
2014 haziranında Roncesvalles’ten, o dağın tepesindeki gizemli, kocaman üç beş taş binadan oluşan yerleşim biriminden yokuş aşağı seğirtip Camino’nun toprak yoluna girdiğimde, yabancı bir dürtüyle arkama dönüp bakmıştım. Tuhaf bir bakıştı… Planlamadığım, varlığını bilmediğim bir his, bana sordurmuştu: Roncesvalles, bir daha görüşecek miyiz, hangi koşullarda acaba?..
Bir kez daha peregrinayım. Bir kez daha burdayım. Ayaklarım, bacaklarım ağrıyor, gözlerim yanıyor, omuzlarım çökük, ruhum dimdik ayakta. Ne sular akmış bu Ortaçağ köprülerinin altından, neler bambaşka haller almış, neler yok olmuş gitmiş… 2011’e dönüyorum sık sık, sonra 2014’e. Hepsi, bir ömür uzakta sanki.
St Jean trenine binmeden, Bayonne istasyonunda, insan yavaştan havaya girmeye başlıyor. Yer gök peregrino, peregrina, sırt çantaları, yürüyüş sopaları, botlar. Tren ise şaka gibi: İki bitişik ufak vagon, otobüsten hallice. Yine de nasıl olduysa o kadar peregrino rahat rahat sığdık, oturduk. Çoğumuz endişeli, gergin, birbirimizi süzerek çuf çuf vardık St Jean’a.
Bir köy daha güzel olabilir mi acaba? Ortaçağdan kalma köprüler, kale surları, iki katlı minnacık binalar, her birinde ayrı kişilikli dükkan, restoran, ev. Binalar 1700’lerin sonlarından, en yenisi 1800’lerden kalma, kapılarında tarihler yazılı. Daracık parke yokuşun tepesindekilerden birinde, L’Office des Pelerins. Sokaklarda dolaşıyorum, biraz şaşkın, aynı yerlerde farklı bir ben bulmaktan, topraklanıyorum biraz. Sonra ofise gidiyorum yazılmaya: 2009’dan bu yana toplam 16 Türk yürümüş buradan başlayarak; bunların ikisi benim…
Camino Frances’e üçüncü başlayışım, ama ilk kez bu mevsimde St Jean’dayım. İlk iki sefer de farklı iki rotayı (birincide yanlışlıkla Valcarlos, ikincide kendi seçimimle ana rota olan Napolyon) yürüdüğümü hesaba katarsak, eh aslında hepsi farklı Camino’lar olmuş! Yolda böğürtlenler, kestaneler doyuruyor bu kez karnımı, kirazlar yerine. Doğa, bakmayı bilene hep cömert. Ne kadar şanslıyım, bakmayı bildiğim için.
Toparlayalım: Yedinci kez Camino seferine çıkıyorum ve en popüler rota olan Fransız Camino’suna üçüncü kez başlıyorum. Başka yönlerden gelip Santiago de Compostela şehrine doğru giden ve farklı ülkelerin adlarıyla anılan Camino’lar var, ama en klasik, en bilinir olanı bu: Camino Frances. Tamamı 800 kilometre civarında, ya Allah bismillah diyene ortalama 40 günde yürünüyor. İlk gün, Bask ülkesi sınırları içinde Pireneleri aştığımız ve Fransa’dan İspanya’nın Navarra eyaletine geçtiğimiz efsane gün, yolumuz 28 kilometre civarında.
Daha doğrusu 26 kilometre civarındaydı ama ben ilk gelişimde yanlış rota sayesinde gördüğüm fantastik Ibaneta kilisesini tekrar görmek için yolu az bir şey uzatmayı göze aldım… Güneşli, sıcak bir gündü. Kilisenin avlusuna sığınmış, keyifle piknik sandvicimi yiyordum (bokadiyo!), ki memleketten gelen bir telefonla sinire boğulup bas bas bağırmaya başlamıştım. Camino sırasında yaşadığım -yürüyüşüm dışından kaynaklanan- bir sürü sevimsiz anıyı temizliyorum şimdi, sırası geldikçe. Özgürce. Mutlulukla. Derin bir teslimiyet ve huzurla.
Artık hiçbir şeyin beni kolay kolay öyle bağırtamayacağını bilmek, kendi başına bir mutluluk sebebi. Bunu, “güneşteki yerimi bulduğum” olarak yorumlamak ise kaymaklı ekmek kadayıfı. Bütün bunların sarhoşluğundan, tabii üstüne de her akşamüstü, her akşam içilen şaraplardan olsa gerek, düşünceler, laflar pek dağınık. Ne gam! Bıraktık dağınık kalsın.
Peki ama yazmaya karşı koyduğum süre boyunca beni yiyen malzeme nerde?! Neydi beni zorla klavye başına sürükleyen? Evet, bu kez St Jean’dan -ne şekilde olursa olsun döneceğimi bilerek- “A la prochaine fois!” diyerek ayrıldım. Evet, fotoğraf çekmeye de direnmiştim ama her şeyi farklı gözle gördüğümü anlayınca deklanşöre uzandım. Yine de yol boyunca fotoğraf şımarıklığı yapmamak için çabaladım, yağmurda parlayan örümcek ağlarını, yolda gezinen dev benekli domuzları, sonbahar yapraklarıyla kaplı sonsuz yolları ve sis bulutları arasında otlayan özgür atları çektim sadece…
Ah! Buldum: Hotel Roncesvalles. 2011’de güzel, geniş bir odasında sabah 6 civarında, durduk yerde, “Ben 30’lu yaşlarımı boşa geçirdim,” düşüncesi kafamda çakılı olarak uyandığım otel. Ertesi gün, şu anda oturduğum tapon Zubiri barında oturup, gözyaşlarına boğulmak üzereyken kusar gibi yazdığım, “Ne olacak bu hayatla?!” düşünceleri… Doğrusu ne çok şey oldu, hiç beklemezken. Bir işim bile yoktu o zaman; şimdiyse yaptığım, yapmak istediğim işlere yetişemiyorum bu hayatta. Camino sayesinde.
Camino ile, seyahatin kolayca başa çıkılabilir bir şey olduğunu anladım. Bu sayede, evimden uzakta olan işler için gidip gelmeye gönüllü oldum. Camino ile, bir şeyleri öğrenmenin ve bir şeyleri yönetmenin hala mümkün ve kolay olduğunu anladım. Bu sayede, Kayseri’deki aile geleceğine sahip çıktım, daha da geliştirip geniş kapsamlı, çok cazibeli bir vakıf işine giriştim. Camino ile, istediğim her şeyi yapabileceğimi anladım: yeni diller öğrenebileceğimi, yeni yerler görebileceğimi, yeni hayatlar yaşayabileceğimi ve yeni dünyalar kurabileceğimi. Bu sayede, istediğim her şeyi yapmak üzere yola koyuldum…
Tanrım, senin dilediğin olsun!**
Coelho olmadan Camino olur mu? Tabii ki anılacak, kutsal hac yolunu ilk kez hayatıma tanıştıran kişi; tabii ki istenecek, onun her haftaya başlarken istediği gibi, tanrıdan kutsamalar. Canım Coelho, biricik Coelho. “Bir şeyi yürekten istediğin zaman tüm evren işbirliği yapar, onu başarabilmen için…” dediği Simyacı, kutsal kitabım. Birçok Camino seferimde yanımda taşıdım Hac’ı, şimdi o da, öteki bilmem gerekenler de, hepsi yüreğimde.
Şimdi ben de tüm peregrinolar gibi yürüyüş sonrasında 15 derecede, 18 derecede parmak arası terlikle dolaşıyorum (o kadar iyi geliyor ki ayaklarıma o çıplaklık hali). Her güne programlı meyve almalar, ısrarla hurma taşımalar, badem peşinde koşmalar nerde?! Bambaşka bir hallerdeyim! Bu uyduruk peregrino menüler de doyurmuyor zaten, aç yatıyorum günlerdir. Bokadiyoya da nazar değdirdim, ilk seferimde her gün iki kere yemekten b.ku çıktı diyerek, her gün canım çekiyor, her gün bulamıyorum… Ama olsun. Olan olduğu gibi; sorun yok, şikayet haşa.
Ne tuhaf geliyor, daha önce bunların tuhaf geldiğini hatırlamak! Olan olduğu gibi işte. Evet herkes içerde gülüp eğleşiyor tapon Zubiri barımızda, ama ben artık bir şey kaçırıyor olduğum korkusunda değilim. Ben kendi tercihlerimi gönül rahatlığıyla tercih edebiliyorum artık, kendimi birilerine beğendirmekten, kendimi birilerinin (ve kendimin!) gözleriyle süzüp yargılamaktan çıkmışım. Ki tercihler de, sağ olsun Camino, gündelik hayattan epey farklı burada zaten: Kıyafet seçiminde mesela, ana prensip sıkılana veya namümkün olana kadar aynı kıyafeti giymek… Her gün kapanıp her gün taşınıp her gün orasından burasından didiklenen bavulda, hele de o yorgunlukla, yeni ve hoşa gidecek bir kıyafet detaylarını aramakla uğraşılmıyor!
Veya kıyafet okeylemekte, “çok fazla kokmuyor” şeklinde bir kriter var mesela – her aklıma geldiğinde ben de gülüyorum evet, ama aksi düşünüldüğünde onu yıkamak ve yerine yeni kıyafet aramak gerektiği hesaba katılırsa, son derece geçerli bir kriter. Sabahları buz gibi başlıyoruz güne; kayağı hatırlatıyor, bilmediğin her yerinin ağrıması ile keskin soğuk birlikte. Öğlene doğru normalleşiyor sıcaklık, öğleni geçince ise bayağı sıcak güneşin altı; terlememek mümkün değil. Ama o bile eskisinden daha az, çok daha az.
Bir şeyler öğrenmek, gelişmek, güzelleşmek mümkün mü hayatta? Geriye bakmayı öğrendim ben Camino’dan, hem ileriyi, hem geriyi kolaçan etmeyi. Bazen en güzel manzaralar geride kaldı; olsun, yol ileri gidiyordu, yeniliklere yelken açarak ilerledim. Yargılamamayı öğrendim, kabulü, her şeyin ve herkesin basitçe “olduğu gibi olduğunu”. Ne kadar kızgındım ilk zamanlarda: Herkes benim gibi hızlı, benim gibi becerikli, benim gibi pratik ve iddialı olmak zorundaydı! Ne münasebet… Olsalar iyi olurdu tabii, ama değiller ve bu da geçerli.
Her Camino seferinde bir şeylerle savaştım, savaşmışım -savaşmaktan çıktım ya, bu vahşi geçmişimin tümünden kopmuşum!- bu kez savaşmakla savaşıyorum… Kimseye takılmamaya, kimseyi düzeltmeye çalışmamaya. Daha gevşek olmaya çalışıyorum, hem fiziksel olarak (şu omuzlar hazırol yerine biraz “rahat”ta dursalar!), hem ruhen; dünyadan, başkalarından, telefonumdan ve ordan bana ulaşanlardan daha kopuk, daha kendi içimde, kendi ilkemde: I am, as I am, where I am. Veya gönlüme en yakın ifadeyle: İstediğim anda, istediğim yerde, istediğim gibi olmaya.
* * *
Mercedes Sosa söylüyor kulağımda: Por ser como soy, como flor del campo*… Hiç geçmediğim yollardan geçtim, hiç yapmadığım şeyler yaptım şimdiden bu Camino’da. Bir kilisenin çan kulesine tırmanıp evren için iyi dileklerimi vadide çınlattım. Alman peregrinoların hiçbirine gıcık olmadım. Akşam yemeği planları yapıp sonra onları -canım öyle istediği için- bozdum. İspanyolca telefonda konuşmaktan korkmadım. Sıcaktan ve yorgunluktan bayılmak üzereyken, bugünün mükemmel bir gün olduğunu hatırladım. Şu anda, seneler evvel gezerken aynı köpek kakasını üç kere gördüğüm (üçüncüde ezilmişti) güzel, tarihi köydeyim. Ortaçağdan kalma taş sokakta oturdum, ıslak saçlarımı güneşte kurutarak sangriamı içiyorum. Yarın gece ise bir Benedikt manastırında, münzevi rahibelerle birlikte kalacağım…
Evet bazen dünyaya tahammül edemiyorum, evet bazen kendime bile tahammül edemiyorum, ama yine de… Ey hayat! Sen bana, hep hayallerimin de ötesini vermeye devam et, ben de sana, bu bedenin, bu ruhun kapasitesi neyse onu katmer katmer vermeye devam edeceğim.
* Olduğum gibi olmak için, kır çiçekleri gibi.
** Paulo Coelho
(Ekim 2017)