İçeriğe geç

Bu ne güzellik efendim!

Nedir ayol bu İstanbul’un hoşluğu? Nerden çıktı yani, bunca sene sonra? Kötü gidişatına bu kadar da alıştığımız, gündelik hava kirliliği, magandalık, çirkinlik ve umutsuzluk abidemiz iki arada bir derede çaktırmadan olmuş mu size nezih, güzel, sevilebilir bir metropol…

Annem tamamen çulsuzken evlendiği babama, bir keresinde “Kırk yıl düşünsem böyle müreffeh yaşayacağım aklıma gelmezdi,” anlamında bir şey söylemiş. Babam da cevaben demiş ki, “Benim ise baştan beri en ufak bir şüphem yoktu bundan!” İşte bu, vizyondur. Turgut Özal’da olan, tabii en başta Mustafa Kemal’de olan şey: Büyük şeyler başarmak için, büyük şeyler hayal etmek gerekir. İşte bende eksik olan şey bu: vizyon! Asla ve asla içinde büyüdüğüm yıllarda giderek vahşileşen bu şehrin gün gelip asilleşeceğini, güzelleşeceğini, uygarlaşacağını, değil muasır medeniyet seviyesine çıkmak o seviyeyi birçok yönden tanımlayacağını düşünemezdim. Ama oldu: Allah’tan vizyon sahibi birileri varmış etrafta da İstanbul güzel bir şehir oldu, İstanbul çağdaş bir şehir oluyor!

Levent’e gidiyorum örneğin, Levent temiz, düzgün, nasıl söylesem, muntazam. Meğer bir sürü alan araç trafiğine kapatılıp düzenlenmiş (araç sahipleri biraz şikayetçi ama), Levent insancıl bir yaya cenneti haline gelmiş. (Tamam, bittiğinde gelmiş olacak.) Kiosk, ATM, halk ekmek kulübesi gibi fırlama şeyler birarada kenarlara toplanmış, ortalıktan değnekçiler yok olmuş, hepsi birarada planlanıp mı yapıldı yoksa bir güzelleşme diğerini mi davet etti bilinmez, özel binalar, dükkânlar da çekidüzen vermiş sanki kendilerine. Levent insana yaya yaya gezme isteği, öylesine dolaşarak dükkânlara bakınma isteği veriyor.

Beşiktaş’a gidiyorum, Beşiktaş’ta bir ferahlık, bir genişlik. Halk pazarlarıyla Tansaş ortadan kalkınca, meydanımsı bir alan ortaya çıkıp peyzajımsı bir şey yapılınca bir bütünlük gelmiş kırk yıllık karanlık Beşiktaş’ın haline. Cumhuriyet anıtı denen şey bile hoş duruyor, tamam benim zevkim değil ama modern, temiz, şık duruyor. Böyle şeyler insanı yontuyor. Böyle şeyler sayesinde daha az insan yere tükürüyor, kuyruklar düzenli ilerliyor, yayalar trafik ışığına riayet ediyor. Kadınlara laf atmaya veya sokağa çöp atmaya daha az insan cesaret edebiliyor.

Böyle şeyler sayesinde İstanbul’un en “her şey” semti Eminönü bile daha hoş, yani hep hoştu elbet ama şimdi üstüne bir de daha medeni, özgünlüğünü asla yitirmeden. Böylece yağmurun pis pis çiselediği karanlık bir ocak gününde Tahtakale, Mısır Çarşısı, Sultanhamam’a gidip, dünyanın en keyifli gününü geçirmiş olarak ve bütün insanlığı ve hatta İstanbul’u dehşetli severek geri dönebiliyorum! Metroyla Taksim’e, fünikülerle Kabataş’a ve raylı meretle Eminönü’ne ulaşmam belki 20 dakikamı alıyor. İtiş kakış yok, bakışlarıyla dahi rahatsız eden yok, hatta ter kokan insan bile yok. Buna karşılık ellerinde bir şeyler okuyanlar var!

Mısır Çarşısı’na çığırtkanlık yasağı mı gelmiş, nedir? Teklif var ısrar yok durumu geçerli, hiç gocunmuyorum satıcıların tavırlarından. Tahtakale’de her alışveriş yaptığım yer fiş kesiyor, “Herhalde Maliye pek sıkı artık,” diyorum birine, yoo, Maliye hiç uğramıyormuş buralara, ama onlar fiş kesiyorlar yine de. Medenileştik diye kuralcı Almanlar gibi de olmuyoruz ama: Sana şu kadara olur abla’lar, bir de yan dükkâna sorun’lar devam ediyor tabii.

Yağmurla birlikte açlık da bastırınca ve güvenebileceğim yerler ulaşılmaz kalınca, atın ölümü arpadan olsun diyerek karşıma çıkan ilk büfeye giriyorum: Meğer Zümrüt Büfe gazete köşelerinde bahsedilen meşhur büfelerden değil miymiş! Her bir müşteriyi 10 saniye içinde saygıyla selamlayan, 1 dakika içinde oturtup siparişini alan, 2 dakikada yiyeceğini güzel, sıcak ve tam olarak sağlayan, her bir hesabı tam olarak bilen ve hatasız alan büfe elemanını buradan can-ı gönülden tebrik ediyor, perakendecilik konferanslarında veya küçük işletmelerin başarı koşulları araştırmalarında falan danışmanlık yapmasını öneriyorum.

Yakın geçmişe kadar kalabalık, pis, gürültülü otobüs durakları olan yer asil bir meydan haline gelmiş, bir kenara ATM’ler dizilmiş, bir kenara telefonlar, satıcı veya düzen bozucu yok, megafonla şarkı çığıran görme özürlüler yok, böyle bir günde nasıl mümkün oluyorsa çamur dahi yok, meydanda sağlam banklar var, zabıta var, çöp kutuları var. Her şey öyle efendi ki, elim kolum dolu dönmek için taksiye binmeyi düşünürken tramvay daha cazip geliyor, sonra Kabataş’tan taksiye atlıyorum.

Demişken, gelelim taksicilere: Onlar ne zaman evrim geçirdi peki? Her biri bu herkesin şikayet etmekten kendini alıkoyamadığı feci trafikte birer Zen Budizm ustası mı olmuş, nedir? Güleryüzlü, kokusuz, efendi şoförler, bozuk yok numarası yapmıyorlar, aynadan kesmiyorlar. O kadar eski miydi, dumandan göz gözü görmez, çılgın “arabeks”ler son ses çalar, arabaya para fırlatılıp kapı çarpılarak sinir içinde inilirdi… Düzgün yollar, kaldırımlar, otobanlar, OGS’ler KGS’ler, trafik ışıkları, büyük kavşaklar vb onları da eğdi, eğitti herhalde.

İstinye’deki kaldırım çalışmaları bitmiş, nihayet bir ucundan bir ucuna hızla akılıyor, Maslak iki ay evvelki halinden iyi, iki ay sonra daha da iyi olacak demek, Taksim, Nişantaşı, Teşvikiye zaten medeniyetin doruğu, ayrıca da otobüs, dolmuş cennetleri, 5-10 dakikada dertsiz tasasız her yere ulaşılıyor, Ulus, Etiler biraz daha iri otomobiller ve biraz daha şımarık şoförlerle dolu olduğundan biraz daha sorunlu ama. Deniz ulaşımı bir mucize: Bir cuma günü 18.15’te İstinye’de, 19.15’te Suadiye’de olmak nasıl bir iştir?! Siz daha bakmayın deniz otobüsleri, şehir hatları tarifelerine. Bakan çok ama; son birkaç yılda ikiye katlanmış deniz ulaşımı kullananların sayısı.

Sonra bir de sanat var: İstanbul’da artık baş rollerde sanat var! “AVM kültürü”nü şiddetle kınamama rağmen görmezlikten gelemeyiz ki Levent Kanyon veya İstinye Park gibi mimari başyapıtlar İstanbul’a müthiş katkıda bulunuyor. Bunlar sadece varlıklarıyla, mimari olarak birer sanat parçası; bir de sanata kucak açan Profilo, Akmerkez ve yeni açılacak Cities gibi AVM’ler var. Tam gaz birbirlerine nisbet yaparak harika faaliyetlerle, sergilerle hayatımıza güzellikler katmaya çabalayan Sabancı Müzesi ve İstanbul Modern var. Sonra bir de santralistanbul var – ki yeni neslin pek popüler ifadesiyle, “anlatılmaz, yaşanır”!

Taksim’den 20 dakikada bir kalkan servisleriyle hızla ve kolaylıkla ulaşılan santralistanbul, insana dünyanın neresinde olduğunu unutturabilecek bir dünya kendi içinde. Eski binaları, yenilenmiş binaları, yepyeni binaları ve yeniye sarılmış eski binaları insanı çağlar arasında gezdiriyor. İçindeki devasa sergi Türkiye’de sanat galerilerinin parmakla sayıldığı yılları bir anda çok uzakta bırakıyor. Geniş, yeşil bahçelerinde sanat eserleri, anıtlar, heykeller, ortalarında günü, sanatı, insanı kavramış bir yeme mekânı: Otto. Tam buraya uygun bir yer yapmayı başarmışlar, sıcak, artistik, zengin, sade, evcil, şık. İnsana “Demek olabiliyormuş,” dedirtiyor.

***

İstanbul’a bir bakın, şöyle bir durun, geri çekilin, gözlerinizi kapatıp 1980’leri düşünün, 1990’ları, sonra gözlerinizi açın ve şu haline bakın. Yollar, meydanlar, kaldırımlar, toplu taşıma araçları, yeni büyük binalar, kuleler ve gökdelenler, ışıklandırmaları, mimarileri, restore edilen tarihi binalar, yeşillendirilmiş refüjler, mini parklar, iri parklar, az kurşunlu, az kömürlü solunabilir hava, AVM’ler, ATM’ler, gazete köşkleri, telefon grupları, büfeler, kafeler, kahveciler, çaycılar… Sokakta çiklet satan adam nazik, anlamadığım şeyler satın almaya çalıştığım müziksever sabırlı, kahvemi yapan barista becerikli. Çay bardaklarım lekesiz ve para üstlerim tam, taksi şoförlerim güleryüzlü, seçtiğim yollar açık. Artık İstanbul’da daha iyi şeyler oluyor, hayat karşımıza daha iyi şeyler çıkartıyor.

Gördüğüm kadarıyla –en azından Batı’daki- küçük Anadolu kentleri de İstanbul’un 1980’lerdeki halinde: Çağdaşlık bugün sırıtıyor ve yersiz duruyor belki ama en çok 20 sene içinde oturmuş, sindirilmiş olacak. Zaman içinde çağdaşlığın elle tutulur ögeleri, elle tutulmaz insan ögesini evirecek, çevirecek, çağdaş insan edecek. İnanıyorum. Şahidimsiniz, ben İstanbulsevmez, karamsar insan, bardağı hep yarı boş gören kişi, bu güzel şeylere inanıyorum.

Ve işte bu yazının ana fikri: çağdaşlaşma sürecinde sindirimin önemi ve güzel şeylere inanmanın gerekliliği. Gelişeceğiz, kalkınacağız, modernleşeceğiz istesek de istemesek de – ama asla insan(cıl)lığımızı yitirmeyeceğiz, hesapları müşteri lehine yuvarlamaya, komşu dükkâna siftah müşterisi göndermeye, gerekeni Allah’a havale etmeye devam ederken ancak kitaplara, kurallara uyarak adam olunacağını sanan Almanlara da “pışık” yapacağız…

(ocak 2008)

Kategori:Aziz İstanbul