
Nesneler bizim onlara yüklediğimiz anlamlardan ibarettir. İnsanlar da öyle. (John Berger)
(…) Siz, saatleri yaşadınız. Henüz sözcük haline dönüşmemiş, ya da bir sözcük karşılığı oluşmamış durumlar yarattınız. Tanığınızım.
Aylar ayları açıklıyor.
Saatler saatleri kum saatiyle açıklayabiliyor.
Açıklanmayan tek şey aşk: En büyük sayrılık ve en büyük sağlık… (Cemal Süreya)
*
(…) Her yer birine ait, tellendirilmiş, duvarlandırılmış, tapuya bağlanmış, mayınlanmış.
Denizlerin bile hudutları, sahipleri var.
Dünya atmosfer ile sınırlı.
Asteroitler ve küçük gezegenlerle dolu Kuiper Kuşağı adlı bölge, güneş ve gezegenleri içine alan alanın hududunu meydana getiriyor.
Onun dışında Samanyolu Galaksisi ve onun da dışında, her şeyi içine alan kâinat var.
Veya bize öyle geliyor: Her şeyi bir şeyin içinde sınırlı sanıyoruz.
Ama bu bir yanılgıdır.
Bir şeye isim vermek o şeyi sınırlandırmak, onu diğer her şeyden ayırmak demektir.
Hudutlarla başlayıp, biten şeylere kendimizi şartlandırdığımız için, içinde bulunduğumuz boşluğun sınırları var sanıyoruz.
Bir şeye isim vermek o şeyi sınırlandırmak, onu diğer her şeyden ayırmak demektir.
Ama varlıkta sınır yoktur ve her şey isimsizdir.
Sınır insanın uydurduğu bir konsept, isim insanın koyduğu bir şeydir.
Mülkiyet doğal bir fenomen değil insanın yarattığı bir hastalıktır.
Bütün sınırlar aklımızın içindedir.
Bahçeye çıktığımda gök kubbenin altında değilim.
Başı ve sonu olmayan bir şeyin içindeyim, saçlarım sonsuzluğa değiyor.
(Metin Münir, T24)
Sınırlardan, kendini çiftleşmek ve çoğalmakla, çift olmak ve sıfatlandırmakla sınırlayan aşktan çok uzaktayım ben bugünlerde. Olanla olabilecek arasındaki, kendimle diğerleri arasındaki sınır pek hafif, pek uçucu, ben diye bir şey var mı, aşktan başka bir şey var mı, idrakinde değilim…
Beşiktaş trafik ışıklarında durmuş, yayalara yeşil yanmasını bekliyorum… Kafamı kaldırıyorum, karşımda kahkaha atarak gelen bir genç kadın. Yana bakıyorum, belli ki kendisiyle eğlenerek arkadaşına bir şey anlatan bir adam. Yahu diyorum, bunların suratsızı, mutsuzu, meymenetsizi nerede bu canavar şehirde?! Gökyüzünü süzüyorum, rengarenk çınar yapraklarından yatık güneş ışınlarına, deniz kokularından martı seslerine tonlarca mutluluk etkeniyle dolu. Nasıl cömert bir dünya bu, nasıl -arkadaşımın dediği gibi- sen verdikçe sana fazlasıyla veren. Sen gördükçe.
Geçen sene bugünlerde, bambaşka bir insandım… Mı acaba? Yani ben aynıydım tabii aslında da, kendimi başka terimlerle, başka kavramlarla, başka insanlarla tanımlamıştım. Belki, yani muhtemelen, tanımlamak için kullandığım terimler ve insanlar nedeniyle ben de kendimi başka görüyordum… Sonrası, “5 dakikada değişir bütün işler,” Mazhar Alanson’un dediği gibi!
“I was one thing and then I was another…*”
Son dönemde, şükürler olsun, kendimi biraz daha yakından gördüm. Doğrusu bu süreçte bağırsaklarımı deşip masanın üstüne koymam ve yeniden yerleştirmem gerekti, hoş değildi tabii, biraz bka batma vardı işin içinde. Ama sonrası, yepyeni bir insan ve ferah bir gelecek… “Total emancipation**”. Bklu kısmında takılıp kalmayınca, açılan yeni kapılar. Ömür boyu tepende sallanan sorumlulukların, sınırların, sıfatların haşırt diye yok olması. Gerçek özgürleşme.
Özgürleştikçe, hamdolsun, ‘bir aşk denizine balıklama dalmış süzülerek gidiyor olma’ hissine daha sık, daha uzun giriyorum. Tepeden tırnağa, saçımın ucundan ayağımın tırnağına kadar sevgi olduğum, aşk olduğum anlar var. Her türlü karanlıktan muaf. Bir seçim hakkım varsa, evet efendim, ben öyle olmak, öyle kalmak istiyorum. “Hiç kar yağmasın güneşli kirpiklerine,” diye düşündüğüm birinin hep düşüncemde olmasını, hep yanımda yamacımda olmasını, yanımda olmasa dahi dünyada var olmasını ve güneşte olmasını ve ışığının bana ulaşmasını istiyorum – ne güzel, ne mutlu bana!..
Ve, buyrunuz efendim beyan ediyorum bir kez daha, olmam gerektiğini düşündüğünüz gibi asla olmayacağım! Hiç mi tanımadınız beni? Gerçekten içimden gelmeyen tek bir kelime sarf etmeyeceğim ve gerçekten içimden gelmeyen tek bir harekette bulunmayacağım. Misal, bunun gibi dam kapı giden bir yazıyı hizaya koymaya debelenmeyeceğim. Hayatımda yer almayı hak etmeyen insanlara, sırf teamül gereği, buyrun gelin tekrar tekrar orta yerine sçabilirsiniz, demeyeceğim. Ve günlerime ışık katan birine bir ad, sıfat, anlam vermek için kırk takla atmayacağım.
“And I walked off an old me…***”
İşte, yeni bir keşfim var bugünlerde: ışık. Bir insanın suretinde mi demeli? Sadece onu değil, onunla birlikte yeni beni keşfettim, keşfediyorum ben bugünlerde… Evet hep bir arayış içindeydim -şu anda şimdiki zamanı kullanamıyorum, şu anda bir eksiklik hissetmiyorum çünkü: 5 dakikada değişir bütün işler!- ve onunla birlikte aradığımı, içimdeki iyiyi, güzeli, doğruyu buldum, onunla birlikte, hem de bir anda, içim yumuşadı, aa, dedim, hayat ne kolay bir şeymiş böyle, evren bir hafifledi, günler, güzellikler havada uçuşmaya başladı…
Bunca zaman ne öğrendik biz? “Aşk imiş her ne var alemde, ilm bir kil-ü-kal imiş ancak.” Aşktan başka, ışıktan başka, gerçek, bizi tüm insanları ve varolan her şeyi sevmeye yönlendiren aşktan başka hiçbir şeye kulak vermemeyi öğrenmedik mi? Ona rastladığımızda -onu var ettiğimizde- değerini bilmeyi, başımız üstüne koymayı, onsuz her yerden ve herkesten uzak durmayı öğrenmedik mi? Şimdi kim bana aşk dışında talimat verecekmiş, ne beni yüreğimin sesinden farklı bir yere götürecekmiş, şaşarım!..
***
Sonra bir rüya gördüm misal. Benim evime, benden izinsiz girmişler! Bir takım başka insanların demesiyle gelmişler, benim hiçbir işime yaramayan şeyler yapıyorlar, hatta beni rahatsız eden… Yok canım?! Hemen toparlanıyorum anlık şaşkınlıktan sonra: Ya burda benim kurallarımla kalırsınız ya da hemen şu an gidersiniz, bir daha da yüzünüzü görmeyeceğim… Benim evime, benim hayatıma benden izinsiz olarak bana hiçbir yararı dokunmayacak, bana hiçbir güzellik getirmeyecek insanlar hayır, asla girmedi, girmeyecek, giremeyecek!
Sadece ışık, her zaman ışık, hep gerçek, temiz, saf ışık…
(Ocak 2019)