İçeriğe geç

Nerden çıktı şimdi: Liberya?!

Evet, evet ülkelerden Liberya. Utanmayın, açın haritayı bakın, ben de baktım başta. Ya da Hakan Günday’ın vahşi maceralar anlatan romanı Kinyas ve Kayra’yı hatırlayın. Kıtasını tahmin edersiniz herhalde, Afrika. Hangi tarafında olduğunu haritadan bulun: batı. Sierra Leone, Gine ve Fildişi Sahilleri’nin arasında. Pek egzotik, değil mi?.. Değil!

Gün 1 – Monrovia’ya varış:

Yola çıkıyorum. Gidiyorum, Afrika’ya. “Korku var mı, heyecan?” diye soruyorlar; hepsi geçti, tatlı bir merak kaldı. Gidiyorum, kendimden uzağa, bir süreliğine başka biri olmaya. Bu seyahat için seçtiğim kitap, Coelho’nun Zahir’i, ne tesadüf, Kavafis’in muhteşem şiiri Ithaca ile başlıyor: As you set out for Ithaca / hope the voyage is a long one / full of adventure, full of discovery… (İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman / dile ki uzun sürsün yolculuğun / serüvenlerle, keşiflerle dolu olsun…)

Çocukluğundan beri tanıdığım Batuhan, bir süreliğine Liberya’da çalışıyor. Ben de bu sıralar sıra dışı bir seyahat yapmak istiyorum. Böylece Batuhan’a yazıyorum, “Sevgili Batuhan, bir manin yoksa ziyaretine geleceğim!” Batuhan seviniyor, şaşırıyor, inanmıyor ama ne desin, gel diyor. Haftalar süren hummalı bir çalışma sonucu (uçak biletleri, vizeler, aşılar ve sağlık karneleri, aktarma ülkeleri için oteller, ülke araştırmaları) kendimi Afrika istikametindeki bir uçakta bulduğumda ancak inanıyorum zaten ben de.

İlk durak Nijerya’nın başkenti Lagos. Bir buçuk gün ne kadar kötü geçebilir, onu düşünün, sonra onla çarpın, işte öyle bir zaman geçirdikten sonra Lagos’tan Liberya’nın başkenti Monrovia’ya giden uçağa nihayet duhul oluyorum. Afrika’da her şey beni geçmişe götürüyor, hayal meyal hatırladığım 70’lere, daha canlı kalmış 80’lere. Çocukluğumdaki uçak yolculukları bundan farklı mıydı? İnsanların kokuları, tıkış tıkış eski uçaklar, ağlayan bebekler, uçağın önüne çağrılan yolcular, yerlerini bulamayan, torbalarını sığdıramayanlar. Allah bilir indiğimizde alkışlarlar, diye düşünürken biraz abartmıştım – ya da öyle sanmışım: Monrovia’ya alkışlarla iniyoruz!

“Manyak yahu, hak’katen geldi!”, dedi B beni görünce. O dakikalarda ben de tıpatıp o hisleri paylaşıyordum zaten. Havaalanından şehre, Firestone lastiklerinin kauçuk ormanları, kavanozlarda yakıt satan tuhaf benzinciler, beyaz UN araçları, misyonlar, barakalar, derme çatma kiliseler arasından uzayan yolu laflaya laflaya gidiyoruz.

B yolların bozukluğundan bahsediyor, yok canım diyorum, gül gibi yollar işte. Şehre varınca anlıyorum: Bir zamanlar asfalt olan yollar şimdi deliklerden oluşuyor, en fazla ikinci viteste gidilebiliyor. Buranın bir şehir, hele de başkent olduğuna inanmak kolay değil. Etrafta (hadi güzelden vazgeçtim) tam, yeni, sağlam bir bina görmek mümkün değil. Güler yüzlü, keyifli, çevresiyle ilgili insan da pek yok. Liberya, ülkeyi paramparça eden 15 yıllık bir iç savaştan 4 sene önce çıkmış, şimdiyse uluslararası yardım kuruluşlarının destekleriyle kendini yeniden yaratmaya çalışıyor. Ama bu kolay iş değil: kıtlık yoksa da müthiş bir yoksulluk, derin bir cehalet, bunların yanı sıra ulusal kimlik bilincinin yokluğu, tembellik, umutsuzluk…

B’nin evi UN bölgesinde, Liberya dilinde “compound” denilen güvenlikli bir apartmanda. Bildiğimiz apartmanlara benziyor, kapıda hep bir güvenlik görevlisi olması, asansör olmaması, her yerin jeneratör sesiyle çınlaması ve hemen yanı başında teneke barakalardan oluşan bir yaşam birimi bulunması dışında. Monrovia’da elektrik ve su şebekesi yok, binalar jeneratörlerle, depolar ve pompalarla kendi başlarının çaresine bakıyorlar. Akşam yemeğe okyanus sahilinde, kumların üstünde bir lokantaya gidiyoruz. Burada B’nin iki arkadaşıyla ve benim birkaç saat evvel havaalanında tanıştığım bir adamla karşılaşıyoruz: Monrovia’nın büyüklüğünü ve gidilecek kaç yer olduğunu bundan hesaplayın! Sonra da Şemso’nun evine gidiyoruz.

Bosnalı Şemso’da wine and cheese akşamı. Kız arkadaşı Amerikalı Sarah, diğer bir Bosnalı Rifko, Arjantinli Julia, Amerikalı Theresa yine bir compound içindeki evde, klimalı bir odada oturmuş, güzel peynirler, prosciuttolar yiyerek, içkiler içerek haftanın gerginliğini atmaya çalışıyorlar. Günlerden cuma ne de olsa. Yolun ve Lagos’un yorgunluğuna rağmen ağzım hayretten bir karış açık sohbeti dinliyorum. Konuşulanlardan aklımda kalanlar: Evinde misafir olduğu arkadaşını giderken yanlışlıkla ezen tanıdıkları, arabasıyla denize uçup zor kurtulan iş arkadaşları, Julia’nın iki kere sıtma olması, kazayla bir çocuğun bacağının kırılmasına yol açan ve kendisine saldıranlara rağmen çocuğu hastaneye götürmeyi başaran Rifko, Liberyalılar’ın bir bebeğin kırık bacağına alçıyı çıkartıp masaj yapması, iki ay hasta gezip Monrovia’da bir türlü teşhis konulamayınca tedavi için Amerika’ya gitmek zorunda kalan Theresa… Her birine hayran oluyorum, hiçbirine inanamıyorum: Nasıl dünyanın en normal şeyleri gibi bunları yaşıyor, böyle sakin anlatıyorlar? Ne kadar da gençler! Bu gücü nerden buluyorlar?

IMGP0548

Gün 2:

Monrovia’da ilk sabahım. Bugün cumartesi, yani B işe gitmiyor, gezme planlarımız var. Benim için dolar bozduruyoruz: Döviz büroları, sokakta deste deste paraların dizildiği piyango tezgahı gibi şeylerin başında oturan adamlar. Aman Tanrım, paralar nasıl fena kokuyor! Zaten sokak, yani pazar alışverişi dışında her yerde Amerikan doları kullanılıyor, marketler, lokantalar, benzincilerde fiyatlar hep dolar üzerinden, o yüzden çok az para bozdurmak yeterli.

Yürüyerek Water Street’deki sokak pazarına gidiyoruz. Pazarı anlatmaya kelimelerim kifayet eder mi, bilmiyorum. Ufacık tezgahlarda – pardon, tezgah dediğim şeyler bildiğimiz el arabaları- ufacık paketler veya öbekler yapılmış halde satılıyor her şey. Bizim bildiğimiz pazar her şeyin bol bol satıldığı yerdir, değil mi? Yok, bol diye bir şey yok. Domates az, patates az, hele yeşillik, maydanoz, taze soğan(ımsı şey) pek az. Şansa kabak veya patlıcan veya bamya olabiliyor, yine birer avuç kadar. Bolca bulunan tek şey, pislik. Et satılan sokağa, yani aralığa giriyoruz: Hava tropik sıcaklıkta, öğleden sonra suları, ve etler tezgahların, gazetelerin, yere konmuş tepsilerin üstünde öyle kokuşarak duruyor: tavuk parçaları, keçi kafaları, dana etleri, cart pembe domuz ayakları sineklerle, kokularla dizili. İnsanların bunları aldıklarına, yediklerine ve hâlâ yaşadıklarına inanamıyorum.

Pazarın insanı afallatan felaketinden kurtulup yemeğe gidiyoruz: Monrovia’daki geniş Lübnan camiasının üyelerinden Cemal’in Jamal’s Pizzeria’sına. Yemekten çıktığımızda Christina’nın arabasının başında yerli gençler toplaşmış. Christina bembeyaz, sapsarışın, tombul, 26 yaşında bir Finlandiyalı kız. Burda Dünya Bankası’nda çalışıyor. Tesadüfen başvurmuş, uluslararası tecrübe olsun diye de Liberya’yı düşünmeden kabul edip, gelmiş. Dış görünümünün düşündürdüğünden daha sağlam bir kız: Gençler arabasının jant kapaklarını çıkartıp sonra “başkası çalıyordu da biz kurtardık” ayağına para isteseler benim tanıdığım kadınların çoğu ne yapacağını şaşırır, gözyaşlarına boğulurdu. Christina ise pek de senaryoya yüz vermeden birkaç kuruş verdi gençlere, sakince yoluna gitti. Liberya usulü…

Akşam programımız Bamboo Bar’da yemek, ardından New Jack’te parti. Monrovia’nın ana caddesi olan Broad Street’te bir otelin teras katındaki Bamboo Bar çok methediliyor konuştuğumuz expat toplumu tarafından. Restoran renk renk beyazlarla dolu, yani her yerden yabancılar. Hepsi bu vasat lokantadan son derece memnun gözüküyor. Yemekten sonra gittiğimiz New Jack de aynı manzarayı sürdürüyor: Sadece beyazlar, birkaç tane de bir yabancıyı kendime aşık eder miyim ya da biraz para kazanır mıyım diye umut besleyen süslü Liberyalı kız. Bir sürü yabancı tıklım tıklım barda haftanın stresini atıyor. Herhalde bunu fazlasıyla hak etmişlerdir! Ne de olsa kendileriyle benzer geçmişlere sahip arkadaşları müreffeh ülkelerinde güvenlik ve serinlik içinde şık şık giyinip, bol bol paralar kazanırken onlar burda kelle koltukta, iğneyle kuyu kazmaya çalışıyorlar. Herkes hızla Heineken’ları deviriyor, çılgınca dans ediyor, gürültüye kulak asmadan gülerek sohbet ediyor. Zamanları kısıtlı. Şimdi şarj olacaklar ki bir hafta daha sefilliğe dayanabilsinler.

Gün 3:

Pazar sabahları Martha ile Thabit’in evinde çok güzel olurmuş, o yüzden kendimizi brunch’a davet ettirdik. Evleri havuzlu bir compound’da, mayolarımızı giyip brunch meyvelerimizi de alarak, binlerce baş harfi farklı dizilişlerde gözümüze sokan yüzlerce tabela arasından geçerek gidiyoruz. Liberya baş harflerden oluşuyor, yani baş harflerle temsil edilen sivil toplum örgütleri, kurum ve kuruluşlardan, program ve projelerden: UNMIL, PFMU, OSI, UNAID, WHO, OSIWA, STC, IRI, UNHCR, ODI, CCF, MOU, LTTP, UNDP, IRC, MOE… Konuşmalarda da bu böyle, şehirde gezerken de. Binaların çoğu bu kurumlardan birinin projesi: okullar, eğitim programları, hukuki projeler, barınak girişimleri, mülteci yerleşimleri, kurslarMonrovia’dan sivil toplum örgütlerini çıkarsak geriye büyük, sefil, dağınık bir varoştan başka bir şey kalmaz.

Düşünüyorum, burası ülke mi şimdi? Bir ülkeyi oluşturan unsurlara sahip mi Liberya? Dili hesapta İngilizce, ama hemen bütün yerliler başka bir dil konuşuyor, İngilizce konuşanları da çok değişik aksanlarından biz anlayamıyoruz zaten. Askeri yok, Birleşmiş Milletler askerleri var. Polisi yok, BM polislik yapıyor. Vatandaşın güvenliği yine de pek yok. Parası bir tek sokakta geçiyor. Elektrik, su, telefon şebekesi vb. hizmetler sağlamıyor vatandaşlarına. İşyerleri, bakanlar, havaalanı görevlileri, herkes her işi cep telefonuyla hallediyor! Vergi toplayamıyor, nerden, neyden, nasıl toplasın… Adres, ulaşım, iletişim olanakları olmadığından posta hizmeti yok. Yok da yok. Liberya’nın işi zor, nasıl pes etmiyor bilmiyorum…

Gün 4:

Sokakları gözlemlemeye çalışıyorum her fırsatta, Monrovia’dan sokak manzaraları elde etmeye: Evler gibi dükkanlar da çoğunlukla barakacıklardan oluşuyor, bunlar arasında bol bol erkek berberleri ve kadın güzellik salonları, bir de “art&craft center”lar var. Kiliseler daha irice barakalar, sadece tabelalarından kilise oldukları anlaşılabiliyor. Bir de “business center”lar var ki özellikle isimleri muhteşem! İsim bulmak epey yaratıcı bir faaliyet anlaşılan buralarda, bazı örnekler şöyle: Just in case business center / God will provide business center / Divine progress business center / Feed our lambs public school / The Storm is over bar / Search for common ground talking drum studio / Something for everyone gift shop. Ben sokakları incelerken yaşlı, ağzı dişsiz bir teyze, müzik duyunca kafasında kurutulmuş balık tepsisiyle dans edip oynamaya başlıyor gülerek. Bunun buralarda görüp göreceğim nadir keyifli insan manzaralarından biri olacağını henüz bilmiyorum…

Yanıbaşımızdaki yerleşim biriminde aileler yaşıyor. Her gün tepeden, dördüncü kattaki dairemizin terasından onları izliyorum. U şeklinde dizilmiş, teneke, naylon, taş, sac vb malzemelerden “inşa edilmiş” barakalar. Ortalarındaki alan her gün çamaşır yıkama, asma ya da serme, yemek pişirme, bulaşık yıkama gibi ev faaliyetlerine sahne oluyor. Bir süre fotoğraf çekiyorum, çocukları, çamaşır yıkayanları, saç örenleri, toprağı süpürenleri… Fotoğraf çektiğimi fark ettiklerinde kızıyorlar, çekmemem için işaretler yapıyorlar. Afrika gibi yerlerde iyi fotoğraf çekmenin ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu kavrıyorum, her an biri makinanızı kırabilir veya sizi tehdit edebilir.

Her boydan çocuk oynuyor, çalışıyor, kavga ediyor, su taşıyor, bir gün, bir gün daha böyle yaşıyorlar, toprakla tenekelerin arasında. Merak ediyorum, peki ya hayalleri var mı? Okumak, güçlü bir insan olmak, daha iyi bir yerde yaşamak, çocuklarını tatile götürmek… Bizi görüyorlar her gün, temiz apartmanlarda, elektrikli hayatımızı, arabalarımızı, terastan etrafı seyrettiğimizi, bakışlarında bir özenme bile yok oysa. Anlıyorum ki hayal kurabilmek, isteyebilmek, bir hedefe ulaşmayı arzu etmek, bunlar dahi bir gelişim seviyesi. Bu insanlar hiç-bir-şey istemiyorlar! Peki onları köpeklerden, keçilerden, kuşlardan ayıran şey ne o halde? İnsanı insan yapan temel nitelik, geleceği düşünebilme, geleceğin varlığını kabul etme ve ona göre davranabilme değil mi?

Gün 5:

Bu sabah bir şoför ayarlanıyor ve bir nevi rehberlik yapan Henry ile Monrovia gezmesine çıkıyorum. Önce Broad Street üzerinde National Museum denilen yere gidiyoruz: Bir apartman dairesi kadar ya var, ya yok. Tamam iç savaş varmış ama insaf kardeşim, bu kadarcık şey mi kalır tüm ülkeden? Gördüklerimiz de en ufak bir fevkaladeliği olmayan tahta masklar, kaseler falan. Yazık. Harabe haline gelmiş olan zamanın iktidar partisinin devasa binası yağmalanmış, hurdaya dönmüş, şimdi deri taklidi koltuk satıcılarına ev sahipliği yapıyor. Masonic Temple terk edilmiş ama yine de ihtişamlı günler gördüğü belli.

Ve sonra Ducor Hotel! Bildiğimiz Intercontinental zincirinin otellerindenmiş Ducor, şehrin tepesinde tropik ağaçlar arasında, dört yandan denize bakan harika bir konumda, lüks bir otel. Savaş sırasında çok hırpalanmış, öncesinde mi, sırasında mı bilmiyorum kapanmış. Savaş bitince de on bin kadar Liberyalı (geri gelen mülteciler, evsiz kalanlar, kırsaldan gelenler vb) buraya yerleşmiş, sekiz katlı bu otele. Şu anda kapı ve çerçeveleri sökülmüş, mermerlerinin arasını otlar bürümüş, yağmur sularının kapladığı salonda birkaç sene öncesine kadar Monrovia’nın ileri gelenlerinin smokinler ve topuklu pabuçlarla dans ettiğine inanmak zor. Aklıma Edip Cansever’in Oteller Kenti düşüyor, o terk edilmiş tenis kortu ve havada asılı kalmış tenis topu… Ducor Intercontinental, çok etkileyici.

Gezecek başka bir yer yok Monrovia’da, Henry ile yemek yedikten sonra ayrılıyoruz. UN Drive üzerindeki baraka / dükkânların etrafında gezip, pazarlıktan sıkılana kadar alışveriş yapıyorum. Çok bayıldığım pek bir şey yok ama aldığım birkaç parça kumaş hoş; evde Londra’dan birkaç günlüğüne gelen Aleesha’ya sergiliyorum. B’nin iş arkadaşı Aleesha bir eğitim uzmanı imiş, New Yorklu, benim yaşlarda, zenci, iri yarı bir kadın. (Zenci demeye bugünlerde müsaade var mı?) Bu iş sebebiyle yakın geçmişte Londra’ya taşınmış, daha önceyse ikişer yıl Kenya’da ve Tanzanya’da yaşamış, hatta Thabit ile Swahili dilinde konuşuyorlar. Laf lafı açıyor, Aleesha ile insanların ne inanılmaz şeyler yaşadıklarından konuşuyoruz… B’nin de bir parçası olduğu OSIWA’nın şoförü Sidney bir ara, radyoda çalan bir şarkıdan içlenmiş de anlatmış: İç savaşta bir gün evinden esir alınmış, ondan önceki 25 kişiyi vurmuşlar, tam sıra ona geldiğinde aralarında daha önce iyilik ettiği birisi Sidney’i tanımış, önce infaza mola vermişler, sonra kaçmasına fırsat yaratmış. Sidney kaçmış ama o arada onun –doğal olarak– öldürülmüş olduğuna inanan ailesi evlerinden çıkıp yollara düşmüş. İki ay kadar yürümüşler güvenli bir yere varmak için. Sidney’in onlarla tekrar buluşması bir seneyi bulmuş. Şarkı bu işin hangi aşamasındaydı, bakın onu unuttum şimdi, hatırınız için uydurmayayım ama bu kötü zamanlardan birinde bu şarkıyı duyuyormuş hep, şimdi de duyduğunda hüzünlenirmiş o günleri hatırlayıp.

Gün 6:

Bugün parti günü: B expat camiasından on beş kadar kişiyi Türk yemeğine davet etti, bamyayı, köfteyi falan da kendisinin yapacağını söyledi ama kendisi çok meşgul! Dolayısıyla Jackie ile ben sabahtan başladık çalışmaya. Hayatımda bamya yemedim, şimdi B’nin tarifiyle zeytinyağlı bamya yapmam gerek, işe bakın… Sabahtan Sidney ile Benson Street’e gidip birkaç sokak sebzecimizi geziyoruz ve beklenmedik son dakika golleri atıyoruz: Patlıcan buldum! Böylece menüye domates soslu patlıcan kızartma eklendi. Zaten günlerdir bulduğumuz yerlerden toplanan malzemeleri evde biriktirmekteydik: Maydanozlu köfte, çoban salata, yoğurtlu kabak-havuç kavurma, pirinçli yoğurt çorbası ve irmik helvası için gerekli malzemeler vardı. Neticede malzememiz derme çatma da olsa dünyanın dört yanından gelen misafirlerimiz Türk yemeklerine bayıldı mı, bayıldı!

Yarın yola çıkıyoruz, ülkenin derinliklerine, Ganta’ya doğru: IRC’den Lisa bizi bekliyor, yağmur ormanları, Liberya köyleri ve okulları gibi… B’nin de buralara ilk gidişi. Şoförlü cipimizle beş saat kadar yol gideceğiz, Sidney bizi Ganta’da bırakıp Monrovia’ya dönecek, biz de bir sonraki gün Lisa ve onun şoförlü cipiyle birlikte şehre döneceğiz. Bu şoförlü cip olayları hep güvenlik nedeniyle; ciplerimizin de en az iki tür telsizleri var. İşte Liberya şehri böyleydi, bakalım kırsalında neler var?

Gün 7:

IMGP0620

Monrovia’dan çıkıp Ganta yolunda sırayla Congotown, Peasantville, Kakata, Totota, Batala, Gbarnga’yı geçiyoruz. Yollar, nasıl desem, şaka gibi! Asfalt yolda gidiyoruz mesela, bir anda yolun dörtte üçünü kaplayan bir krater çıkabiliyor önümüze. Ya da yolun devamı olan köprü aşağıda nehir sularına karışmış halde bize bakıyor, biz de dev cipimizle yandaki iki metrelik baypastan geçmeye çalışıyoruz. Şehirlerarası yollarda birinci ve ikinci vitesle gittiğinizi düşünün!

Yolda yardım kuruluşlarının bir kilometre öteden ayırt edilen klasik arabalarından bol bol var: büyük, beyaz, dört çeker, bol telsiz antenli. Bir de yerli araçlar: ya tıkabasa dolu, yerlere yapışmış sarı taksi görünüşlü dolmuşlar, ya da yine tıkabasa dolu kamyon, kamyonetler. İnsanlar kelimenin tam anlamıyla sarkıyorlar araçlardan ve bu; bahsettiğim gibi sarsıcı bir şehirlerarası yolda. Bir de araçların önlerinde ya da arkalarında çoğu dini anlamlı yazılar var: “Only Jesus, father son, in God we trust, only God knows, Jesus never fail, God time is best” en popülerlerinden. Bizim yazılara benzeyenler de yok değil: “no food for lazy man, city boy, no job no respect”.

Ganta’daki IRC mekanına vardığımızda yorgun ama güleryüzlü bir Lisa bizi karşılıyor. 29 yaşındaki Lisa’nın annesi Koreli, babası Amerikalı, evi North Carolina’da. Liberya’ya gelmeden önce iki yıl Kamerun’da bir köyde yaşamış, yine eğitimle ilgili çalışmalar yapmış orda. Liberya’nın başkentini gördükten sonra Kamerun’un bir köyünü tahayyül etmek istemiyorum! İlk olarak Kamerun’dan evine döndüktan sonra bir daha Afrika lafını duymak istemeyeceğini düşünüyormuş Lisa ama bir süre geçince Afrika, bizim deyimimizle, burnunda tütmeye başlamış. Liberya’ya gelince de aynı aşk-nefret ilişkisi devam etmiş. “Maladie d’Afrique” denirmiş buna, Afrika’ya bir gelen, bu kıtayı bir gören bir daha gelmeden duramazmış… Vallahi ben dahi bir daha gidecek olursam Batı Afrika’ya, bu hastalığa inanın derim!

Akşam yemeğe köyün içinden yürüyerek gittik. Yerliler karanlıkta rutin bir akşam geçiriyorlardı. Elektrikli bölgelerde akşamları defterlerini alıp sokak lambalarının altında ödev yapmaya çalışan çocuklar burda da tek tük geçen araçların farlarından faydalanmaya çalışıyor. Ganta’nın tek lokantasında olan her yemekten birer tabak istedik paylaşmak üzere. Lisa yetersiz beslenmeden ölen Afrikalı çocukların şiş karınlarının sebebini anlattı yemekte: “casava”! Patatesgillerden casava buralarda çok bol bulunan, besin değeri olmayan ama tokluk hissi yaratan, göbekleri şişiren bir sebze. Tadı tuzu da yok ayrıca, yanında neyle yenirse onun tadını alıyor. Lisa alışmış artık, casavayı afiyetle o yerken ben acılı “jollof rice”, biftekli sulu bir yemek ve sade pilavla karnımı doyurdum.

Gün 8:

Sabah erken Ganta’dan çıkıyoruz, biraz daha kuzeydeki Sanniquellie’ye gitmek üzere. Geçtiğimiz yerlerde herkes bize el sallayarak selam veriyor, sadece beyaz olmamız hasebiyle. Yanından geçerken yaşlı bir kadın “Hello, give me money,” diyor, bir okul çocuğu, “Hello stupid…” Yaşasın Amerikan yardımı!

Akşam Sanniquellie’de bu koşulları yuva edinmiş yeni insanlarla tanışıyorum: Amerikalı Courtney ve Fransız Kanadalı Caroline, kabaca Sanniquellie expat camiasını oluşturanlar. Courtney IRC’de çalışıyor, avukat olan Caroline ise insan hakları alanında bir kuruluşta. Eyaletlerden oluşan ülkede yargıcı avukat olan sadece iki eyalet varmış – anlamadım, peki diğer yargıçlar ne, diye soruyorum, hiç, önemli birilerini tanıyan sıradan kişiler sadece! İşe yarar insanlar savaşta ya kaçmış, ya ölmüş, yenileri de yetişememiş henüz. İnsanlar henüz günlük yiyeceklerini, kafalarının üstüne bir çatıyı sağlamaya çalışırken insan hakları alanında çalışmak ne kadar imkânsız geliyor, henüz esas mesele hayatta kalmakken ve başka hiçbir detayı hemen hiç kimse önemsemezken… Bu çıtı pıtı, sevimli aksanlı kız nasıl yapıyor bu işi, aklım ermiyor!

Gün 9:

Tamam yokluk, zorluk falan ama en azından doğadayız… Sabah derin bir sis içinde uyanıyoruz, yavaş yavaş dev ağaçlar sisin içinden başlarını uzatıyor, zamanla güneş parlıyor bulutların arkasından. Birkaç saat içinde tabii yine tüm gücüyle verecek sıcaklığını üstümüze, canımızdan bezdirecek ama…

Yine yola çıkıyoruz. Yanından geçtiğimiz köylerde hayat hep birbirinin aynı: Köpekler, keçiler, domuzlar, çocuklar hep beraber yolun kenarında serbest, yerlerde, toprakta oynuyorlar. İnsanlar casava eziyor, odun yakarak yemek pişiriyor, çamaşır yıkıyor, derede yıkanıyor, yer süpürüyor. Bir de kömür yapanlar var. Evler B’nin organik ev dediği tipte çoğunlukla: İnce ağaç gövdeleri yere dikilerek duvarların iskeletini oluşturuyor, araları çamur, yaprak karışımı bir doğal harçla doldurulup kurutuluyor. Üstüne de yine uzun sırıklardan çatı iskeleti yapılarak araları bambularla, yapraklarla ve üstü bazen naylonla örtülüyor. Hava dört mevsim sıcak olduğu için duvarlar sadece mahremiyet açısından gerekli, esas tropik yağışlara karşı çatının çok sağlam olması gerek. Ev dediğimiz de 3×3 metre gibi ölçülerde birer yatak odası sadece, bazen de önünde üstü kapalı bir teras alanıyla – mutfak, tuvalet-banyo, oturma alanı hep dışarısı.

Liberyalıların girişimciliği, yol kenarlarında solucan satmak! Solucan dediklerim öyle balık yemi olan minik solucanlardan falan değil, mini sosis büyüklüğündeler, ve zaten sosis niyetine yeniyorlarmış. Bizim gördüklerimiz su içinde, yani ölüydü ama canlı satıldıkları da oluyormuş. Sohbet muhabbet, köy ve taşra yollarından sonra Monrovia’nın büyük şehir güzelliklerine(!) dönüyoruz. Her şey bıraktığımız gibi.

Gün 10:

Monrovia’da arabayla gezerken yakalarında pembe fiyonklar takılı insanlar görüyoruz, neden olduğunu çıkaramıyoruz. Lisa pembe fiyonklu bir adama sorunca durum anlaşılıyor: “16 days of activism against gender violence”, yani cinsel suçlara karşı 16 günlük bir uluslararası faaliyet girişimi. Bu Lisa’nın (ve herhalde uygar dünyadan gelen tüm kadınların) en hassas konularından biri. Liberya’da kadınlara karşı fiziksel ve cinsel şiddet o kadar günlük, sıradan bir şey haline gelmiş ki –bunda az gelişmişliği mi, iç savaşı mı, eğitimsizliği mi suçlamak lâzım, emin değilim- kadınlar dahi bunu bir suç olarak algılamıyor. Lisa gibileri de tabii çıldırıyor bu duruma! Ülkenin her yerinde, en çok da şehir dışında, posterlerle, bilboardlarla, çeşitli boylarda çizimlerle istekleri dışında seksin suç olduğunu anlatmaya çalışıyorlar Liberyalı kadınlara. “No sex for help”, yani yardım karşılığı seks yok, bu mealdeki sloganların en yaygınlarından biri.

Liberya’da son akşamım. Düşünüyorum da, “başka türlü bir şey benim istediğim,” sözleri geliyor içimden… Liberya hakkında beni asıl düş kırıklığına uğratan şey ruhsuzluğu, “derinliksizliği” oldu – sığlık sözcüğü kesmedi, bu sözcüğü uydurdum. Bu toprakların ruhu nerde? İnsanlar bu toprağa ait, birbirlerine ait hissetmiyor, gelenek, görenek, âdet yok ortalıkta… Yemekleri son derece anlamsız – tamam yoksullar ama mesela Hintlilerin, Çinlilerin harika mutfakları var! Yılda sekiz ay yağmur alan bir ülke nasıl sebze, meyve fukarası olabilir? Afrika hayatının tek cazibesi doğa olabilir, sınırlar ötesi bir koyu yeşillik, deli yağmurlar, okyanusta kıpkırmızı batan güneş, dev ağaçlardaki maymunlar, yılanlar. Ama doğayla da güvenlik sebebiyle mesafeli kalmak gerekiyor hep: Tropik ormanın içinde gezemedikten, mehtapta okyanus kıyısında yürüyemedikten sonra ne yapayım ben doğayı…

Gün 11 – Monrovia’dan ayrılış:

Gidiyorum, heyecanlıyım. Liberya’yı keyifle geride bırakıyorum: stanno tutti bene! Ya da ben öyle sanıyorum. Çok safım. Kader ağlarını çoktan örmüş oysa. Havaalanına vaktinde varıyorum, sonra… Sonrası uzun bir kabus gibi. Özeti şöyle: Bir buçuk saatlik uçuşum için gittiğim Monrovia havaalanında bir saat rötar, bir saat daha, pardon uçuş iptal oldu, durun birkaç saat sonra kalkacak, vb. denerek tam 14 saat uçak bekledim ve geceyi tek bir salon ve dört masalı bir lokantadan oluşan havaalanında, dev klimanın tam önündeki bir metre genişlikteki metal koltuğa uzanmaya çalışarak geçirdim. Uçağa nihayet bindiğimde kendime saydığım küfrün, hakaretin bini bir paraydı.

Monrovia havaalanında her nasılsa son dakikada karşılaştığım iki memleketlim naifçe sordular: “Nasıl, Liberya’yı beğendiniz mi?..” Hepimiz gayri ihtiyari güldük cevaben. Liberya’yı, ya da Batı Afrika’yı “beğenmenin” mümkün olduğunu sanmıyorum. Ama bu seyahati yaptığıma, oralara gittiğime, gördüklerimi kendi gözlerimle gördüğüme çok memnunum – kimseler anlatsa inanmazdım, hatta anlatanlara da inanmamıştım. Dünyanın böyle koca bir bölgesinin böylesine güzelliklerden yoksun ve yoksul olduğuna, bu kadar tarihsiz, geçmişsiz, köksüz olduğuna, bu kadar umutsuz bir durumda olduğuna inanmazdım. Döndüğümde havalimanında toprağı öpmem bir yana, haftalık, sıradan (saydığımız) semt pazarımıza indiğimde durdum, baktım, gözlerim yaşardı: Allahım bize ne kadar cömert davranmışsın, şükürler olsun sana!

(mayıs 2008)

Kategori:Hillsider 2006 - 2010