insanların.
Adım şaşırttın yani. Çok takdire şayan bir şey bu, ben de biliyorum “ne yapacaksın? nereye gidiyorsun?” şeklinde sorularla savaşmanın zorluğunu. Senden beklenenleri yapmak zorunda hissetmemek, hayatında daha az şeyle yaşamayı seçmek…
O sorular, kaçmaktan daha yorucu. Defalarca soruyor, neden taşınıyorsun, altında bir şey arıyor. Nedeni var mı, ben de bilmiyorum. O lükse sahip olmamalı o soruyu soran. Ben de bilmiyorum, bir yerden bir yere taşınıyorum işte. Kafayı dinlemeye gidiyorsun. Çünkü insanlar insanları hasta ediyor profesyonel hayatta, özel hayatta… Hastalanabiliyorsun. İnziva da değil bu ama kafayı dinlemek. Daha mutlu yaşamak için. Bu betonlar, alçıpanlar, apartmanlar insanı hasta ediyor.
Benim köydeki evime misafirliğe gelenlerden bazısı gece sessizlik yüzünden uyuyamadı…
Çünkü hastalanmışız, şehirler, doğadan kopukluk hasta ediyor insanı.
Sen ne yapıyorsun doğaya bağlanmak için, adaya mı gidiyorsun?
Herkesin kaçış yerleri var, benimki de Büyükada. Orada da rahat yok ama, şimdi şehir oldu orası da. Bizim çocukluğumuzdaki sükuneti kalmadı, çok kalabalık. Kaçıyorsun, hayal bile edemeyeceğin bir şey çıkıyor karşına. Büyükada’da doğalgaz çalışması mesela! Ne gerek var, yüzlerce yıldır insanlar orda yaşamışlar doğalgazsız. Belli bir süre sonra böyle şeyler, yalan söyleyen insanlar vb. bıkkınlık veriyor, vazgeçiyorsun, hiçbir şey yapmıyorsun…
İstanbul’un eski, güzel, kozmopolit haliyle şimdiki halini düşündükçe perişan oluyorum…
Hepsi de bizim kabahatimiz değil, plastik bir çağ, dünyanın gidişatı bu. Plastik torba çıktı, çok şey bozuldu, estetik bozuldu…
Ne yapacağız?
Büyük şehirlerde böyle, insanlar birbirinin ayağına basa basa yaşıyor. Kırsal kesimde de köylüler dünyanın en iyi insanları, ama şehre gelince bocalıyorlar ve bozuluyorlar. Her şey yerinde güzel! İstanbul’da rakı içeceksin, İskoçya’da viski… İsveçli bebek gibi bir kızı alıp burada mutlu yaşayamazsın, kız da mutsuz olur, sen de.
Çok güzel yağmur yağıyor, Allah’tan bu tarafa oturmuşum! Hayat çok kötü değil. Bak, susuzluk falan, her şey hallediliyor. Doğa müthiş bir şey, her şeyi dengeliyor. Her bahar bu ufacık şeyler tomurcuk veriyor… Biz de o koltuk senin, bu koltuk benim uğraşıyoruz.
Başka nerelerde vakit geçiriyorsun?
Kendime bir şeyler buluyorum işte. Şehrin yoğunluğu bu taraftaysa ben tarihi yarımadaya gidiyorum, Sultanahmet, Eminönü. Ada kalabalıksa Moda’ya, Moda kalabalıksa boş yerlere gidiyorum. Kalabalık yorucu bir şey. Bir şey yaptığımdan değil de, oturup bir kahve içmek bile yoruyor insanı kalabalıkta.
Bağımlılığın var mı hayatında? Hani, x dergisi olmadan yapamam, bilmemne içmezsem ölürüm falan?
Yok yok, gülüyorum onlara. Denizsiz şehirde yaşayamam; öyle bir yaşarsın ki! Efendim, kahvaltıda illa beyaz peynir, zeytin olacak… Bunlar komik şeyler. Bencil insanlarda mı oluyor nedir? İlla bir kahveyle güne başlarım, yok öyle şey. Bir gün de şampanya içersin kardeşim! Kendini fazla önemsemekle ilgili bir şey bu, günümüzün hastalığı. Bir de insanlar bencil, ölçüsüz. Her şeyi istiyorlar. Oysa doğru zaman, doğru miktar önemli.
Söylemek istediğin bir şey var mı?
Eksik olmayın, teşekkür ederim… Artık bunu sık sık söylüyorum: Eksik olmayın! “İyi ki varsınız” yapay geliyor, abartılı. Henüz “Allah razı olsun”, “bereketini görün” falan diyemiyorum ama yaşla onlara da sıra gelecek herhalde. Bu iç huzuruyla, kendiyle barışık olmakla ilgili bir şey.
(temmuz 2007)