İçeriğe geç

Against all odds*…

Phil Collins’in bir anda tesadüfen aklıma gelen efsane şarkısını bağırtırken az evvel, içimde bir yerlerde ipler koptu bir kez daha. Karanlık bir ruh haline, tatsız bir geçmişe daldım, istemeden mi, isteyerek mi bilmeden. 

O kadar mutsuz olmasaydım, diyorum bazen. Yüzümden gölge falan da değil basbayağı kuzguni karanlıklar geçerken. O kadar derin bir mutsuzluğun içinde, o kadar tek başıma kıvranmasaydım, o kadar uzun seneler boyunca…

Ne bileyim, herkesin sevmem gerektiğini söylediği ama hiç tanımadığım aksi adamın çoraplı ayaklarının, halının üstünde kıvrılmış çocuk beni tekmelediğini hatırlamasaydım… Beni doğuran insan, ben bir okul çocuğuyken acı içinde yatağımda kıvranırken kapının ucundan kafayı uzatıp konkene gitmeseydi… Beni onunla birlikte herkesten uzak yaşayacağım senelere hazırlayan sevdiğim insan, bir gün bana nişanlanmaya mecbur kaldığını söylemeseydi… Nedense ömrümü birlikte geçirmeye baş koyduğum insan, hayatımı ruhsal bir kıyma makinasına çevirmeseydi… Bir filmde genç kadın karakterin kendi ruhsal durumunu kastederek, “Daha iyi olmak, iyileşmek istiyorum,” demesi üzerine, böyle bir seçeneğin var olduğunu fark edip ağlamaya başlamam için neden olmasaydı…

Keşke diyorum, keşke olmasaydı bütün bunlar.

Keşke sevmem ben. Demem de. Ama bazen, o mutsuzluğu hatırladıkça, diyorum. Canım acıyor çünkü. O güzel çocuğun, o güzel genç kızın, o güzel kadının içinde yuvarlandığı, o sınırsız, ışıksız mutsuzluğu hatırlayınca canım acıyor. Hiç kimse bunu yaşamamalı diyorum, hele benim gibi -benim kadar- yapısal olarak mutluluğu arayan biri. 

Defne kadar cesur değilim, kendime onun kadar dışardan, onun kadar öznel bakamıyorum ki onun defnesumanblogs.com‘daki şahane yazılarında yazdığı gibi, şu kadar mutsuzdum, böyle saçmaladım, o zaman kötüydüm, şöyle yanlış yaptım, gibi şeyler yazayım, kendimi didikleyeyim, ortaya koyup rahatlayayım… Her şey karanlıklarda duruyor, onca onlarca senedir. Bölük pörçük öykü parçalarında, bazı yazıların satır aralarında.

Ama belki ben o derin mutsuzluğu bu kadar yakından bildiğim için şimdi bu kadar hassasım insanların mutsuzluğuna, sevdiklerimin sıkıntıları, endişeleri, tatsızlıkları bu yüzden bana bu kadar dokunuyor ve bundan bu kadar çırpınıyorum onları o karanlıklardan kurtarabilmek için, “Aman, bana mı kaldı!” veya “Of bana dokunmasın da ne hali varsa…” diyen bunca tip insan varken.

Gazetenin Dış Haberler servisinde çalışmaya ilk başladığımda, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunun ve Nazi toplama kamplarının dağıtılmasının 50. yılı için araştırma yapıyorduk. O sırada kamplardan kurtulmuş biri yakın zamanda, yani olaydan 50 yıl kadar sonra, intihar etmişti, “İşkence edilmiş insan, her zaman işkence edilmiş olarak kalıyor,” diye bir not bırakarak. Sanırım, herhalde yani, hepimiz hayatımızda bir yerde, bir şekilde işkenceye uğramış oluyoruz. Bazımız  tekrar, yeniden, yeni bir şeyler bulabiliyor hayatta uğruna mücadele edilecek. Bazımız bulamıyor. Ama hepimiz, herkes hayata yaralı olarak devam ediyor.

Against all odds, yani her şeye rağmen, yaşamaya devam ediyoruz… Ya her an boğuluyor olma hissinde, ya gülüp geçmeyi esas alarak… Yaralarımız ya yüzeyde, ya derinde.

(Ocak 2019)

Kategori:Ordan burdan insandan...