
Orta Asya’nın, Türk topraklarının, gerçek anayurdun güzel bir temsilcisi Kırgızistan. Yolları, dağları, insanları, doğası ve tatlarıyla belleklerde tatlı bir yer kaplayacak…
Geçtiğimiz temmuzun 3’ünde, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te başladı maceramız. Birkaç saat sonra tekrar uçağa binip Oş’a gideceğimiz için kısa bir şehir turu ile… Merak etmeyin, ben de bu ülke ve şehirlerin yerini gitmeden önce haritadan bakıp buldum! Meşhur Manas destanının neden meşhur olduğunu ise henüz bilmiyordum: 40 ayrı boyu birleştirip Kırgızistan’ı kuran kişiymiş kahraman Manas. Destan, Kırgızların bir yazılı dili olmadan önceden başlamış, dilden dile aktarılarak uzayıp gitmiş, ülkenin çeşitli yerlerinde çeşitli şekillerde söylenegelirmiş… Sonra yazılı dil kabul edilince destanı bilenler toparlanıp hepsinin anlattıklarından ortaya tek bir destan çıkartılmış büyük çabalarla. Daha da ilginci, destan halen yazılmaya devam ediyormuş – günümüzde olanların da eklenmesiyle, böyle böyle uzayıp gidecekmiş.
İşte bu nedenle Kırgız bayrağında bir sarı güneş ve etrafında 40 Kırgız boyunu temsilen 40 adet güneş ışını var – ortasında da geleneksel Kırgız çadırının tepesi, yani “tündük”. Bayrak, İslam ülkelerinin çoğunun aksine hilal ve yıldız taşımadığı, hem de kırmızı üstüne sarı gibi farklı renklerden oluştuğu için sevgimizi kazanıyor hemen. Bişkek’in merkezi olan Ala Too (ala dağ) Meydanı’nda bol bol bayrak görüyoruz, resmi binaların büyük bahçelerini, açık hava resim sergilerini, bol bol resmedilen meşhur dağ leoparlarını görüyoruz.
Gerçi o kadar uçmaktan ve üstüne de gün atlamaktan kimsenin pek bir şey görecek hali yok. Oysa Oş’a uçarken de ülkenin yüzde 80’ini kaplayan harika sıradağların üstünden geçilecek, ama neyse diyoruz, bilahare yakından göreceğiz! Bir önceki gün hava 38 dereceymiş, bizim vardığımız gün 21 derece ve yağmurlu. Kara iklimi böyle işte, 5 dakkada değişir bütün işler…
Kırgızistan Orta Asya’nın küçük ülkelerinden biri, yüzölçümü de, nüfusu da az. Ama turizme yatkın; rehberler, acentalar, turlar var dere tepe Kırgızistan gezdiren. Müslümanlık herhalde bölgenin yerleşik ve tarihi Türk / Şaman gelenekleriyle birleştiğinden çok kapalılık yaratmamış. Giyim sorun değil örneğin, dünyanın her yerindeki gibi giyinilebiliyor. Medeniyet seviyesi belki şehirlerde, binalarda, yollarda, yani dışta çok yüksek değil, ama insanları son derece uygar, saygılı, düzgün, insancıl. Refah çok yüksek değilse de, göze çarpan bir yoksulluk yok.
Dil (Altay’daki gibi) Türkçe’nin özgün haline yakın olan Kırgızca; tabii her şeyi değil ama dikkat edildiğinde basit şeyleri anlamak mümkün. Bunu, yemek için teşekkür ettiğimiz birinin “Aş bolzun,” diye yanıtlamasıyla teyid ediyoruz. Kırgızlar gelenekleriyle içiçe yaşıyor; sokaklarda yaşlı adamlar kafalarında keçeden Kırgız şapkalarıyla, kadınlar yerel dokumalardan giysilerle geziyorlar. Aile içlerinde geleneklerin gündelik yaşamı biçimlendirdiğini görüyoruz – ama bunu daha çok ülkenin kırsalına ulaştığımızda göreceğiz. Henüz yolun başında, Oş’tayız…
Kırgızistan’ın güneybatısındaki Oş çok eski bir şehir. Özbekistan sınırına çok yakın olduğundan nüfusun yarısı Özbek. Zaten Özbeklerle Kırgızların (Kazaklar gibi) hem etnik hem dini yakınlıklarından kültürde fazla bir fark yaratmıyor, nüfusun etnik Özbek olması. Birçok ülke gibi Kırgızistan da güney ve kuzey olarak görülmez bir sınırla ayrılıyor: kültür olarak da, refah seviyesi olarak da, etnik olarak da. Güneyde çok daha İslam kültürüne yakınlar ve İslam öncesi Türk kültüründen uzaklaşmışlar. Kuzeye çıktıkça göreceğiz ki Altaylar gibi özgün Türklüğe yaklaşıyoruz.
Oş’un geniş yollarında ilerleyerek parklar ve savaş anıtları geziyoruz. Yemek zamanı gelince karşımızda, eski dostumuz lagman! Altaylar’daki favori (veya tek de diyebiliriz 🙂 yemeğimiz ufak nüanslarla karşımızda, ama yine leziz tabii. Mantı var yine, şaşlık var yemek listesinde. Kadınlar sürekli restoran ve dükkanlarda, zehir gibi becerikli ve girişkenler, her işi onlar hallediyor. Zaten rehberlerimiz söylemişti, Kırgız kızlar girişken diye, Müslüman olmalarına rağmen kaçgöç ve kapalılık fazla yok.
Rehberlerimiz de bunu gösteriyor aslında: Biri kız biri erkek iki kardeş, Aya ve Ulukman. İkisi de Türkiye’de okumuşlar, çalışmışlar, vs, sonra Kırgız turizmine girmişler. Aya bekar, çalışan ve gezen ve becerikli bir genç kadın olarak girişken Kırgız kadınını temsil edebilir herhalde. Kırgızcadaki gerekli sözleri Aya bizimle paylaşıyor: Selamlaşmak (yine) salam, teşekkür etmek (yine) ırahmat, hoşça kalın da (yine) jakşı kalınız!
Oş’taki özel ve kutsal mekanlardan Süleyman Dağı’na çıkıyoruz sonraki sabah. Süleyman Too, tüm dinleri yaşayan bir dağ, diyor rehber: Budizm, Hıristiyanlık, Tengricilik, İslam, Zerdüştlük. Tüm dinlerde ateşin özel bir yeri var. Burada da kutsal dağa, taştan ateş sembolü bulunan ateş kapısından giriyoruz, yani ateşle günahlarımızdan arınarak, ruhsal olarak temizlenerek. Çıkışta da su kapısı bizi bekliyor, bedenen de temizlenerek çıkmamız için. Bu kutsal mekana şifa ihtiyacı olan tüm yakınlarımın adlarını zikrederek çıkıyorum… (Bu arada, tüm bu Türk diyarlarını gezmekten isim diyeceğim yerde ad demeye, lazım diyeceğime gerek demeye başladım, bunu da paylaşmam gerek!)
Biraz Zerdüştlük öğreniyoruz bu vesileyle: En eski dinlerden Zerdüştlükte toprak kutsal olduğu için ölüler toprağa gömülmezmiş. Amin Maalouf okurlarının bileceği gibi, ateş kuleleri adlı yerlerde, yabani hayvanların, kuşların yemesi için bırakılırmış. Ölüleri taşıyanlar ise en alt sınıfmış ve kimse onlara kız vermezmiş. Askerlik konusuna niçin girildiğini bilemiyorum ama bu da ilginç bir ufak bilgi: Kırgız bir ailenin tek oğlu varsa, onun sol kulağına küpe takılırmış, askerde tehlikeli durumlarda görülsün de bu tek oğullar riske atılmasın diye…
Ve nihayet dağlar… Oş’tan kuzeydoğuya doğru karayoluyla ilerlemeye başlıyoruz. Zaten bunun için geldik buralara. Dağlarda atlar, sığırlar, yoldan kaçan keklik çiftleri, tepemizde akbabalar. Yükseklik 3000 metreye ulaşıyor kolaylıkla – dedim ya, burası dağlık bir ülke! Karların arasından minibüslerimizle ilerliyoruz, arada inanılmaz dağ ve yol ve çayır manzaralarında durup fotoğraf çekmeye çıktığımızda üşüyoruz – ama zirveler buna değiyor tabii. Ve ıssızlık. Ve sessizlik. Art arda uzanan tepelerin, yeşilliklerde salınan sığırların, karlı vadilere sızmaya çalışan güneşin huzuru.
Kırgızistan taşrasında ilk gece, Kazarman adlı kasabada kalıyoruz. 30 kişi birarada kalabileceğimiz bir yer olmadığından üç ayrı konukevine bölünüyoruz. Bizimkinde her zamanki gibi kadınlar canavar gibi koşturup çalışıyor, bir iki çocuk ortalıkta – “kıs balalar, uul balalar”. Çocuklardan birine soruyorum, “Senin atın ne?” Erhan. Erhan’a bir lokum veriyorum, annesi -tipik bir Türk anne çocuk manzarası değil mi?- “Çocuğum ırahmat de!” diye peşinden koşuyor oğlanın.
Kazarman’da geceleme nedenimiz, dünyanın en büyük açıkhava petroglif alanı olan Saymalıtaş’a en yakın kasaba olması. Ertesi sabah oraya doğru önce minibüsle, sonra yaya olarak ilerlerken öğreniyoruz ayrıntıları: MÖ 3000 ile MS 800 yılları arasında oluşturulmuş 100 bin kadar petroglif olduğu söyleniyor Saymalıtaş’ta. Bu coğrafyanın en değerli araştırmacılarından Servet Somuncuoğlu’nun çalışmaları sonucu Unesco dünya mirası olarak kabul edilmiş. “Saymalı” sözcüğü de nakışlı demek Kırgızcada.
Yollarda haldır huldur giderken sağ olsunlar rehberlerimiz bizi bilgisiz bırakmıyor, Kırgız yaşamına ve kültürüne ilişkin bilgilerle donatıyorlar: Bir ölümün yakınlarına duyurulması için bir aksakal (yaşlı kişi) seçilir, aksakal yakınlara doğrudan değil bir bilmece ile ölümü duyurur… Cenaze evinde bir koyun kesilir, her Kırgız erkeğinin koyun kesmeyi bilmesi gerekir. Cenaze 3 gün bekletilir, ardından 3. gün, 7. gün, 40. gün ve 1. yılda yemek verilir.
Saymalıtaş çıkışı hepimizin heyecanla beklediği bir tırmanış; çok az kişinin gördüğü yerlere ulaşacağız, tarihin diplerine tanık olacağız… Ama orta zorlukta olarak tanımlanan tırmanış bize ultra zorlukta gelince, bir kısmımız yoldan geri dönüyor, bazımız isyan ediyor, bazılarımız da tepeye ulaştığında geri dönüş zamanı gelmiş oluyor. Petrogliflerin yoğun olduğu bölge kar altında olsa da bir miktar her zamanki şüphelilerden görüyoruz: keçiler, geyikler, spiraller, oklar…
Ama esas gördüğümüz, inanılmaz doğa: Karlar, karların oluşturduğu tünellerin altında akan kar suları, bunların oluşturduğu şelaleler, şelalelerin arasında aktığı turuncu, mor, sarı sonsuz çiçekler, çiçekler, aralarında kendi halinde dolaşan atlar… Çağlayan dereleri tingirdeyen köprülerle, dere geçirici atlarla geçmek… Karlarda düşe kalka, soluk soluğa gitmek, çılgın doğanın ortasında kendini yere atıp piknik yapmak… Ve zirveye ulaşınca, atalarımızın ruhunu saygı ve sevgiyle selamlayarak, yoga matımda kendi içimde birkaç dakika geçirmek, her şeye değer.
Saymalıtaş yorgunluğunun ertesi günü, yollar bedensel güçle değil araçlarla alınıyor neyse ki: Bugün Songköl’e gidiyoruz. Yolumuz 170 kilometre, 2800 metre ve 3000 metre yükseklikteki geçitleri aşarak 5-6 saatte alınıyor. Yollar çoktan asfalt olmaktan çıktı, toprak yollar, stabilize yollar, virajlarda karşıdan gelenle durup yol vermeler şeklinde ilerlemek gerek. İşte zaten bu yollarda, gerçek Kırgızistan görülüyor: Göçebe keçe çadırlar (boz üy, yani kara ev), tüten bacaları, üy önünde koyunların kesilmesi, tüylü montlarıyla büyükleri izleyen ve çekirdek çiten çocuklar… Yaylalarda hep aynı düzen, dağlar dağlar ardına aynı şeyleri -manzaraya hiç doyamadan- görüyoruz, eşekler, atlar, koyun, keçi ve tavuklar…
Ve Songköl kıyısında bir çadır grubuna giriyoruz. Bunlara “yurt camp” deniyor Kırgızistan’da: Göçebe aileler zaten kendi düzenlerinde yazları yaylaya gelip çadırlarını kuruyorlarmış, Aya ile Ulukman’ın anlattığına göre, talep olup kalmak isteyen yabancılar artınca birkaç çadır da onlar için kurup, birkaç tencere de onlar için yemek yapmayı düşünmüşler. İyi de etmişler: Songköl kıyısında, göz alabildiğine yayılan düzlüklerde tek tük atlar, sürülerle atlar, sığırlar, at üstünde adamlar ve çocuklar, boz üylerden tüten dumanın kokusu, ateşte kaynayan etin fokurdaması, kırmızılı giysileriyle merak ve beceriyle dolanan kısçeler, hepsi bizi başka bir dünyaya götürüyor.
Bize servis yapanlardan Aygerim ve kızı Aybike, bu başka dünyanın insanları. Hep güleryüzlüler. Bir oğlanın adı Azamat, kızlardan bir başkası Münire. Akşam bu aileler, hem büyükleri ve nineleri, hem çocukları bize Kırgız şarkıları söylüyorlar yemek çadırında. O kadar huzurlu, doğal, o kadar oldukları gibiler ki, bizim yaşadığımız hayat ve içindeki zorunluluklar -eğer ki bu koşullarda aklımıza gelirse!- tuhaf geliyor. Atlarla saatlerce gezenlerimiz ise biraz daha bu yaylaların, bu hayatın içine giriyor.
3000 metre rakımda ve tabii temmuz ayına rağmen kış ayazında olan Mirlan Yurt Camp’ta üçer, dörder kişilik düzenlenmiş keçe çadırlarımızın ufak odun sobaları öğleden sonra yakılıyor, keçe kapılarımız da kapatıldığında oda yalıtımsızlığına rağmen hemen sauna sıcaklığına erişiyor. Gecenin korkunç karanlığında ve sağır eden sessizliğinde boşluğun ortasındaki tuvalete gitmek, yıldızların ışıltısında ayrı bir mucize gibi. Gündüzleyin ise kampla göl arasındaki yeşillikte çocuklar sığır güdüyor, su kuşları avlanıyor, ördek sürüleri geziyor, çıplak atlara çocuklar biniyor… Fotoğraf çekmek istediğimizde, 10 yaşlarındaki çocuklar atlarının üstünde ayağa kalkıp elele tutuşarak poz veriyorlar. Ayrılırken ise Münire ve Aybike aramızda dolaşıp bize tek tek sarılıyor, nineleri bize dualar okuyor: “Jollar jakşı bolzun,” “jollar şıdır (engelsiz) bolzun,” “akjol”.
Jollar jakşı bize tabii, gezgine durmak yok: Ruhumuzu dinlendiren Songköl’den ertesi sabah yine yola koyuluyoruz ve yine dünya ötesi güzellikte dağlardan tepelerden geçitlerden geçerek başka bir göle, bu kez Issık Göl’e varıyoruz. Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un ifadesiyle, karlı zirveler arasındaki “dünyanın gözü”. Gerçek bir kartal avcısından, gerçek bir kartal avı gösterisi izliyoruz önce, bu coğrafyanın, bu insanların, bu yaşamın bir parçası olan avı görüyoruz, ve avcının kartalını ne kadar sevdiğini, nasıl saydığını. Avla, avlayanla, avlananla ne kadar bir ve bütün olduğunu hissediyoruz Kırgız insanının.
Yine bir ‘yurt camp’a yerleşiyoruz, irili ufaklı ‘bozüy’ler, aralarında mutfak çadırı, yemek çadırı, sosyal çadır. Güzel Kırgız yemeklerinden bir örnek daha, doğal beslenmiş hayvanların etinin bambaşka lezzeti, becerikli kadınların kendi evlerinde yapar gibi yaptıkları yemekler… Bu kampta bir de akşam sürprizi var: hava karardıktan sonra ateş çevresinde Kırgız müziği gösterisi. Yerel müzik aletleriyle çalınan Asya ezgileri, şarkılar söyleyen aksakallar, kadınlar, dans eden çocuklar.
Bu kamp önceki kadar çarpıcı özgünlükte olmasa da, ertesi sabah bizi kalkmak için heyecanlandıran başka bir şey var: Issık Göl’de yüzeceğiz! Hızla mayolar giyilip akın akın göle iniliyor, fazla tereddüt etmeden gölün karşı dağların gölgesindeki soğuk sularına dalınıyor. Issık Göl’ün suları da insanı başka bir yerlere götürüyor: İçilebilir gibi berrak duran suyun içinde, sanki suyun bir parçası gibi, dağlara doğru ağır ağır ama durmadan giderken, atalarımın tenine değmiş sularda yüzdüğüm geliyor aklıma… Bu sular buharlaşıyor, yağmur kar olup bu dağlara yağıyor, eriyip bu göllere akıyor, yüzlerce binlerce yıldır, ve hep aynı su damlaları atalarım, ben, gelecek kuşaklar arasında gidip geliyor…
Ve bir tepenin kenarından aşağıdaki alçak tepelere, ufak düzlüklere, onları bölen akarsulara, göz alabildiğine akıp giden topraklara bakıyorum, orda elleri ayakları gibi bir parçaları olan atlarıyla koşturan eski Türk boylarını görüyorum -ne de olsa dememişler mi, “At Türk’ün kanadıdır” diye-, tabii diyorum, burası yiğitlerin, mertlerin, cenklerin, hakanların toprakları, şu kartal kadar, şu kayalar kadar buraya ait olan bahadırların, kağanların… İçimdeki bütün ilkel güdülerimi, doğup büyüdüğüm modern yaşamın normlarını sarsan tüm istek ve seçimlerimi doğrulayan, besleyen, bütünleyen bir realite bu. Herkes prenses olma ve pembe tütülerle dolaşma hayali kurarken, at üstünde bozkırlarda koşmak ve okla avlanmak ve keçi peşinde dağlara tırmanmak ve kıl çadırlarda uyumak için deliren bir kız çocuğu idi, bu satırların yazarı. Belki hala da öyle ya!
Kırgızistan’ın sihirleri bitmiyor henüz, daha Ala Arça var programımızda, Rastek kampı, Uçitel (Atsız) zirvesi var… Ala Arça Milli Parkı içinden 3400 metre yükseklikteki Rastek dağcı kampına doğru tırmanırken düşünüyorum: Tanrım, ne şanslı insanlarız, Machu Picchu’da da aynı şeyi hissetmiştim, dünyada 8 milyar insan var, biz Kırgızistan dağlarına tırmanan belki 800, belki 8000 arasındayız! Bu dağlar dereler, çiçekler ve akan sular, bulutlar, yağmurlar, gri gökler ve gök gürültüleri eşsiz. Elbette zor, elbette soluk soluğa kalıyor, yoruluyor ve söyleniyoruz, sonuçta 5-6 saatlik bir dağ tırmanışı bu, iplere tutunup geçiliyor, nehirlerin içinden yürünüyor, taşlar yuvarlanıyor, zirve görünmüyor bile – ama nihayet hedefe ulaşınca, aa burası mı kamp, geldik mi, geldik, denince dünyanın en mutlu insanı oluyor insan.
Hem muhtemelen dünyanın en panoramik tuvaleti de bizi bekliyor Rastek kampında: Kamp binasından tırmanarak 5-10 dakikada ulaşılan, zirvelere bakan yamacın üzerinde, kapısı olmayan, altı delik bir hela. Artık şerbetliyiz, bizi hiçbir tuvalet yıldıramaz! Yine de gece tuvalete kalktığımızda elbette buraya tırmanmayı aklımızdan geçirmiyoruz ve bina kenarlarında işlerimizi görüyoruz.
Kamp binası deyince de beklentiyi yüksek tutmamak gerek tabii: Bina dediğim irice bir tahta baraka, altta üstte iki koğuş, koğuşlarda alt ve üst iki katmanda yanyana bitişik serilmiş ince döşekler. Uyku tulumlarıyla yatılıyor, hava soğuk ama koğuş zaten 15-20 kişinin sıcaklığıyla ısındığından soba yakmaya gerek yok. Yanda bir sahra aşevi var, içinde uzun bir masanın olduğu çadır. Başka bir çadır da mutfak. Akşam yemeğimiz bir tas çorba, yanına ekmek ve reçel. Burası 3400 metre ve her şey insan sırtında çıkarılıyor, o yüzden doğal olarak her şey kısıtlı. Modern şımarıklıklarla dolu yaşamımızda arada bir kısıtlılıklar içinde olmak da ayrıca güzel bir şey bana göre!
Artık Kırgızistan macerası bizi öyle bir yoğurdu, öyle bir başka dünyalara götürdü ki, bu aşamalarda günümüzü, saatimizi bilmez hale geldik, bu da ayrı bir lütuf: “Issız tepelerde güneşe bakıp / Saati tahmin etsem / Hiç haberim olmasa pazartesiden, perşembeden*.” Haberimiz olmayan günlerden bir gün, yani dağcı kampının koğuşlarında sesler, kokular, sıcaklar ve baş ağrıları arasında uyumaya çalıştığımız birkaç saatin ertesinde, grubumuzdan cesur ve güzel bir avuç kişi 4500 metredeki karlı zirveye doğru yola koyuldu.
Bizimle takriben aynı sıralarda milli park girişine indiklerinde ise onların zaferi bizim zaferimiz oldu, her ne kadar onlar karları yararken biz uyuyor ve kahvaltı ediyor olsak da… Ulu ardıç (Kırgızca arça, Altayca arçın) ağaçlarıyla, dev sedirlerle ve ladinlerle dolu, rengarenk bahar çiçeklerinden ve koyu yeşilliklerden geçilmeyen park, sadece gezmek ve piknik yapmak isteyen Kırgızlar ve turistler için de çekici bir nokta tabii. Ala Arça parkından zirve yapan yapmayan tüm grubumuzu sağ salim topladığımızda, Kırgız dağlarıyla ve doğasıyla halvetimiz de sona erdi: Artık Bişkek zamanı!
Güzel başkent Bişkek’te Kırgız yaşamının başka yönlerini de görüyor, deneyimliyoruz. Güzel lokantalarında güzel yemeklerini, at, geyik, kuzu etlerini yiyoruz. Pazarlarını geziyor, keçelerini, el dokumalarını, renk renk Özgön pirinçlerini, şekil şekil kuru peynirlerini (kurut), boy boy ceviz ve kuru yemişlerini alıyoruz. Kırgızistan Çin’e ve Uzakdoğu’ya olan yakınlığını Budizm etkileriyle ve masalardaki yeşil çaylarla gösteriyor. Hayır anlamında ellerin çapraz yapılması da o coğrafyadan. Yemekten sonra yiyenlerin birbirine bakıp ellerini göğüste kavuşturarak “Omen” demesi nerden, tam olarak çözemedim ama…
Bu gibi şeyleri de dostların dostları olan misafirperver ve sıcakkanlı Bişkeklilerden öğrenme şansına erişiyorum: İnşallah yerine Kırgızca’da “Kuday buyursa” dendiğini, gençlerin hala geleneksel “görücü usulü” evlenmelerinin beklendiğini, Bişkek yakınlarında kayak tesisleri olduğunu ve mevsimin tabii uzun olduğunu, şehirdeki modern kafeleri ve restoranları… Bişkek’ten ayrılırken, damağımda kalan her türlü tadıyla, her seyahatimden dönerken yanıtını aradığım standart soruda hiç tereddüt etmiyorum: Bir daha Kırgızistan’a gelme fırsatı bulursam, hiç tereddüt etmeden uçağa atlarım!
Kırgızistan macerama katkısı olan tüm dostlara sevgi ve “rahmat” ile…

* Turgut Uyar