İçeriğe geç

Bir şehrin yerlisi olmak…

Ben hep böyleydim! Önce ‘gittiğim yer’li olmak için yanıp tutuşurdum, kısa bir süre sonraysa özümü temsil etmek için. New York’ta falan hep yerli olduğu her halinden belli insanlar yol sorardı bana, o kadar oralı görünürdüm yani. Buralarda da önce buralı havasına girdim, zamanla burada olmakla ilgili olarak kendime güvenim yerine gelince herhalde kendime ‘burada yaşayan bir İstanbullu’ tanımıyla yeni bir pozisyon belirledim.

Evet itiraf ediyorum, “İstanbulluyum,” demekten hazzetmedim uzun süre. Özellikle de o korku ve kötülük imparatorluğundan kurtulmayı ilk başardığımda. Zaman içinde buradaki düzenim ve gelip gittikçe oradaki düzenim karşılıklı olarak yerine oturunca, ki burada düzen deyince hayatımla ve aidiyetimle ilgili hislerimden bahsediyorum daha çok, o his yüzeye çıktı, gölgelerden ve şaibelerden sıyrılarak meydanda boy gösterdi. Son olarak geçen ziyaretimde yeğenim Defne’yle birkaç saatlik bir İstanbul turu yaptığımızda ve benim anlatmaktan dilim damağım kuruduğunda anladım neticeyi: Ben İstanbulluyum!

Her sokağında, her köşesinde, hala yerinde olan ya da olmayan her binasında bir anım var. Her okulunda okumuş arkadaşlarım, her muhitte çalışmış ahbaplarım var. Hangi semtinde nerede tuvalete gidilir, nerede tostun daha güzeli yenir biliyorum. Hangi otobüs nereden geçer, o hatta vapur mu minibüs mü daha kısa sürer, biliyorum. Çarşının hangi kapısının nereye çıktığını ve oraya yakın duran simitçinin iyi olup olmadığını, hangi kafenin kaça kadar açık olacağını ve  tuvalete gitmeme kötü bakıp bakmayacağını, nerden döner, nerden gözleme yeneceğini, birkaç kuru kayısıyı öylesine alıp yiyebileceğim dükkanın hangisi olduğunu biliyorum. Muhitlerinden geçerken The Marmara’nın, Emek Sineması’nın, Ortaköy’de otobüse yürürken önünden geçtiğim apartmanın sokak köpeklerini arıyor gözlerim. Her semtin iyi fırını, fırının iyi ürünü hatırımda. Her bir köprünün, kaldırımın, trafik ışığının, her lokantanın, büfenin, dükkanın bir yaşanmışlığı var. Kaçarı yok, istesem de istemesem de ben İstanbulluyum!

Hem oh olsun, canıma değsin falan demeyin şimdi, neden istemiyor olayım ki? İstemediğim şey, İstanbul’da yaşamak ve İstanbullu temposunda yaşamak. Zaten istesem de olabileceğini sanmıyorum ya artık, herhalde birkaç hafta içinde ruhumu teslim ederim bu tempoda. Misal, ocak ayındaki ziyaretimden köye döndüğümde üç-dört gün durup kalkıp yatıp uyudum. Önce kendime çıkıştım, amma narin oldum, nedir bu üstümden kamyon geçmiş gibi halim, diye. Sonra bir düşündüm de, aman Allahım, aklıma sığmadı on gün içinde gittiğim yerler, görüştüğüm insanlar, yediğim yemekler, yaptığım alışverişler. Velhasıl kabul etmek lazım, evet ben de oralıyım ama şehriniz çok yorucu!

Bir şehrin gezgini olmak

Defne’yle İstanbul turumuzu anlatayım mesela: Yola Levent’ten, Kanyon’dan çıktık. Hatta içimde Kanyon’dan kalkıp Eminönü’ne gitmeye mızıyabileceğine dair bir endişe de vardı doğrusu; çocuk oralara alışık, bilmediği yerlerden, daha doğrusu benim sevdiğim yerlerden korkuyor… Tabii ben onların sevdiği ultralüksvegereksiz şeylere o kadar şarlıyorum ki benim koşullarımda hoşlanacakları hiçbir şeyin olmayacağını düşünüyor herhalde. Neyse, Levent istasyonundan metroya bindik. İlk açıldığında bir kere “deneme sürüşü” yapmıştı. Taksim’e geldik, yeryüzüne çıktığımızda etrafa heyecanla bakarak “Waw, ne güzelmiş burası!” dedi. Yayınevine gittik, geri gelip tekrar yeraltına indik ve kızcağızın bütün gün öğrenemediği ismiyle (ben de bir duraklayıp nefes alıp söylüyorum ya) “füniküler”le Kabataş’a indik, koşarak tramvayı (ya da hafif bir şey mi deniyordu neydi?) yakaladık ve hop, Eminönü’ndeyiz.

Aman efendim bizim çocuk Yeni Cami’ye bir bayılsın, minareleri ne süslüymüş, güvercinleri ne güzelmiş… Ordan Tahtakale sokaklarında dolaşmaya, kimyasal madde satıcılarına (yanlış bir şey anlamayın, ablamıza seramik malzemesi alıyoruz), benim tanış olup hal hatır sorduğum, kendisinin şekerlemeler ve kuru kayısılar tattığı kuruyemişçilere, saatçilerdeki bin bir çeşit tapon saate bayılsın… Ben de onun bu şehrin kalbinde, en canlı ve en harbi sokaklarında böyle keyifle dolaşmasına bayılayım tabii. Mısır Çarşısı’nın bir kapısından girip bir diğerinden çıkalım, hayvan dükkanlarının bir yanından dalıp diğerinden uzayalım, her çeşit kuşla, tavukla, sürünen ve sıçrayan ve sıçan her tür hayvanla muhabbet edelim…

Caminin gölgesinde tostumuzu yiyip çay içerken erken vapuru yakalamaya karar veriyor ve Defne’nin yeni saatinin yanlış göstergelerine kanarak koşa koşa dünyanın tahminen en pis ve kalabalık alt geçidinden (gerçi düşününce, temiz olanı var mı dünya üzerinde, bilmiyorum) karşıya, Boğaz iskelesine geçiyoruz. Kendimizi 17.35 vapuruna, ya da vapur rolünü oynayan motora attığımızdaysa hala 5 dakikamız var! Yola çıktığımızda, karadan katettiğimiz yolun deniz cephesini Defne’ye tanıtıyorum. (Mimar Sinan Üniversitesi’ne gitmek ister mi acaba bir gün?) Beşiktaş’a gelirken –heyhat! İşte yerlilik- ikimizin de sevdiği bir ahbabımızın yanı başımızda olduğunu fark ediyor, onla hoş-beş ediyoruz. Beşiktaş’ta vapur iskelesinin hengamesinden kurtulma, Sinan Paşa Pasajı’na ulaşma, DVD’cileri bulma ve alışveriş yapma operasyonları da pürüzsüz gidiyor, nihayet taksiyle eve ulaşmak da. Geri kalan, yorgunluk bir yana, yaşasın, yeğenimle geçirdiğim sıra dışı bir gün oluyor…

Sıçanla geldim, martıyla döndüm

Baştan alalım, şehrin uzaktan yerlisinin geliş gidişini. Yine, yeni veya yeniden keşfedilen İstanbul güzelliklerini, şehrin tatlı ve tatsız deneyimlerini paylaşalım. Önce hoş geldin ve beş gittin ekiplerinden bahsedeyim: İlki, gece karanlığında şehre vardığımda kaldırım kenarından deliğine kaçan ve beni kahkahalara boğan sıçan (tabii kendisinden uzakta, araba içinde olduğum için kahkahalar!). Diğeriyse önce sabahın ilk ışıklarında Beşiktaş sularında bir bilbordda karşıma çıkan “sıra dışı” bir dost yüzü, sonra feribotun kenarında uzun uzun ve ince ince sabah banyolarını alarak beni uğurlayan martılar. İkisinin arasında neler oldu neler…

Bir buçuk İstanbul ziyaretini birarada toparlamaya çalışalım bakalım: Önce ocakta, götürülecekler ve getirilecekler de olduğu için onları doldurup atladım arabaya, gecenin bir saatinde Balmumcu’da, canlı ve konuklu haliyle evdeyim. O gece, ertesi gün (pazar olmasından mütevellit) ve ertesi gece aile, yeğenler, o evde kahvaltı, bu evde çay vb şeklinde adapte olmakla geçti – yeğenler artmaya devam ettikçe yakında İstanbul’dayken Balmumcu civarından hiç ayrılamayacağımdan korkuyorum! Sonraki gün de önemli bir aile okazyonuna sahne olacaktı, eller mahkum: babamın doğum günüydü. Gündüzünde Taksim’e kendimi atıp yayıncımla görüşmeyi, biraz gezmeyi, Balık Pazarı turu yapıp akşam ziyafetine hoşluklar almayı başardım neyse ki.

Akşam yemeğine özendik bezendik, amüzbuşlar yaptık, tuhafbutlar ettik, tuhafbutumuza sos da yaparak babamı fazladan memnun etmeyi bile başardık! Ve neticede ailenin en küçük bireyinin (on buçuk aylık Nehir) de katıldığı keyifli bir akşam geçirdik. Ertesi sabah bir İstanbul klasiği olarak Aşşk’ta sabah vardiyasını denetlemeye yola çıktım doğal olarak. Ama pek doğal olmayan, hatta ziyadesiyle ilginç bir manzara karşıladı beni Makro’nun önünde: Yaşlıca bir adam bir tasmayla hayvan gezdiriyordu, elbette merakla nasıl bir köpek olduğunu görmek için kafayı çevirdim ve adamın kuzusuyla karşılaştım… Öyle kesilmeyi bekleyen bir kuzu falan da değil hani, kırmızı kurdelalarla süslenmiş, şık bir tasması ve kayışı olan, kurbanlık satıcısı gibi de gözükmeyen efendi bir sahibi olan “sayın kuzu”! Bu konuya kimse bir açıklık getiremediği için daha fazla da bir şey yazamayacağım maalesef…

Neyse, kuzu şaşkınlığını geçip Aşşk keyfine daldık. Yakından ve uzaktan tanıdığım çocuklarla dolu kafede kahvaltı, sohbet, vs sonrasında bir otobüsle Kabataş (Eminönü otobüslerinin çoğunun Kabataş’a çevrildiğini, birkaç Kabataş otobüsünün geçmesinden sonra fark ettim!) ve bir tramvayla Eminönü. Hedef, bu diyarda güzel anıları da olan bir arkadaşla Kapalıçarşı turu atmak. Bu diyarlara ve klasiklere meraklı olan ben, buraların klasiği Sirkeci Konyalı’yı bilmiyormuşum, iyi mi! İşte bugünün ilk dersi de bu oldu. Sonra lak lak ederek çarşıyı gezmek, almak, vermek, bakmak, düşünmek, koca çarşıda kafana göre yürüyüp sapıp inip çıkıp –nasılsa- hep istediğin yerlerde kendini bulmak… Güzel Fez Kafe yer değiştirmiş, onun yeri başka bir kafe olmuş, aynı sırada yeni bir keçe dükkanı açılmış, dünya bir koca pazar olmuş, onlar da bildiğimiz keçeleri (pek güzel olarak tabii) Orta Asya’daki atölyelerde yaptırmış, karşı sırasındaki dükkanda kocaman Osmanlı motiflerinin işlendiği zarif kilimler varmış… Velhasıl Kapalıçarşı’dan çıkmak, her zaman planlandığından daha zor, her zaman üzücüymüş.

Biraz ordan, biraz burdan

Her zamanki gibi koşularak yakalanan vapurlarla şehrin ayrı yakalarına doğru yola çıkıldı: Benim hedefim Beşiktaş. (Seneler evvel niye Eminönü’nden Beşiktaş ve Boğaz’a fazla vapur yok diye yakındığımda Kadıköy yakasından bir arkadaş gülerek “Eh aynı yakada oldukları için herhalde!” demişti. Bakınız, düşüncem gayet mantıklıymış! Akşam vapurları tıklım tıkış, Boğaz’ın her iki yakasına da.) Akşam ise keyifli bir çiftle şehrin en hoş balık lokantalarından birinde, Set Balık’ta, doğrusu Set Balık’tan ummadığım kadar özgün (ve elbette umduğum kadar leziz) mezeler eşliğinde keyif çatıldı, kafa çekildi. Yine de sabaha sağlam kalkıldı ama: Yeğenlerden birinin dersaneye yetiştirilmesi gerekince hızla depar alındı, Levent’ten Maslak’a, Hacı Osman’dan Büyükdere’ye inildi… Canım Büyükdere. 1900’lerde kalmış Büyükdere. İnsanların sakin ve huzurlu olduğu, sokakta birbirleriyle selamlaştığı, Sahil Güvenlik botlarının balıkçı teknelerine arkadaşlık ettiği, Ermeni mimarisinin şaheserlerinin, anıların nerdeyse gözle görülebildiği yalıların barındığı güzel Büyükdere. Burdan geçip balık almadan, Kireçburnu Fırını’na uğramadan olur mu? Zaten ne zamandır Kireçburnu kurabiyesi burnumda tütüyordu…

Ama kurabiyeleri dağdaki çay partilerine sakladım ve kahvaltımı Yeniköy’de, yine favorilerimden olan ve ne zamandır ihmal ettiğim Emek Kahve’de yaptım. (Bir zamanlar burayı devralmaya niyetlenmiştik, ne hoş!) Bol getirdiği şekerleri geri verip, “Hesaptan düşeriz değil mi?” dediğimde, “Sene sonunda efendim, sene sonunda!” yanıtını veren garsonun hala orda olduğunu fark edip (içecek sorduğunda “Çay rica edeyim,” dedim, cevap “Tamam, Nescafe, hemen geliyor,” oldu) sevindim. Kısa kalan vaktimde İstinye’deki her zamanki uğrak yerime, arkadaşımın keyifli, mütevazı evine uğradım, güzel bir sohbetten sonra da gösterişli Kanyon’a. (Bütün bu “uç”ları, kavram ve değer zıtlıklarını nasıl sakince, hatta eğlenerek kucaklıyorum artık, ne mutlu bana!)

Pek çok duyduğum Kitchenette denenecekti nihayet. Ve denendi, her şeyiyle de sınavı verdi: dekorun sadeliği ve çekiciliği, menünün çeşitliliği ve yeterliliği, servis, lezzet, en çok da portakallı çikolatalı kahve. (İlerde bir öğle saatinde denk geldiğimde kalabalık koridora kadar taşan bir uğultu yayıyordu, ayrı.) Uğultu deyince aklıma, bütün semt ahalisinin güne başlamak üzere öğleye doğru doluştuğu (eh, Nişantaşı’nda hayat sabah 8’de başlamıyor elbet) House Cafe geldi… Tamam pizza güzel, ortam hoş, yine de hep aynı yüzleri bulmaktan bana bile (ki 3-5 ayda bir gidiyorum!) bıkkınlık geliyor doğrusu. Neyse ki artık o civarda gidecek yeni, yepyeni bir yerimiz olacak: Aşşk Nişantaşı! Yaşasın seçme özgürlüğü… Yaşasın “vendetta”, Aşşk’ın dili, illy kahve, hoşş çay! Şaraplar, biralar şerefe! (Reasürans Pasajı’nda, nisan itibarıyla…)

İstiklal’deki dondurmacıdan bahsetmiş miydim daha önce? Tünel’e doğru bir vaha, Cremeria Milano. Ben dondurmaya meraklı değilim ve çikolata sevmem, yine de İstanbul’a gelirken artık “Yaşasın, çikolatalı dondurma!” diye heyecanlanıyorum, bilmem anlatabildim mi… İşte geleneksel İstiklal programım dondurma yeme etrafına kurulmuştu doğal olarak: Ada Müzik’e bak, dondurma ye, sinemaya git, dondurma ye, şeklinde. Akşam yemek randevumdan önce de “pes artık!” dedirten bir diğer sevgili mekanım Şimdi’de espresso. Yemek için arkadaşlarla Tay lokantası Çok Çok’ta zor zor bulunan masamızda buluştuk, keyifli, lezzetli, iyi servisli, makul fiyatlı (hepsi birarada, çok zor!) bir yemek yedik. Çok Çok’a çok gidelim. Go Mongo gibi. Böyle yerler hep var olsun, sırf pahalı oldukları için kendilerini bulunmaz Hint kumaşı sayanlar, müşterilere avanak muamelesi yapmaya kalkanlar avuçlarını yalasın. Ha, bir de Kilisli’ye çok gidelim.

Sadece Emirgan’ın ortasında şahane bir noktada, ufak, eski bir binadaki hayal evimin tam önünde, dev manolyalı mini parkın yanıbaşında, açık Boğaz manzaralı hoş bir binada olduğu için değil. İstanbul’da beklememeye alıştığımız, iyi birlokantanın temel olarak sahip olması gereken niteliklerin tümüne doğallıkla sahip olduğu için – ki bunları tekrar sayıp ne sizi, ne kendimi bayma niyetindeyim. Güzel bir lokanta işte, dahası yok! Ki oradaki geç öğlen yemeğime yetişmek için ne taklalar attığımı da hesaba katarsak, yine de değdi diyorum… Taklalar şöyle: İlla yapılması gereken bir Tahtakale alışverişini o sabah, o yemekten önceki zamana tıkıştırmak mecburi oldu.

Ferahlık mekanda değil ruhtadır!

Nasılsa ileri saatlerde mükellef bir öğlen yemeği yenecek diye hemen bir şeyler atıştırılarak otobüse atlanıp Eminönü’ne varıldı. Tahtakale sokakları dar ve pis, evet, ama ruh temizliğinden olsa gerek, insana ferahlık veriyor. O daracık sokağın üstünde durup şöyle bir uzun uzun etrafı seyredesi geliyor insanın, yüzünde hafif bir gülümseme ile. Eminönü’nün bir diğer güzelliği de zamanın ağır ağır akması. Şöyle böyle sekiz senedir severek gidiyorum, hemen her dükkan yerli yerinde, elemanlar askere gitti geldi devam ediyor, ürünler bile aynı! Züccaciyecimin ya da tahta kaşıkçımın yerinde Starbucks açılır mı, korkusu yaşamıyorum yani. İşte buralarda, mumcu, boncukçu, plastik kapçı, baharatçı dolaşacağım hızla, ne istediğimi biliyorum – ama yanlış bir zamanda olduğumu bilmiyorum: cuma öğle saatleri! Esnafın çoğu tezgahların üstüne şöyle bir naylon çekmiş, ya da sadece içerdeki ışıkları kapatmış, ve cumaya gitmiş. Bakındığınızda yan tezgahlardan “Abla birazdan gelir,” cevabı geliyor. Dükkanlarını böyle bırakıp gidebilmeleri de insana hoş geliyor tabii ama ben ne olacağım? Vapur az sonra ve yemeğe bekliyorlar!

Neyse son dakikada tanıdığım elemanlar yetişti de üstlerinde montlarıyla jet hızıyla dört elden paketlerimi hazırlayıp beni koşarak vapura gönderdiler… İşte bu maceranın sonrasında Emirgan Kilisli’ye varıldı. Yemek uzatıla uzatıla akşamüstü bitirilince yol üstünde Bebek’e uğranıp ‘kitap+evi’nden kitap, badem ezmeciden badem ezmesi, terziden tadilat yapılmış etek (beceriksiz, snob ve kazıkçı olmayan tadilatçılar da varmış, kendini Akmerkez terzisine mahkum edenlere sesleniyorum, ilgilenenlere tarif edebilirim), sonra Levent’te veterinerden de tavsiye ve ilaç alındı. Nihayet yavaş yavaş yoga saati yaklaştı…

Levent’ten bir metroyla varılan Adnan Hoca yoga merkezinde sevgili Lourdes sohbetiyle huzurlu ortama daha bir huzur katarken bize sudaki partiküllerle ilgili son girişimlerinin “demo”sunu yaptı: Aldıkları çeşitli aletler ve zımbırtılar, suların içindeki katılaşabilir maddeleri ölçüyor. Musluk suyunda durum çok vahim tabii ama şişe sularında da pek iç ferahlatıcı değil, onlarda da katılaşabilir madde var –en iyisi Erikli imiş. Bu maddeler gençken bir şey yapmaz gibi görünse de ilerleyen yaşlarda böbreklerde birikip sağlık sorunlarına yol açarmış. Peki bunlara karşı ne yapılacak? Amerika’dan aldıkları bir diğer alet de içine konan suyu bu partiküllerden kurtarıyor, böylece saf su içiyor, böbreklerinizi koruyorsunuz. Bu bilgiyi bir kenara yazıp sükunet içinde arkadaşlarla yogamızı yapıyor, ardından yoganın sağlıklı beslenme havasından hemen kendimizi kurtararak Pelit’ten küçük siyah şeyler (mini ekler!) alıp küçük çaplı pijama partimizin tadını çıkarıyoruz.

Kadıköy Çarşısı pişmanlığım

Ertesi sabaha yine acıkmayı başarıyoruz ama: Aşşk’ta güneşli, gelenli-gidenli bir kahvaltı, Beşiktaş’tan vapurla Kadıköy, ve nihayet Kadıköy Çarşısı. Nihayet derken, hayatımda ilk kez Kadıköy Çarşısı’na gittiğimi ifade etmek istiyorum! Evet pişmanım hakim bey, istemez miydim ben de o Balık Pazarı gibi canlı çarşıda hep gezmek, çarşının alamet-i farikası evcil hindisini, tüpler üstünde müzik yapan Çingene ailesini, dört yol ağzındaki Ermeni kilisesini, içinde her şey bulunan Brezilya kahvecisini daha yakından tanımak, ordan hep balıklar, sebzeler, havlular almak, dev Alkım Kitabevinde cumartesilerimi geçirmiş olmak, pişmanım… Ama Çiya’ya gittim hakim bey, orda onca gezinip de gitmeyen varmış hala, ben gittim, şahane yöresel yemekler yedim, bildiklerimi bıraktım da hiç duymadıklarımı denedim, çok da memnun kaldım, hepimiz kaldık, bu hafifletici neden olmaz mı hakim bey…

Bütüüün bu anlattıklarımın acısı, yani yorgunluğu, pazar günü çıktı. Akşam yemeğine kadar zamanımı dinlenerek geçirip, topladığım enerjiyle hava karardığında Aşşk tayfasıyla yelken açtım: Önce Mavi Balık’ta ihtimamla ağırlandığımız bir deniz mahsulleri yemeğine, sonra Aşşk’ta yine özel bir çikolata sufleye.

Ziyaretime son anda eklediğim gündeyse ne zamandır beklenen çeşitli alışverişleri halletmek oldu hedef. Alışveriş arasına da eski kafemin yerindeki Capari’de ve yine eski kafemdeki elemanlarımdan birinin Gayrettepe’de açtığı Fungi’de arkadaşlarla buluşmalar serpiştirmeyi başardım ama. Ve (herhalde pazar dinlenmesinden biriken yeni enerjiyle) akşama da en büyük yeğenimle en küçük yeğenime misafirliğe gitmeyi, yemek ardından arabaya yük almaya Şirince komşularımdan birine uğramayı, başka bir arkadaşımla kahve içmeyi. Bu arada, çinko pastillerinin faydalarından konuştuk hepimiz, bilmeyen varsa öğrensin – boğazdan başlamaya niyetli hastalıklarla doğal mücadelede birebir olduğunu.

Kış ziyareti, 2. sahne

Ve işte böylece toparlanıp döndüm, döndüm ama nihai olamadı dönüşüm, hepi topu birkaç hafta sonra tekrar (hem de yine arabayla) gitmem gerekti. Neyse ki bu ikinci ziyareti kısa tuttum – yine de anlatmaya değer anılarım oldu tabii! Yedinci sayfaya ulaştığımı dikkate alarak satırbaşlarını vereceğim ama: Bandırma feribotuna şık bir çalım atarak Yalova – Pendik hızlı feribotuyla -ve hakikaten hızla!- gelip Erenköy’deki arkadaşlarımın evine vasıl olmam, hızımı alamayarak akşama arkadaşlarımla o civarın meşhur ve gerçek İtalyan lokantası Rosario’da devam etmem, akşam midelerimiz müsaade etmeyince sabah uzun kahvaltımıza portakallı çikolata fondüyle müthiş bir son vermemiz (bitter çikolata ve portakal likörü, işin sırrı), Nişantaşı’nda hiçbir işim olmadan arada bir uğramak istediğim aile kuyumcumuza uğrayıp hiç aklımda yokken biricik yüzüğümü (hem de pırlantalısını yaptırmak üzere!) kendisine kaptırmam, Reasürans Pasajı’nda müstakbel Aşşk’ı denetleme ve Zanzibar’da kahve, yine Taksim, yine yayıncı, nedense olmayan sergiler, Ada Müzik, elbette bahsettiğim dondurmacı (kapalıydı! umarım geçicidir), Tünel’e doğru köşede açılmış modern dürümcü dükkanı (guacamole soslu, biftekli soğanlı dürüm yaptırabiliyorsunuz mesela), Şişhane’den iki arada bir derede harika lambalar almam (sağını solunu bilmek iyi bir şey), Şimdi’de barda yanıma oturmakta ve sigarasını burnuma doğru yerleştirmekte ısrar eden kıza dayanarak bol çikolatadan oluşan sıcak çikolatamı zevkle içmem, Tünel’de tramvayı yakalayarak Taksim’e, metroyla Esentepe’ye, taksiyle ve bol keyifle de eve varmam.

Bir diğer gün güneş altında Aşşk’ta aile kahvaltısı yaptıktan sonra (Leo sudaki prezervatifi “pipi şeklinde denizanası” diye yorumlayarak bizi epey güldürdü) yine İstinye’deki arkadaşıma (yine kısaca), ordan zorla Robert Kolej kampusunu gezdirmek üzere yeğenimi almaya Kırklareli tepelerinin yamacındaki okula ve ardından Arnavutköy tepelerine. Ama bugünkü gençler bir acayip, biliyorsunuz: Güzelim kampusu ziyaretimiz duraksız sızlanmaları duymazlıktan gelmeme karşın gözyaşları da devreye girince 15 dakika kadar sürebildi; neticede yeğenin okul hakkında yaptığı tek yorum “eski” oldu. (Mrs. Dabanovitch adına bir güzel taş bank koymuşlar, kim bilir ne zaman, yeni binaların yamacında; duygulandım: “When I say quietly, I mean without talking!” geldi kulağıma.) Etiler Starbucks’ta ve içine adım attığıma her seferinde lanet ettiğim, kitapçıların yüz karası DNR’da yeğenimden elbette daha az vızıltı geliyordu. Bu arada, benim çikletçiyi de ne zamandır görmedim…

Feriye Lokantası faciası

Ah, sayfa sekiz. (Bunları okumanın uzun sürdüğünü düşünüyorsanız bir de yazmasını düşünün!) Evet, satırbaşları diyorduk: Baltalimanı sırtlarındaki geniş, parke taşlı sokakların birinde, yolun ortasında dikilen eski mermer çeşmenin yanı başında, bir arkadaşımın azimle ve müthiş bir zevkle, sadelikle, sadakatle restore ettiği şahane evinde kısa ama çok keyifli bir ziyaret. Ardından tavsiye üzerine koşarak Cevahir’e giderek süs meleği arama (ve bulamama – anlaşılan melek yılbaşı dönemine ait bir simge olarak görülüyor), metroyla iki dakikada iki sınıf atlayarak Kanyon’a geçme, Le Pain Quotidien (çok güzel! orda yaşamak istiyorum!), şımarıkça Kitchenette’te portakallı kahve ve sonra: sonrası malum, öteki yöne bir sürü sınıflar atlayarak küçük yeğen Defne’yle İstanbul turu. Son olarak da bu günün akşamı var: Ortaköy Feriye Lokantası’nın büyük bir düş kırıklığı haline getirmeyi başardığı özel aile yemeğimiz.

Annemizin yaş günü, özenelim dedik, öncesinden telefon açtık, telefonu nazikçe konuşan biri yanıtladığı için Türkçe anladığını, gerçeği söylediğini vs varsaydık. Yuvarlak masa istedik, deniz kenarında olmasa da olur dedik, peki efendim tamam efendim dendi. Sembolik, mum üflemelik pasta istedik, tüm masaya yaptırmak teklif edildi, reddedip net bir şekilde iki porsiyonluk istedik, teyid edildi. Sonra ne oldu? Deniz kenarında prefabrike bir çadır bozuntusunda tren gibi uzun bir masaya, rüzgarlar esen cam kenarından başlayarak dokuz kişi dizildik. (Aslında kalkana kadar ben dört-beş kişi olduğumuzu sanıyordum, masanın öte ucudakiler de beni görünce şaşırdılar…) Birimizin “Biber var mı?” diye sorarak olumsuz yanıt üzerine sipariş verdiği yemek buram buram biberli geldi, bir garson diğer sorumlu garsonu kolundan çekerek karşımıza getirdi. Pastamızın yanlışlıkla dokuz kişilik yapıldığı ortaya çıktı, bu şekilde bize satılmaya çalışıldı, kabul edilmeyince yelkenler indirildi. Bu arada yuvarlak masa meselesini gündeme getirdiğimde, önümde yemeğim beklerken, bir garson gidip bir diğer garsonu getirerek, “bana söz verilmiş olamayacağını” iddia ederek, söylediklerimi tekrar savunmamı istedi! Hepsinin üstüne, ve daha da beteri, yemeklerin hiçbirinin de lafını etmeye değecek tek bir özelliği yoktu. Bu mudur basının müthiş lokanta anlayışı? Yoksa bütün yazılanlar, kolaycı medya tarafından süjenin elcağızlarıyla hazırladığı basın bültenlerinden mi alınmıştır? Ya da kim bilir, ben beğenmesem de belki bedava yiyenler beğeniyorlardır Feriye Lokantası’nın yemeklerini?.. Bilmiyorum, bildiğim şu ki, iyi lokanta nedir biliyorum, ve bu, iyi bir lokanta değildir.

İnanması zor, biliyorum ama bu yazı bitirilip ortadan kaldırılmadığı sürece daha da uzayabilir; o yüzden: İstanbul, güzel. Birbirimizin hallerine alıştık. Aynı seyreklikte görüşmeye devam etmek istiyoruz…

(mart 2007)

Kategori:Aziz İstanbul