Hadi İstanbul’da yaşamakta ısrarlısınız, bari kendinize bir güzellik yapın da trafikten, sıkıntıdan, masraftan biraz olsun tasarruf edin… Alın bir Akbil, Boğazdan Taksim’e, Beşiktaş’tan tarihi yarımadaya, Bağdat Caddesinden Üsküdar’a her köşe keyif köşesi olsun.
Boğazdan başlayalım… Diyelim Balmumcu’dan yola çıktık bir sabah, yokuş aşağı sessiz sakin on dakika yürüyüp Ortaköy’e, ilk durağa gelelim. Yolda çiçek açan ağaçları, tadilat yapılan evleri, sabah mahmurluğuyla gerinen kedileri falan seyredebiliriz, bacaklarımız açılır, yüzümüze renk gelir, bedenimizin farkına varırız. Taksim’e, Eminönü’ne, hatta Akmerkez’e varmak için Ortaköy durağında bir cigara içimi beklenebilir. Boğaza gitmek içinse durağı geçip Dereboyunca yürümek, yakılan ortaokulun önündeki durağa varmak gerek.
Boğaz hattı kolay, dümdüz; her otobüs bizim gitmek isteyeceğimiz yerlerden geçer: Arnavutköy, Bebek, Emirgan, İstinye. Ordan sonrası biraz çatallaşır ama. Herhangi birine atlanır, boştur çoğunluk, yolcuların yeni binenleri süzme payı vardır hatta. İki-üç durak sonra aşağı atlanır, birkaç adım atılıp Aşşk’a gelinir. Boğazda beyaz bir ışık vardır sabahları, suyun hemen üzerinde. Karabataklar, bata-çıka komik uçuşlarıyla deniz fenerine konup ışığı seyreder sanki. Sabahları Aşşk’tan bu ışığı seyretmek başka bir şeydir. Hele de ışığın etkisini bozacak küstah bir otoparkçıyla muhatap olmazsanız.
Otobüslerin çok mühim bir güzelliği, “Şabat usulü” olması. Bu ne demek: Yahudilerin yoğun olduğu yerlerde, tatil günü (Şabat) olan cumartesileri asansörler her katta durur, otobüsler her durakta durur, bütün kapılar açılır, vs, böylece kurallara uygun olarak kimsenin bir şeye basması falan gerekmez. İşte otobüse binince de, Şabat usulü, hiçbir şey yapmak gerekmiyor: Önceden belirlenmiş yerlerde biniyor ve iniyorsun, hiçbir şey yapmana gerek yok; hangi yoldan gitmeli, park yeri var mıdır, taksiciye ne zaman duralım demeli, araba orda durabilir mi, bozuk çıkacak mı acaba, gibi endişe edecek, karar gerektirecek bir durum yok. Bin ve git, beş dakika bekle, iki dakika da yürü.
Bir de nasıl olduğunu tam kestiremediğim bir şekilde, durup kalkmalarına rağmen, otomobillerden daha hızlı gitmeyi (daha doğrusu daha çabuk varmayı) başarıyor otobüsler. Diyelim Etiler’desiniz, Zincirlikuyu tarafına trafik yoğun. Atlayın yine hemen hepsi o yöne giden otobüslerden birine, hop Zincirlikuyu’dasınız. Ordaki ziyaretlerinizi yaparken aniden saatin 14.12 olduğunu fark edin, ve Beyoğlu Beyoğlu sinemasında oynayan, Fargo’yla kıyaslanan filmin 14.30’da başladığını! İddiaya girelim, yetişebilir misiniz? Koşarak Esentepe-Gayrettepe metro istasyonu, iki dakika içinde gelen metroyla altı dakikada Taksim, yeraltından yer üstüne fırlayış, tramvay ortalarda yoksa hızlı adımlarla İstiklal, ve birkaç dakika gecikmeyle de olsa sinemaya yetişme. Bir bilet lütfen? Yok. Ne yok, nasıl yok? Birkaç seans oynamıyor, salonda tadilat var…
Derin nefes alarak, terimizi kurumaya bırakarak sakinleşiyoruz bu durumda önce; sonra da kaderimizi kabul ediyoruz: Bugün sinemaya gideceğimiz yokmuş, İnci’de oturup profiterol yiyeceğimiz, Fransız Kültür’e, arkasındaki Japon kafesine, indirimdeki dükkanlara, Atlas Pasajı’na bakacağımız varmış. Pasajda başka bir cins insanla tanışacağımız varmış…
Ama konudan sapmayalım: Otomobilsiz hayattan misal veriyorduk. Üsküdar-Salacak’taki akşam randevumuz yaklaşırken (şöyle ki, 19.00’da Salacak’ta olmak için 18.15’te) Taksim’den otobüse biniyoruz, Beşiktaş’tan geçen bir sürü seferden birine. 18.30’da Beşiktaş vapur iskelesindeyiz, 8 dakika kadar sonra da Üsküdar’da motordan iniyoruz. 5 dakika kadar taksi kuyruğu, (aslında yürünebilir 10 dakikada ama ellerimiz dolu) 5 dakikada da ver elini Salacak, saat daha 19’u vurmamış. Dönüşte de rota aynı: Salacak – Balmumcu seferi toplam 15 dakika sürüyor. Bütün araba sürme, yol belirleme, manyak sürücüleri dert etme işlerini yapan da başkası…
Başka bir sabah yine yokuş aşağı Ortaköy ilk durağa inilir, Taksim veya Eminönü otobüsüne binilerek ‘beş dakkada Beşiktaş’ yapılır, kaymakçı Pando’da bir arkadaşla “fiyatı kendini geçen” bir kahvaltı etmeye gidilir. (Yine de orda, o tarihi dükkanda o tarihi insanlarla olmaya değer mi? Kim bilir…) Sonra senelerdir her Allah’ın günü sabahtan akşama çeyrek kala ve çeyrek geçelerde kalkan Kadıköy vapurlarından birine atlanır. Bu vapurun manzarası da her seferinde kendini unutturur ve tekrar tekrar şaşırtır, Haydarpaşa ve tarihi binalar, önde doklar, konteynerler, öteki yanda tarihi yarımada, sıra sıra minareler… Kadıköy’de hızla ilerleyen Bostancı dolmuş kuyruğu (iskeleye daha da yakınlaşmış şimdi dolmuş durağı), ve hemencecik Caddebostan.
Kabul, akşam ve pazar gezmeleri için otomobil çoğunlukla avantajlıdır. Derim ki, Go Mongo’ya gitmeye değer mesela: Atlayın arabanıza, Suadiye’nin o sakin, güzel sokağına park edin ve hoş bir ortamda, güleryüzlü servisle, insanı aptal yerine koymayan fiyatlarla çok orijinal şeyler yiyin. Ertesi gün pazarsa eğer sabahtan itibaren evde bir güzel demlenin, eğlenin, oyuncak müzesini gezmeyi yine isteyip yine erteleyin, sonra yine atlayın arabanıza, akşamüzeri Tünel tarafına gidin. Kırk tane yeni açılmış güzel yer gezip yine eski güzel yerlerden Şimdi’de oturun; sonra da Sen Antuan’ın orglarından Bach dinleyin.
Tek bir otobüs ve tek bir taksi seferiyle bütün bir günün bütün işlerinin halledilebileceğini de bilmek faydalı, İstanbul’da yaşayanlar için. Sabah bir otobüsle 20 dakikada örneğin Ortaköy’den Taksim’e varılabileceğini, boş bir sabah seansında film izlenebileceğini, İstiklal Caddesi’nde İst Kafe veya Starbucks veya Fransız Kültür’de kahvaltı edilip Hayriye Caddesi’ndeki eşsiz mobilyacı Stoa’da eşsiz cevizlere ve meşelere dokunulabileceğini, cadde üstündeki pasaj girişlerinde satılan ıvır-zıvıra da elbette dokunulabileceğini, Şişhane’ye doğru ilerlerken Ada Müzik’e uğramanın, Richmond Otel’in karşısında yeni açılan yerden dondurma yemenin ve Şimdi’de İstanbul’un en iyi espressosunu içmenin de şart olduğunu. Aslında gayet meşakkatli bir iş olan Şişhane’de lamba bakmanın, doğru tavırlı dükkanlara girilirse pek de keyifli, “Çay söylüyorum abla”lı bir alışverişe dönüşebileceğini bilmek de faydalı.
Nihayet gün biterken trafiğe ve yorgunluğa ve şehrin genel insan tatsızlığına rağmen bir taksinin direksiyonunda hoş bir insana rastlamak da mümkün hatta. Metro durağına kadar gidelim, diye yola çıkmışken şoförün hoş sohbetiyle “Hadi amca sen beni eve kadar götür en iyisi,” diye devam etmek, günün yorucu, sıkıcı saatlerinden çıkıp eve girerken taksicinin katkısıyla keyifli olmak.
Hoş taksicilerden söz açılmışken, Yedikuleli taksi şoförümüzü de anmak gerek. Hakiki meyhane Safa’da (ki şehri kullanmayı bilenler iyi bilirler) içmeye elbet arabasız gidilir; dönerken de Safa elemanlarından taksi istenir, onlar da elbet “o mahallenin çocukları”ndan araba çağırır. Yedikuleli, Yedikuleci, Yedikule için olan şoförümüz babamızın bir ahbabı kadar efendi ve hürmetli sohbet eder, mahallelerinin güzelliğini, insanlarının paylaşımlarını, semtin dayanışmasını anlatır. Arabadan inerken sohbet için teşekkür kendiliğinden ağzımızdan çıkar.
Otomobilsiz bir gün örneği daha vermek istiyorum ama baştan itiraf etmeliyim, bu sefer bu rotayı otomobilli yaptım… Bir haftadır o vapur senin, bu otobüs benim geziniyordum şehirde; o gün rotam ve saatlerim trafik durumuna da uygundu, yüküm de olacaktı… Ama rahatlıkla toplu taşımayla da yapılabilirdi: Boğaz hattından herhangi bir otobüsle Emirgan’a varabilirdim. Resmi adı Emirgan Sütiş olan çınar altında arkadaşlarımla çevre masalara öğlen yemekleri gitmeye başlayana kadar kahvaltı ettikten sonra yine Boğaz hattından bir Eminönü seferine binip İstanbul Modern’e gidebilirdim. (Ama müze durağı şart! Çünkü müze iki durak arası kalıyor! Müzeye park edip Tahtakale’ye uzanan vatandaş eli kolu dolu dönerken duraktan otoparka yürüyemiyor…)
Ordan otobüs, dolmuş, yeni tramvay vb ile Eminönü. Mısır Çarşısı’ndan kuru meyvalar, zencefil şekerlemeleri, Mercan yokuşuna doğru Marputçular Çarşısı’ndan şahane cam boncuklar, daha arka tarafta Sultanhamam’dan dikilmek üzere kumaşlar, Tahtakale’nin dar, verimli sokaklarından hiçbir yerde bulunmayan bin bir türlü şey, ucuz mumlar, saf sahlepler, pasta süsleri ve Seylan çayları, demlikler, kuru domatesler ve İstanbul’un en iyi meyve – sebzeleri. Aslında İstanbul’un en iyi her şeyi o civarda, insanları da dahil sanırım. İnsan Etiler’de ya da Beyoğlu’nda olduğundan bin kat daha güvende, rahat hissediyor kendini o dar, itiş kakış, kirli sokaklarda. İnanması zor ama, daha iyi hissediyor.
Atlas Pasajı’nda başka bir cins insanla tanışmaktan bahsetmiştik: Daha da başka bir cins insan için Kanyon alışveriş merkezinde bir saat geçirebilirsiniz, otomobilli ya da otomobilsiz. İyi, kötü ve çirkin hayatları gözleyebilirsiniz, gerçeği, sahteyi, anlamlıyı, anlamsızı, sapı ve samanı ayırt edebilirsiniz. Eğlenceli de olabilir: Silikondan yapılmış barbi kadınlar görebilir, dünyanın en doğal şeyi gibi bir tabak dönere 28 lira ya da bir plastik saç mandalına 40 lira isteyen yapıştırılmış gülümsemelerle karşılaşabilirsiniz…
Sonra otomobilli bir gününüzde, arkadaşınız olmasa da, işini seven, bitkilere sevgili yaratıklar olarak davranan birisinin fidanlığına gidip her birine hayran olarak eviniz için ufacık da olsa sevgili yaratıklar alabilirsiniz. Eve dönerken güzel bir pastanenin taze ürünlerini takdir edecek birine “Çayı koy!” talimatı verip yol üstünde Gayrettepe’deki Fungi’ye uğrayabilirsiniz. Hani madem hem kendinize, hem şehre bir kötülük yaparak o günü otomobilli geçirdiniz, onu telafi etmek için. Fungi’nin şaheserleri brownie, elmalı tart – bir şeyler daha vardı tabii ama gerisini hatırlayamıyorum, bunlarla kendimden geçmişim…
İşte bazı durumlarda şart elbet ama şart olmadığında otomobilsiz hayatta içiniz rahat, cebiniz ferah, siniriniz sağlam, hatta keyfiniz dahi yerinde: Hızlı otobüsler, ek seferli vapurlar, hızlı ve temiz deniz otobüsleri, pratik motor seferleri, ana hatlarda düzenli dolmuşlar, yeni bir sürü raylı meret, hepsi bir Akbil tıklamasıyla hizmetinizde. Hem bir de kendinizi otomobilinize kapattığınızda varlığının farkında olmadığınız insanlarla, durumlarla, görüntülerle tanışmanın, şehirle daha bir birleşmenin, bütünleşmenin hazzı var ki ancak yaşarsanız “Demek buymuş!” diyeceksiniz. Başka türlü sağ çıkılmaz bu şehirden, bu kalabalıktan: Siz çıksanız, sizin gibi düşünen binlerce kişi yüzünden başkaları sağ çıkamaz! Birarada yaşamın sürdürülebilirliği için önkoşul değil mi zaten, “Herkes benim yaptığımı yapsa nasıl olur”u hesaba katmak?..
Sokaklarda bir tane daha az otomobil, bir tane daha az gergin insan, biraz daha hoş bir şehir.
(eylül 2006)