
6 Haziran 2019, Mansilla de las Mulas
“Mano a silla, yani ‘el eğerde’ demekmiş buranın adı. De las mulas, yani katırların eğerleri. Daha önce nereye gitmişim ben, hayret… Buraları da görmemişim, İspanyolların bu cömertliklerini de. Esnekliklerini ve kalplerinin iyiliklerini. Oturduğum bara giren herkes, bir masada zar zor yemeğini yiyen, gözü görmeyen ve kulağı duymayan yaşlı adama selam veriyor uğraşarak. Sonra bana bakıp afiyet olsun diyor (Que proveche!), ardından bardakilerle sohbete girişiyor. Bardaki kadınların ise bir peregrinayı doyurmaktan mutlulukları yüzlerinden okunuyor…”
* * *
Daha daha günler geçtikten sonra ancak aklıma geldi şu özlü söz: “Nesneleri oldukları gibi değil, biz olduğumuz gibi görürüz”. Gerçekten… bu sözün üstüne ne diyebilirim bilmiyorum. Ne kadar güzel açıkladı benim şu anda, şu Camino’da yaşadıklarımı. Nasıl özgür, nasıl rahat, nasıl hafif bir Camino oldu bu – benim olduğum gibi… Her seferkinden daha da güzel – benim olduğum gibi.
Hava, evet, havayı görmüşüm, tanımışım ama! İspanya haziranında birçok yerde radyatörler veya sobalar, şömineler yanıyor, bu satırları yazdığım sırada durmaksızın yağmur… Çeşitli ülkelerde sıcaktan insanlar kendilerini yırtarken biz ellerimiz ve burunlarımız donarak geçirmekteyiz haftalarımızı. Bir ara öğleden sonra saatlerinde hala üstümde en kalın polarımla, ellerime hohlayarak ve burnumu silerek yürürken kendimi şöyle bir düşünceyle buldum: Aa, ben bu kış kayağa gidememiştim, ne güzel onun eksiğini doldurdu bu Camino!..
Hep karşılaştığım soru şu: Hiç değişmiyor mu oralar?! Evet, genelde ve çoğunlukla değişmiyor. Yanından geçtiğim bazı tarlaları, bazı meyve bahçelerini tanıyorum mesela. Aa, yine aynı şeyleri ekmiş, veya ne güzel, ağaçlar epey büyümüş, diyorum. Bir sürü köpeği hatırlıyorum, en az iki üç tane daha önce sevdiğim köpeği sevdim. Bu kez değil ama bir keresinde bir barmeni tanıdım bir sonraki gidişimde; bir keresinde aynı otelin aynı odasında kaldım denk gelip. 4 yıl aradan sonra durduk yerde wifi ağına bağlandığım bile oldu – adamlar 4 yıldır parola değiştirmemiş!!
Ama, ama değişen şeyler de var elbet… Başta bu satırların yazarının ta kendisi olmak üzere tabii, yazının başlangıcının ifade ettiği gibi. Şimdi bu satırların yazarının şahsi melekelerini bir kenara bırakarak, 2011 haziranındaki ilk seferle, 2019 haziranındaki sekizinci sefer arasında ne gibi değişimleri deneyimlediğiyle başlayalım. Örnek, albergueler! Daha önce çok büyük çoğunlukla tek kişilik ufak otel (casa rural) veya pansiyon odalarında kalan yazarımız, bu sefer albergue deneyimlemeye karar verdi. Hem korkunç avronun korkunç tokadından biraz kurtulma umuduyla, hem yoldaş peregrinolarıyla bir şeyler daha paylaşma isteğiyle, daha önceki nahoş bir iki albergue deneyimini unutarak tekrar denedi. Pek de iyi etti.
Dört kişiliğe kadar küçük odaları olan albergueler de varmış mesela. Banyoları sıra sıra ve rahat rahat olan. Her ranzanın başucunda kendi ufak ışığı ve prizi bulunan. Ranzaları perdeli, bavullar çantalar açık bırakılabilen, botlar dışarı konduğundan kokmayan, pencere açılarak gece havalandırılabilen. İnsanlar az buçuk horlasa da çok iç içe olmayınca idare ediliyormuş. Ve en önemlisi de, istediğim zaman istediğim yerde albergue’de kalabilirim demek Camino’ya büyük bir rahatlık ve özgürlük getiriyormuş.
Bir özgürlük daha getirmeyi seçtim Camino’ma: Baştan beri -kime göreyse?- en iyisi diye sıkı sıkıya tutunduğum Brierley rehberini bu Camino sonu itibarıyla terk ediyorum! Farklı perspektiflerden farklı kalma yerlerine, farklı şehir ve köylere bakabileceğimi fark ettim ve dönerken onun yerine yeni, farklı iki rehber aldım bundan sonraki seferler için. Brierley’nin eski ve klasik olmayan her şeye olumsuz yargıları, tüm rahatlıklarla yenilikleri kaş kaldırarak karşılaması falan yetti artık. Mecbur muyuz her şekilde doğal yolları seçmeye efendim, belki biraz insan, biraz sevimli köy yaşamı deneyimlemek için buralardayız?! 6. yüzyıldan kalmayan her şey zevksiz ve ruhsuz olarak yargılanmaya mecbur mu? Artık kendi yargılarıma öncelik vermeyi seçiyorum.
Ve de yürüyüş tempomu değiştirdim: Artık ben de erkenciyim! Her ne kadar 5.30-6.00’da kalkıp yola koyulan albergue ahalisi kadar olmasa da, benim için de 6.30’da kalkıp 7’de yürümeye başlamak normal bir şey oldu. Bunun sayesinde hem yol boyunca istediğim gibi mola verebiliyor, hem günlük hedefe de normal saatlerde varabiliyorum. Bu arada bir gelişme de şu ki benim İspanyolca alıp başını gitmiş, ne keyifli, İspanyolca muhabbetlere, uzun uzun bir şeyler anlatmalara girişebiliyorum, kendi aralarında konuşanları veya TV programında olanları anlayabiliyorum, elaleme çeviri yapabiliyorum. Tabii durduk yerde olmadı, olmuyor: Sürekli elimde sözlük, bakıp çevirip çalışıp tekrar edip duruyorum. Hep çaba istiyor, ama hep bana karşılığını da veriyor.
Bu benim değişimimdi. Gelelim Camino’nun değişimine… Aslında bu kez beni şaşırtacak derecede değişiklik vardı Camino’da. Misal, bence çok radikal sayılacak bir değişim, akşam yemeği saatleri. Şimdiye kadar şanslıysak 20.00, çoğunlukla 20.30’da başlayan akşam yemeklerinin peregrinolara müthiş geç olduğunu nihayet anlayan İspanyollar tüm Camino beldelerinde yemek saatlerini 18.30’a çekmişler! Buna inanmak için birkaç kere görüp üstüne birkaç kere de sormam gerekti; gerçekmiş vallahi.
Peregrino menüsü fiyatları artmış, 8-9 avrodan 10-12 avrolara çıkmış. Ama sunulan seçenekler artmış, şaka maka yemekler bile daha güzel, daha özenli geldi bana. Örneğin önceleri çok defalar ensalada mixta diye gelen şeyin bir tabağa şöyle yayılmış biraz yeşillik, üstüne dörde kesilmiş bir domates ve birkaç halka soğandan ibaret olduğunu gayet iyi biliyorum. Bu kez kaç defa kaç farklı yerde yedim karışık salata, her seferinde de zengin ve özenliydi. Sağlıklı yemekle pek araları olmayan İspanyollar nihayet salatayı sevmeye mi başlamış nedir?!
Camino beldelerinde restoranlar, kafeler, albergueler ve oteller de sayıca epey artmış. Ama bu fiyatların düşmesine neden olmamış maalesef, konaklama fiyatları yükselmiş.
Alberguelerin de çoğunluğu yatakhaneler dışında özel odalar sunmaya başlamış, bu da güzel bir seçenek aslında, hem sosyal ortamın içinde, hem hesaplı, hem de konforlu kalmak için. Ayrıca bagaj transferleri de iyice oturmuş, talebin çokluğundan herhalde. Hem taşıma şirketleri artmış, hem sistemleri daha düzgünleşmiş, hem de fiyat düşmüş: Senelerdir 7 avro olan günlük bir etap taşıma ücreti 5 avro tüm şirketlerde. Üstüne İspanyol PTT’si yani Correo da bu işe girmiş, o da 4 avroya!
Çok işimize yarayan bir diğer değişim de İspanyolların da artık -nerdeyse!- bizim kadar online olması. Wifi olmayan yer yok gibi, hemen herkes de whatsapp kullanıyor. Böylece bagaj transferini ve konaklamayı da yazışarak halletmek kolay oluyor.
Değişim, her zamanki gündemimiz: Değişim iyi mi, kötü mü? Benim yanıtım, değişim var… Varsa, kabulümüz! Şikayet etmeyeceğim. Kendime de kızmayacağım. Kolaycılık ettiğim veya lükse kaçtığım, fazlaca yediğim veya konuşmaya girişmediğim için. Ben de buyum, kime ne efendim! Kabul etmek her zaman akıcılık, kolaylık getiriyor.
Kabul ve teslimiyet, her zamanki, yani hayattaki ana dersimiz. Bu güzel Camino’mun başlarında bir günüm de “acı, savaş ve sevgi” günü oldu; ve ardından elbette kabul ve teslimiyet.
“Bir albergue’nin büyük, tahta kapısı açık, giriş salonunda bir kenarda rahibeler oturmuş, birinin kucağında gitar, diğer yerler, basamaklar dolu her çeşit her renk her yaştan insanla… Bir yürüyüş gününün sonunda, rahibelerle şarkı söylemeye davet edilmişiz beynelmilel. Herkes sırayla adını ve ülkesini söylüyor önce, sonra hep beraber şarkı söylemeye başlıyoruz.
“Hıristiyan ilahiler de var, Mercedes Sosa şarkıları da. Ama hepsini hepimiz söylüyoruz, Macar Alman Amerikalı Japon Türk… Koreli bir kız geleneksel bir şarkılarını söylüyor rahibelerin ısrarları üzerine, kendini Alman olarak tanımlayan kadın çocukluğundan dokunaklı bir Litvanya şarkısı söylüyor, Amerikalı neşeli ve insancıl kadınlar, ‘bu ülke senin ve benim, hepimizin,’ diyen şarkıyı söylüyorlar, Madagaskar’ın yanındaki adadan gelen siyahımsı adam gitarı alıp bir şarkı çalıyor biz hep beraber laylay yaparken.
“Kanadalı kadın, ayağa kalkıp tişörtünün sırtını gösteriyor, Camino’yu kendim için yürüyorum, ve kanserle savaşan bu arkadaşlarım için, diye, sıra sıra isimlerle dolu. Ben ağlıyorum, güzel arkadaşım bugün ağır tedavisine devam etmiş, diğer güzel arkadaşlarım onu yalnız bırakmayıp işi gücü bırakıp hastane odasını işgal etmişler, dünya acayip, hayat acayip… Şarkıların söylendiği salondan koşarak çıkıyorum ve yandaki kiliseye giriyorum, rahatça ağlamak için.
“Kilisede 18.00 töreni var, birkaç yaşlı oturmuş tesbih dualarını tekrar ediyorlar. Kızacağım, kızamıyorum. İsyan edeceğim, edemiyorum. İnandığım her şey, dünyanın ve evrenin tüm düzeni, olanı olduğu gibi kabul etmemi buyuruyor. Bu dünyada, bu hayatta iyisi de var kötüsü de, kolayı da var zoru da. Her şey, herkes için! Coelho dahi bana tüyo veriyor; ‘bize ıstıraplarla onurlu bir biçimde yüzleşmemiz için gerekli gücü verecek’ varlığı hatırlatıyor.
“Istırap var, tüm dünyada, her tür insana, her varlığa hatta, kabul etmem gerekiyor. Mutlak mutluluğu, mutlak iyiliği talep etme hakkım yok, hakkımız yok… Talep edebileceğimiz şey, o her şeyi var eden, bize şahdamarımızdan yakın olan, her bir yaprağın düşüşünden haberi olan, hatta her bir yaprağın düşüşünü planlayandan talep edebileceğimiz tek şey bu aslında: bize gerekli gücü vermesi. Ve talep ettiğimiz zaman, talep ettiğimiz anda, tam o anda mutlak bir inançla bilmemiz gerek ki o güç burda. Zaten burda o, içimizde. Ve hiçbir şeyimiz eksik değil, hiçbir zaman. Sadece anmamız, anlamamız, anımsamamız gerek.”
Epey oturdum o gün, boş boş bakındım, ağladım, ardından durulduğumda anımsadım, yine Coelho ısrarla söylüyordu bir kitabında: Tanrım, onlar senin, ‘Oysa başınızdaki saçlar bile sayılıdır’, diyen yasandan habersiz! Her kaygımda, her üzüntümde, her sıkıntımda, bu güzel yasayı hatırlamayı hatırladım bu vesileyle: Her şey çoktaaaan planlanmış, tasaya yer yok!
Bir yandan harıl harıl yürürken, bocadillo’lar yiyip kahveler içerken, albergue bahçelerinde yogalar ve bar masalarında gerinmeler yaparken (azaltma çabalarıma rağmen yine yürüyüş ortalamam günlük 25 kilometre civarında oldu, 16 gün bunu sağ salim sürdürebilmemi tamamıyla yoga ve gerinmeye borçlu olduğumu, ibret alınması umuduyla, ifade etmek isterim!), bir yandan da birkaç sefer yanımda taşıdığım, ama epeydir okumadığım Hac’ı karıştırıyorum. Camino de Santiago’nun bahsini ilk ilk kez duyduğum kutsal kitap. Coelho’nun bu hac yolunu yürürken hep vurguladığı yürekten savaşı, siyah köpeğin vücudunda mücadele ettiği içimizdeki şeytanı düşünüyorum, yakıp kül eden aşkı, sıradan insanın yolunu.
Camino bilgelikleri yazılı tüm yol üstünde. Bir sürüsü klişe veya seçme saçmalar tabii. Ama aralarında bir yere dokunanlar da var. “Ultreia” ünleminin karşı yanıtını ilk kez duyuyorum: Ultreia, e sus eia – haydi Santiago’ya, ve daha ötesine, daha yukarıya. Açılımı, burada bir hedefiniz var, Santiago Katedrali. Oraya varınca bitiyor mu? Hayır, oraya vardığınız inançla, metanetle, her ne ile vardıysanız onunla, daha da öte hedeflere ilerleyeceksiniz… Tam bunu düşünerek yürürken bir lamba direğinde yazılı şunu görüyorum: Step by step in every way I am getting better anyway.**
Her seferinde zaten öyle şeyler oluyor: Kara kara (veya bazen de hafif hafif) bir şeyler düşünerek ilerliyorsun, o sırada karşına, durduk yerde, tarlalarla toprak yolların veya otel tabelalarının veya trafik levhalarının arasında bir laf çıkıyor: Life is now / If you knew, you wouldn’t be here, enjoy / Tu eres luz / You are not alone / All things pass / One direction, many ways / Relax & enjoy your imperfection; it is called freedom / Stop – and do what you want / But that is why I am here so don’t rush / El arte supremo es el amor de Dios / No te dejes / Pasado y futuro son frutos de tu mente / I am the dress and the dressmaker; I am the dream and the dreamer / El secreto de tu futuro esta dentro de tu rutina diaria / These mountains that you are carrying, you were only supposed to climb…***
Her biri yerinde, zamanında karşıma çıkan Camino bilgeliklerinin yanı sıra, asırlık ağaçlarının daha önce de paylaştığım bilgeliğini hatırlamak için bir kez daha Astorga’daki parka girip ağaçlara sarıldım, omurgamı yasladım gövdelerine bilgilerini bana aktarsınlar diye… Yerlerinden de kıpırdamıyorlar, seslerini de çıkarmıyorlar, ama bu başkalarına, kendi dışlarındaki şeylere boyun eğdikleri anlamına mı geliyor? Ulu ağaçlar her zaman ve sadece kendi doğrularını, sessiz ve sakin, yapıyorlar, mücadele vermeden, kendi dışlarında bir şeye enerji harcamadan… Ah işte bir parça şunu becerebilsek!
Camino hakkında hala şaşırabildiğim şeyler olması beni şaşırtıyor. Misal, (terk ettiğim) Brierley rehberinden okuduğum kadarıyla, peregrino sayısı Ortaçağ’da şu andakinin iki katıymış! Ben de hep yürürken şaşıp kalırdım, ufacık köyde, kasabada 3 tane peregrino hastanesi oluyor mesela, veya dağın bir başında inanılmaz büyüklükte bir katedral yapılmış, niçin diye… Meğer bizden çok önce neler neler oluyormuş bu ıssız yollarda.
Bir şeye daha şaşırdım bu Camino seferimde: Meseta hiç de sıkıcı değilmiş ki! Yüksek yaylalar olarak geçen meseta bölgesi Camino Frances’in ortalarına denk gelir; hemen herkes ve her kitap, pek tekdüze pek aynı pek sıkıcı diye mesetaya burun kıvırır ve atlamayı düşünür. Ama hiç de bile: Sürekli farklı, tatlı, kişilikli köyler, müthiş manzaralar sunan tarım alanları, insanı iyi hissettiren yaban hayatı ve hayvanları… Arpayla buğdayı ayırt etmeyi öğrendim mesela kendi kendime yürürken, uzaktan yulafı seçmeyi, arada fiğ tarlalarını görmeyi. Buğday kokusunu algıladım, sevdim, hafif ekşi mi demeli, taze, yemyeşil bir koku. Yo, mesetayı sevdim ben, kendi halindeliğini, tevazuunu, zorlamasız oluşunu; bundan sonraki yürüyüşlerde buraları atlamayı asla düşünmem.
Templar şövalyelerinin sembolü ‘tau’ ile ilk kez karşılaştım, ona da şaşırdım, pek de bilinirmiş Camino üzerinde. Ne bileyim, şanslıydım, beni ilk gelişimde müthiş etkileyen Benedictine Monastery of Mount Irache’de iki saat arayla hem törene, hem hacı kutsamaya katıldım. Mansilla de las Mulas’ta, aslında hiçbir şey beklemediğim konaklama yerim olan ‘albergueria’da, Navarrete’deki Roberto’nun pansiyonunda geçirdiğim tılsımlı öğleden sonram gibi bir gün geçirdim…
Rabe de las Calzadas, Hornillos del Camino, Poblacion de Campos, Villalcazar de Sirga, Bustillo del Paramo de Carrion, Cervatos de la Cueza, Moratinos, El Burgo Ranero, Trobajo del Camino, Villar de Mazarife, San Justo de la Vega, Rabanal del Camino, Santa Colomba de Somoza, Cacabelos, Foncebadon, Vega de Valcarce, Triacastela ve Samos’tan, daha daha nerelerden geçtim…
Her anımı yepyeni, pırıl pırıl bir şekilde yaşadım yürürken, sanki yepyeni bir insan, hayatında ilk kez bu yolculuğu yapıyor gibi, öyle bir şevkle, öyle bir ışıkla. Böyle böyle fark ettim nasıl değiştiğimi, her şeyi planla hesapla kitapla yerine akışa bırakmanın hayatımda nasıl ufak ufak öne geçtiğini. Son günlerime yakın kaldığım, nasıl olduysa ilk kez sakin, sorunsuz bir gün geçirdiğim, saz damlı yuvarlak Asteriks evindeki bakkalından alışveriş ettiğim O’Cebreiro’nun küçük, özel kilisesindeki hacı törenine gittim o akşam. Hani Coelho’nun Hac yürüyüşünü tamamlarken kılıcını bulduğu kilise. Ertesi gün, yemeği içmeği olmayan bir albergue’de kalacaktım; o yüzden yanımda yiyecek bir şeyler götürmem gerekiyordu.
Tören de törendi ha, rahibin uzun uzun ve tatlı tatlı biz peregrinolarla konuştuğu, sonunda tek tek hepimizi dolaşarak üstünde sarı ok boyanmış birer ufak taş dağıttığı, “Bu sizin yaşamınız, gerektiğinde bu taşı avcunuza alın ve yaşamınızın kendi elinizde olduğunu anımsayın,” dediği, ardından hepimize tek tek sarıldığı şahane bir tören. Ben yine de yiyecek tasarlıyordum arada. Hac’da Coelho’nun (veya sevgili Paulina’nın ifadesiyle, Paulo’nun 🙂 hep bahsettiği gibi, “Çıkınımda biraz şarabımla ekmeğim vardı, onlarla karnımı doyurup yattım,” şeklinde bir şey vardı aklımda…
Saz damlı bakkalda şarap vardı mutlaka ama ekmek var mıdır, burası dağın tepesi, taze ekmek olmayabilir, falan düşünürken, törenin sonuna doğru tatlı rahip şöyle dedi: Bugün siz peregrinoların şansına özel bir gün, San Antonio günü; şimdi törenimiz sonlandığında size buradaki San Antonio adına kutsanmış ekmekleri dağıtacağız… Buyrun bakalım! İşte böylece, San Antonio adına kutsanmış güzel tahıl ekmeğimle şarabım, domates ezmem ve zeytinyağım, ertesi akşam tek başıma kaldığım, ormanın ortasında eski bir manastırdan renove edilerek modern bir albergue’ye dönüştürülen fantastik binanın çatısında azığım oldu.
Ee, ne demiştik: Oysa başınızdaki saçlar bile sayılıdır!
Ultreia – e sus eia.

*Mutlu olmak için benim yolum bu – bir sergiden alıntı
**Adım adım, her şekilde, daha iyiye gidiyorum
*** Hayat şimdi / Bilseydin burada olmazdın, tadını çıkar / Sen ışıksın / Yalnız değilsin / Her şey geçer / Tek yön, birçok yol / Rahatla ve mükemmel olmayışının tadını çıkar, bunun adı özgürlük / Dur – ve ne istiyorsan onu yap / Ama zaten onun için burdayım o yüzden acele etme / En yüce sanat Tanrı sevgisidir / Kendini bırakma / Geçmiş ve gelecek, zihninin meyveleridir / Terzi de benim, elbise de; rüya da benim rüyayı gören de / Geleceğinin sırrı, günlük rutininin içindedir / Bu taşıdığın dağları sadece tırmanman gerekiyordu…