İçeriğe geç

Baharın geldiği!..

Simba bahçede bir fare çiğnerken yakalandığında, bir karatavuk salon camını delmek üzere çalışmalara başladığında ve pencerelerde minik yuvarlak böceklerin sayısı arttığında, baharın geldiği artık bellidir…

Zaten ocağın son günlerinden anlaşılmıştı gelmekte olduğu: İlk papatyayı o zaman görmüştüm. Kırmızı anemon saptaması ancak şubatın son günlerinde oldu ama. Ben tekrar şu noktaya oturup bu satırlara devam edene kadar da al sana mart sonu! Ee, bahar meşgul bir mevsim nitekim.

Biliyorsunuz, bahar insanı değilim. Romantizmle birlikte kakalanan, “Aman da pembe çiçekler, taze böcekler, doğanın uyanışı, aşk günleri,” falan gibi nosyonlardan hafif bulantı yaşadığımı da paylaşmışımdır geçen senelerin dağ bayır yazılarında. Yine de, kakalanan kakafonilerin ötesinde, gerçek bir güzelliği var elbette baharın. Bunu benim gibi doğanın bağrında yaşayan biri de görmezse kim görecek zaten…

Mesela, çoğunuz bilmeyebilir, bahar benim gibiler için şenlenen ve heyecanlanan bir pazar demektir: Yaşasın, taze sarmısak! Manguta bulunur mu bu hafta acaba? Yoksa çintar da olur, pas rengi ve toprağı rahatsız etmezse. Sarmaşık çıktı mı peki? Deniz börülcesinin de eli kulağındadır… O taze sarmısaklar taze soğanla, havuçla ve bulgurla şahane bir yemek olur. Manguta denen mantar zeytinyağında bol soğanla kavrulur ve müthiş lezzetli olur. Sarmaşık ise yeme de yanında yat, seven için tabii…

Misal, ben. Bahçeden ufak çapayla deşerek topladığım yabani pırasalarla (pırasa, taze soğan ve sarmısak arası bir şey, belki Tijen adını daha doğru bilir, ben yemesini biliyorum) birlikte kavuruyorum sarmaşığı, üstüne de yumurta, aman tanrım. İster kahvaltıya, ister yemeğe. Ben hala şöyle beni memnun edecek kadar bol toplamayı beceremezken, Tayfun şöyle bir dolaşıp geleyim deyip bir koca demet sarmaşıkla çıkıp geliveriyor ama. Geçen sene paçasına takılıp gezdim bir iki kez, yine de netice hatice: Ot toplamak, benim gibi sabırsız insanın işi değil!

En güzeli bizim cumartesi pazarından toplamak, veya salıları Tire pazarından. Nasıl tatlı köylü teyzeler Tire pazarında, gülü gülü yeme dilekleriyle, tariflerle iltifatlarla yapılıyor alışverişler. Martta, nisanda her zamankinden de zengin ve hareketli pazar. Yumurtalar, tatlı mayalı dev ekmek, çamur peyniri, kuzu kulakları, ısırganlar, cibesler ve tilkikuyrukları… Ardından Kaplan köyüne tırmanma, güzel bir yemek için, hafif bir orman gezintisi için. Neyse, bizim köy civarına geri dönelim: Benim bahçeye mesela.

Bahçemin yeni, çalışkan ve girişken gönüllüsüne, “Bahar geldi, artık bastığımız yere dikkat etmek gerek, yılanlar, yavru kaplumbağalar falan,” dememin hemen ardından, sezonun ilk yılan gözlemi yapıldı – maalesef yılanlarla arası hoş olmayan gönüllü tarafından! Ben (vallahi gerçek söylüyorum, hava değil) bir nevi özlediğim karayılanı görmek için uğraşsam da nasip onunla kaldı şimdilik. Tabii evden ve yeni eniklerimden uzakta görmek ümidim, bunu da evrene burdan ifade edeyim de yanlış anlama olmasın…

Bir de -özlemek demeyeyim ama gözlerim arıyor diyebilirim- minik fareciklerimizin azlığı dikkatimi çekiyor bu bahar, bunda da göz aramasının bahçelerde olduğunu ekleyebilirim tabii. Bazı baharlar, bahçede her adım attığımızda cik cik sesleri gelir, kaçışırken veya akşamüstleri yuvalarına ot toplarken rahat rahat izlenebilirlerdi. Belki yağmurların bolluğundan azalmıştır fare nüfusu.

Yağmurlar bol ama -Tayfun’un hatırlattığı gibi- nisan yağmurları olmazsa olmaz yine de: Ot bile coşmuş değil henüz, nisandan sonra olacak asıl, diyor. Yağmurlar hele bir yağsınlar da bütün kışı geçirip yeni tamamlattığım yağmur suyu depolarımı bir doldursunlar yahu! Merakla bekliyorum, ne yapacağız nasıl yapacağız şu yağmur suyunu depolamayı, kullanmayı. Her şekilde olmamasından iyi olacak tabii, en azından mesela yoğun, hızlı yağmurların suları biriktirilip daha yararlanabileceği gibi yavaş yavaş verilecek toprağa. Belki yazın da ara ara yağarsa, ne güzel olur…

Dönelim bahçeye, bitkiye nebata: Önce kim başlar açmaya, söyleyin bakalım: Badem diyenler kazandı. Badem biterken kayısı, o biterken armutlar, kirazlar… Kuzey yarımküredeki her ağacı diktim buraya ama bir tek vişne yok, o yüzden onu sayamayacağım. Bademlerim epey çiçek açtı, bakalım yaz sonunda dananın zırt dediği yerde ne olacak? Kayısılarla kirazlar da fena değil, onlar zaten çiçekten pek belli etmezler meyve durumunu, tamamen spekülatiftir üretimleri, havaya suya neme güneşe, hasılı keyiflerine bağlı.

Senelerce direndiğim (“Ağacı bir şeye benzemez, meyvesi olmazsa olur…” diye) malta eriğine ise vişnenin aksine geçen sene boyun eğip dikmiştim mini iki tane, ama geçen yazki ihtimamımıza rağmen şu andaki görünümleri maalesef kurumuş gibi, mucizevi bir patlama yapmazlarsa. İhtimam demişken: Ah artık bu yaz bahçedeki tüm hortumlar atılıp yenileri döşenecek. Patlaklar, yetmeyenler, yamananlar, memeleri tıkalı damlamalar, ordan oraya çekiştirilenler, hepsine son…

Peki sebze bahçesi yapılacak mı? Hmm… Şu anda sebze bahçesinde iki kangal eniği yetiştiriyoruz (suyu gübresi bol) amma tabii birkaç haftaya onlar da bahçeye açılabilirler, biz de nisan sonunda belki Karaot’çulardan, belki pazardaki Aydınlı amcalardan, kimde varsa ondan yerli bir fideler bulup dikeriz: domates biber patlıcan… Belki sırık fasulyeyle börülce. 

Bunlara girişmeden önce bahçedeki budamaları tamamlamak gerek ama. Bu bahara sıkı başladık: Gönüllü bahçecimle senelerdir beni sıkan bir yerleri budadım, temizledim. El değmeyen serviler, çamlar makas gördü, ferahladı. Ardından elmayla armutlar geldi. Sırada mandalinler de var: Neden tomurcuk yok diye şaşıyordum ki daha erken olduğunu öğrendim, oysa ben kafama, dağlarda sarı sarı öbeklerle katırtırnakları açtığında aynı güzel kokuyla mandalinler de açıyor diye yazmışım. Evet, bu arada, uzak dağlara tepelere baktığınızda bu sıralar zeytinlerin araları hep beyaz ve sarı tozlar serpilmiş gibi, yakından bakınca aralarında kırmızı benekler…

Daha da yakından bakınca ise tilkiler (bunlar daha çok geceleri ve işitsel olarak görülüyor), sincaplar (bahçede gezinen sincabım hala köpeklerle karşılaşmadı şükür), puhular (ne tatlı gece ötüşleri), karatavuklarla alakabaklar, her zamankinden daha fazla çığlıklar atan kızıl şahinler. Ne zamandır domuz çatırtıları duymuyorum yan bahçelerde: Doğurma mevsimi olmalı bu sıralar, yakında dökülürler mozalarla birlikte bahçelere. Abuk yerlere dağıldıklarında anneleri bağırarak paylar mozaları.

Bahar olmaya oldu bahar ama bir yandan pırıl pırıl güneş, öte yandan jilet gibi poyraz, eller ayaklar buz… Ya kalorifer ya soba -bazen de ikisi- yanıyor hala. Terasın süsleri, ışıkları, minderleri çıktı çıkacak yerlerine, elleri kulaklarında bekliyorlar ama ancak tek tük çalınan dakikalarda terasta bir hızlı kahve içilip koşarak içeri giriliyor. Olsun! Sağlık olsun, her şey olduğu gibi güzel burda. Zeytinler, poyraz, tepeler, papatyalar, alakabak bağrışları ve eşek anırmaları. Her şey güzel: Ne de olsa güzellik gözümüzde.

(Mart 2019)

Kategori:Orda Bir Köy Var Uzakta