
Herkesler havalardan bir şikayetçi, bir şikayetçi bugünlerde! Serinmiş de yağmurmuş da bu nasıl yazmış da… Bense son derece mutluyum, umrum olmaz: Biraz da serin olsun efendim! İspanyol yazı ne menem şeymiş, anlayın…
Birincisi, oruç tutmak için ideal bir haziran oluyor, günler 17 saate yaklaşsa da en azından insanı içerden kurutmuyor, biraz da biz niyetlileri düşünün! İkincisi, İspanya’da olacağı yerde mecburen burada kalanlar bu havalarla mutlaka biraz teselli buluyordur, ve üçüncüsü, ayağı dize kadar alçıda olanlar da havaların ısınmamasını mutlulukla karşılıyordur… Anlayacağınız, oruç tuttuğu için Camino seyahatini mecburen Ramazan’ın son günlerine planlayan, ama neye niyet neye kısmet, bahçesinde hoplayıp zıplarken ayağını kırıp alçıya mahkum kalarak Camino’sunu da erteleyen, eni konu mutludur bu durumdan.
İlk geçen pazar günü fark ettim; böyle bir karanlık, bir kapalılık havada, bende bir keyif, yüzümde güller açıyor… Kendi kendime dedim: Ne güzel, tam bir İspanyol yaz günü! Şimdi kirazlar daha yavaaaş yavaş olgunlaşıyordur İspanya’nın, Navarra’nın, Bask ülkesinin dağlarında…
Diyormuşum. Demişim, geçen yaz, hatta -hala çok yakın görünen- önceki yaz esnasında. Şimdi, tam da canım bir İspanyol yazı çekerken, elime geldi bu yazı kırıntısı. Dedim, pekala o halde, bekle beni İspanyol yazı, geliyorum! 8 yıl önce ilk kez Camino yollarına düştüğüm 29 Mayıs tarihinde hem de… Bilbao üzerinden Burgos, oradan da ver elini meseta, ver elini Leon, ver elini cânım O’Cebreiro! Bu kez ilk defa bu kadar uzun, 16 gün yürüyeceğim kısmetse; şimdiye kadar en fazla 12 gün yürümüştüm art arda, onda da (son seferdi galiba) “Ah keşke birkaç gün daha yürüsem!” hissiyle bırakmıştım. Şimdi tepe tepe, suyunu çıkara çıkara, ardı ardına yürüyeceğim! Ahhh…
Sizlere şu an uçaklar, havalimanları, salonlar arasından sesleniyorum. Bir yandan bir ayın (mı yoksa bir yılın mı?!) işini bir haftaya tıkıştırmamın sonucu aklıma her an gelen her türlü işi halletmeye çalışırken – çiftliğin kaba yem alımları, şirketin artezyen çaktırması ve ıskarta ekipman satması, Bünyan tesislerinin bakımları onarımları, sebzeler bahçeler dikimler ve alınacak tarım makinaları, ayıl ve avanesi, mutfağı lavabosu lambası, vakıf yaz organizasyonları çocuklu gençli, evin bahçesinin otu bku püsürü yılanı faresi, koca eniklerin hali pür melali, mamalar kafesler ilaçlar, Camino kitabı için yayınevi başvuruları, yürüme ekipmanları, sonraki haftaların Orta Asya kamplarının ayarlanması, eksikler gedikler, şunlar bunlar… Arada takip etmeye çalıştığım arkadaşların yaş günleri İstanbul’un seçimleri Gezi’nin yıl dönümleri yaz girişleri deniz planları genç mezuniyetleri girilen işler yaklaşan sınavlar… Şimdi böyle ardı ardına sıralayıp yazınca bana da malum oldu aslında, neden her şeyi geride bırakıp deli danalar gibi yürümeye bunca hevesli olduğum!
İşte yine bana yollar düştü, ben yollara düştüm. İlk Camino seferimde, mayısın son, haziranın ilk günlerinde başladığım yürüyüşte, Pireneleri (ki tam şu an tam üstlerinden uçmaktayım, karlı tepeleriyle bakışlarımı hapsediyorlar) geçerken ve hatta sonrasında da bayağı üşümüştüm. Sabahları 8 civarında başladığım yürüyüşlerde en kalın polarlarımı giyip yine de yürüyerek ısınana kadar küfrediyordum. Sonuçta bir yaz başında ve İspanya’daydım, beklediğim bu değildi!
Daha sonraki çeşitli Camino seferlerimde de hep hava ile kavga ederek geçirdim günlerimi… 18 derece olduğuna bakmadım, güneş var diye mini etek giydim. Yağmur yağdığına bakmadım, yaza girmenin heyecanıyla tiril elbise giydim. Ayaklarda sandaletler, kafada yağmur şapkası geçti ne günler. Şimdi artık daha durmuş oturmuş, tecrübe kazanmış bir peregrinayım: Ne İspanya’larda gezmekteyim illa süsleneceğim diye didiniyorum, ne yaza girdik illa yazlık giyineceğim diye hırs yapıyorum. Şu an yürüme botlarım, rehber kitaplarım ve çeşitli ekipmanım dahil 15 kiloluk bagajım beni sadeliğiyle heyecanlandırıyor hatta: 3 haftaya yakın, yanımda ne varsa gün gün üstüne onu giyeceğim!
Giyim kuşamın ve hava durumunun ötesinde de beni heyecanlandıran şeyler var elbette sekizinci Camino seferimle ilgili. Örneğin bazı yerleri ilk, bazı yerleri sadece ikinci kez yürüyecek olmam. Orta etabını yapıyorum bu sefer Camino Frances’in, yani 2012 yılındaki ikinci seferimde, çok hızlı geçtiğim, sakatlandığım için tadını çıkaramadığım, bir kısmını mecburen atladığım, daha sonra da meseta çok düz ve sıkıcı diye tekrar etmediğim etabı. Sakatlandığım gün, mucizevi bir otostop çekerek ulaştığım sevimli Castrojeriz köyü var mesela yolumda. Belçikalı çiftle babasız çocuk yapma üzerine yaptığım derin muhabbetin geçtiği mezra var. İçinde bir ‘albergue’nin dışında hiçbir şey, bir bakkal bile olmayan yerleşim(?) yerleri var.
Daha önce de demiştim, her Camino, Camino’da her gün ayrı bir macera. Bavullar kaybolacak, rezervasyonlar iptal edilecek, bacaklar veya popolar sakatlanacak, sopalar unutulacak, karneler kaybedilecek, açık beklenen kafeler kapalı olacak, kolay beklenen yollar zor olacak… Mutlaka bir yerlerinde küfürler edilecek, elbette bir ara bezilip lanet okunacak… Ama bir sabah bir tarlanın üstünden kalkan sabah çiyi izlendiğinde, dağların tepesinden alttaki bulutlara bakıldığında, bir kedinin veya bir fareciğin sabah avı görüldüğünde, buğdayların arasında parlayan gelincikler göz aldığında ve yollardan kirazlar veya böğürtlenler toplanıp yendiğinde, 30 kilometrelik bir gün bitip bir sangria yudumlandığında, tepeler yollar arasında geri bakılıp, işte şu dağların arasından geldim, denildiğinde, işte o zaman her şeye değecek.
Geçen günlerde, Ramazan’da oruç tuttuğumu söylediğim bir arkadaşım sordu, bedenine iyi mi geliyor diye. Bedenime iyi geliyor, o ayrı, esas ruhuma iyi geliyor, diye yanıtladım: Bunu yapıyorum ya, her şeyi yapabilirim gibi hissediyorum. Ruhum bedenimden daha güçlü, ruhum bedenimin -ve kendini pek matah bir şey sanan zihnimin- sınırlarını aşabiliyor… Tastamam aynı şey işte, beni 8 yıldır durmaksızın Camino’ya çeken: Bunu yapıyorum ya, günde 20, 25, 30 kilometre yürüyorum ya, yanımdan otobüsler geçerken, şükürler olsun istediğim her an istediğim her yere gidebilecek durumdayken, ardı ardına her sabah kalkıp saat 8’de botlarımı giyip yollara düşüyorum ya, hah! Haydi gel de yen beni ey dünya! Yiyorsa çık karşıma ey hayat!
Dediğime bakmayın, dünyayla, hayatla kavgamı, meydan okumamı, inatlaşmamı da büyük ölçüde geride bıraktım Camino sayesinde. Adım adım teslimiyete ve kabule doğru ilerledim, olanı olduğu gibi, dünyayı olduğu gibi, hepsinden önce kendimi olduğum gibi kabul etmeye. I am, as I am, where I am. Neler neler oldu Camino sayesinde, Camino Coelho sayesinde, Coelho Simyacı sayesinde… Zaten Francis Thompson’un dediği gibi değil mi: “Her şey uzak ya da yakın birbirine bağlanmış / gizlice, ölümsüz bir el tarafından / tek bir çiçeği bile koparamazsın / bir yıldızı yerinden oynatmadan”.
Sonunda başladım yürümeye bu sabah, Burgos’ta gözlerim sarı okları, kulaklarım baton tıkırtılarını arayarak, yine Almanlarla karşılaşıp yine kendime gülerek (“Ze Germans are evryvere!”) ve yine Camino birliğine şükrederek. Hep diyorum ya, burada kralla piyon, patronla hademe hep bir. İnsan sınıfsız dünyanın güzelliğini tadıyor. Şimdi, neyse ki kısa olan 20 kilometrelik ilk günün sonunda, Hornillos mezrasının sıradan bir pansiyonunun güneşli bahçesinde plastik sandalyelerde otururken yanımda Philips’in CEO’su veya Kore televizyonlarının yıldızı veya İngiltere’nin en iyi gazetecisi olabilecek insanlar. Hepimizin ayaklar havada, hepimizin yüzünde yorgunlukla birlikte bir zafer ifadesi: İşte orada biriz.
Şimdi kalkıp yorgunluğuma bakmadan ilk kez geldiğim, etrafı buğday, arpa, yulaf tarlalarıyla çevrili, 50 nüfuslu Hornillos’u, Ortaçağ’dan kalma sokaklarını gezeceğim. Size anlatmayacağım, kilisenin önünde gitar çalan adamı, onunla şarkı söyleyen ve gördüğü ilk Türk olan benimle selfi çektiren rahibi, ıssız yolda güneş altında uçuşan kavak tüylerini, kilise çanlarını, sivil halde gördüğüm insanların peregrino olduğunu nasıl anladığımı, tepemizde uçan doğanları, çılgınca şakıyan ve insanlardan kaçmayan minik kuşları. Bunları ve daha nicesini kendi içimde biriktireceğim. Her zamanki gibi, her şey beni aynı yere getirecek ve içimdeki bitmeyen sorulara cevaben, yolda gördüğüm Camino bilgeliğini hatırlayacağım: “Bilseydin burada olmazdın!” Ve ardından gelen, en geçerli, her zaman geçerli yanıt: Tadını çıkart.
