
Mart 17:
Sevgili günlük,
Benim korontinam 17 martta, yani bugün yurt dışından Türkiye’ye geldiğimde başladı. Sri Lanka’dan İstanbul uçağına binmek üzere havalimanına giderken, pek de ayaklarım dünyada değildi. Aklımda, daha doğrusu gönlümde Bali’nin güzel kokularından Kolombolu davulcunun güzel bakışlarına, yoga pranala akışlarından limonotu ve frangipani tütsülerine, Sri Lanka yemeklerinden Bawa peyzajlarına, bin bir hoşluk… Ne zaman ki havalimanının kapısına eriştim, ağzıma burnuma dokunmamı engellemek üzere bandanamı haydut modeli bağladım, o zaman kocaman bir küfür çıktı ağzımdan… Ne oluyor böyle?!
Uzun uzun uçuşlardan, inişlerden ve bekleyişlerden sonra (ki şu anda kuşatmanın dördüncü haftasında, havalimanları, uçuşlar silik birer hayal gibi) evime geldim, kendimi bir koca mikrop yuvası gibi hissederek. 14 gün ev. Kasabadan geçerken erzak aldım, şimdilik tamamım. Ertesi sabah aile hekimim aradı, bir an şaşırdım, sonra anlaşıldı durum: Bakanlıktan bilgi gelmiş yurt dışından geldiğime dair, aile hekimim beni 14 gün boyunca her gün kontrol edecekmiş…
Genel ve yaygın bir paranoya hali. Ona elleme, buna elleme, son yarım saatte ellerini yıkadın mı, madem öyle kolonya sür… Bir de kendimi eğitmeye çalışıyorum, artık yüzüme ellemeyeceğim, artık dışarda sağa sola dokunmayacağım, artık insanlardan uzak duracağım – bakın, hiç de haksız değilmişim onca yıl!
Şaka bir yana, ee, böyle mi yani bundan sonra?! Ne gereksiz şeylere şu anda nasıl vakit harcamak zorunda olduğumuz kızdırıyor biraz beni. Yapılacak onca güzel, yararlı, verimli şey varken irademiz dışında fiziksel olarak kısıtlanmamız bir yana, kara haber ve korku bombardımanına tutulup enerjimizi kara deliklere akıtmamız öte yana… Elbet geçecek ama, değil mi?
Mart 20:
Sevgili günlük,
Günlerim bir aylık uzaklıktan sonra evi ve düzenimi toparlamakla geçiyor. Ama çok tuhaf hisler içinde: Genelde ben evi toparlarken, “bir dahaki seyahate kadar” düzen kurarım. Bir sonra nereye gideceğim, ne kadar nerde olacağım bilinir, kıyafetleri, yiyecekleri, bavul ve çantaları, ne bileyim kitapları ve filmleri, gidecekleri ve gelecekleri ona göre kaldırır veya çıkarırım. Şimdi ise gündem, en sevmediğim kelime: “indefinitely”, yani süresiz / belirsiz!
Gün boyu şaşkın tavuk gibi ortada geziyorum, arada da gözüne fener tutulmuş tavşan gibi duruyorum. Bu belirsizlik… Yapılması gereken, yapılabilecek işlerin üçte biri, beşte biri yapılabiliyor. Sürekli haber akışları, tasavvurlar, tahminler, yalanlamalar, yeni bilgiler, spekülasyonlar, yorumlar… Her bir haber bir kez daha halıyı çekiyor altımdan. Şaşkınlıklar, ne yapacağını bilememekler ardı ardına geliyor: Tüm dünya ülkeleri evlerinde hapis. Birçoğunda sokağa çıkma yasağı. Seyahat diye bir kavram kalmadı zaten. Ölümler artıyor, en gelişmiş ülkelerin hastaneleri birbirine girmiş durumda. Birkaç hafta laflarından geçildi, birkaç ay duyulmaya başlandı. Mevsimler, yıllar. İnanmıyorum, hatta açıkça inkâr ediyorum: Bunlar hep abartır zaten. Good news is no news. O yüzden felaketleri yayıyorlar. Bu kadar vahim olamaz.
Ama benim de ellerim aşındı yıkayıp dezenfekte etmekten, telefon parmak izlerimi tanımıyor artık. Yüzüme gözüme ellememek için bir yol bulmak gerek: Tesbihin yeniden keşfi! Çeşitli ülkelerin güzel, özel tesbihlerini sergilendikleri yerlerden el altına alıyorum. Yine de elim, belki de özellikle yasakları reddetme arzusuyla sürekli ağzımda, burnumda…
Mart 21:
Sevgili günlük,
Seyahatten gelme ve tek başına olma temizliği nihayet bitti sayılır. Geldi sıra işlere, karmançorman ve bambaşka haller alan işlere… Ee, ben ne yapacağım şimdi? Ay sonuna işime, memlekete gidemeyecek miyim? Ama şirketlerin, vakfın bana ihtiyacı var, en azından moral vermek için! Bir şöyle kafamda askıya alayım hele, bakalım ortalık toparlanırsa bir koşu giderim.
Hem Bünyan’dan Orhan bey, sizi ay sonunda bekliyoruz, dedi dün. Yok dedim, beni beklemeyin, duruma bağlıyım, Allah kerim. Ama bir yandan umut verdi öyle demesi, belki giderim yahu dedim. Heyhat! Nerden bilecektim üç gün sonra onun arayıp “Piyasa kilitlendi, şirkette hiçbir faaliyet yok, birkaç nöbetçi bırakıp herkesi izne yolluyoruz, 10 günlük plan böyle,” diyeceğini. Belki 10 gün sonra biraz toparlanırız, ha? Bir kenarda bir umut…
Pazara gittim bugün, önünden ardından birçok ıvır zıvır işi de yaparak Selçuk’ta, tahta, mama, ilaç, su, her şeyleri toparlayarak. Yine de hoştu, herkes biraz diken üstünde de olsa. Yine de kapı kapı gezindim, elleri arabaya her giriş çıkışta dezenfekte ederek. Oyalanmasam da paranoyak duygular yaşamadan sıra sıra işlerimi hallettim. Hem bugün 21 Mart, bahar ekinoksu! Yeni bir bahar heyecanını duymaya niyet ediyorum. Ya da sadece bahar değil ama yeni bir dünya mı geliyor bu ekinoksla?!
Akşam yatarken, yarın yapılacakları gözden geçiririm kafamdan normalde. Bugünlerde şöyle şeyler geçiyor bu listede: Hah, yarın bir duş alayım!
Mart 23:
Sevgili günlük,
İyimserlik, pozitiflik de bir yere kadar. Kafamın almadığı tasavvurlar ve boşluklar ve bulanıklıklar bugün artık beni boğdu. İnkar ettim, isyan ettim, her şeyi iptal ettim ve sonunda derin ve karanlık bir umutsuzluğa daldım. Elimiz kolumuz bağlı oturup sağlık sisteminin ve insanlarının perişan olmasını beklemek, gümbür gümbür yaklaşan binlerce ölümün karşısındaki çaresizliğimiz, ekonominin yine en alttakileri ezip geçerek süründüreceği aylar ve yıllar, bir daha asla aynı şekilde var olamayacak olan kültür, sanat, sosyal yaşam. Ardından, bunca kan ter ile bunca enerji ile ortaya çıkardığım, çat burda çat kapı arkasında hareketli yaşamımın, serbest dolaşım hakkımın, hasılı özgürlüğümün ve tasasızlığımın pat diye elimden alınmış olduğunu kabullenmek.
Bildiğim, sevdiğim, alıştığım ve tercih ettiğim bir sürü şeyden vazgeçmek, kalıcı olarak yani! Yepyeni şeyleri zorla dayatılarak benimsemek, hayatıma sokmak. Doyamadığım pazar gezmeleri, bar itiş kakışları, mangal partileri ve şehir koşuları, coşku ve ilham veren spor eğlenceleri, konser heyecanları, deve güreşleri. Daha neler neler, aklıma düştükçe “Ah! O da mı olamayacak yani bir daha?” diye kalbime bıçak saplanan.
Kararıyorum. Dip noktası burası mı? Bundan sonra kafayı toplamaya başlayabilecek miyim? Yazımı yazmaya oturuyorum aklı başında arkadaşımla ve aklı başında eski patronumla konuştuktan sonra. Her zamanki gibi, beyaz kağıt üzerindeki tanıdık siyah işaretler, duyguları ifade eden çizgiler biraraya geldikçe düzene girmeye başlıyor her şey, duygular hizaya geliyor, arka plana ittiğim esas bilgiler, kozmik gerçekler, spiritüel bilişler ön sıralara geçiyor, duyguların, korku ve endişelerin üzerine doğru tırmanıyor.
En azından hatırlıyorum: Evet, biz dünyanın düzeninin değişeceğini biliyorduk, bekliyorduk. Evet, büyük dönüşüm gelecekti, muhtemelen geldi işte. Evet, korkutucu. Ama (Chiara’ya mail yazıyorum birkaç gün sonra, bana muhteşem bir yanıt yazıyor ve sonunda diyor ki: We were abundantly prepared for this event!) ama işte buna hazırlanıyorduk, endişe edecek bir şey yok. Her şey plana göre gidiyor. Hatırlatmak gerek, kendime, herkese.
Koşuya gidiyorum Selçuk’taki koşu yoluna, kimseye temas etmeden her zaman yapabileceğim harika etkinlik. Özlemişim, en son San Sebastian’da koşmuştum ekimde. Endorfin herkese şart, özellikle karanlık günlerde.
Dönüşte uğradığım markette tuvalet kağıdı bol, ama Ülker Gofret bitmiş! Peki ben nerden biliyorum bunu? Ben de Ülker Gofret stoklama peşindeyim de ondan! Bakkaldan alıyorum sonra torbaya doldurarak. Moral çökükken böyle ufak zevklerden de kasmamak gerek bence.
Ardından ise, moral çöküşünün kaçınılmaz sonu: sakatlık! İnleyen arızalı köpeğime koşarken ötekine takıldım ve belimi incittim. O kadar farkındaydım ki tamamen moralim düşük olduğu için bedenimin bu sakatlığa pabuç bıraktığının. İki gün daha kötüye gitti, bin bir uygulama ile çok şükür üçüncü gün daha iyi, ardından da dördüncü günde normal yaşama dönebildim.
Mart 27:
Sevgili günlük,
Bugün sonunda veterinere gittim. Canımı sıkan şeylerden bir diğeriydi, koronavirüs yetmezmiş gibi, Likya’nın üçüncü büyük ameliyatının ardından üç ay geçtikten sonra hala çok fena ve sıkıntılı olması. Onun zıplayacak hali yok, benim belimin onu kaldıracak hali yok derken neyse, Tayfun’un yardımıyla kendisini arabaya atarak Seferihisar seferimize çıktık. Duyguvet’te ilk kez layıkıyla önlem alan bir işyeri ve bir grup insan gördüm, sevinsem mi, depreşsem mi bilemedim… Likya’nın tetkikleri tahlilleri yapıldı, yeni aksaklıklar bulundu çürük yumurtamızda, ilaçlar falan alınıp dönüldü. Dönerken Selçuk’taki işleri de hızla hallettim.
Herkeste bir Zoom lafları, anlaşıldı, ondan da kaçış olmayacak… İndirdim bari bileyim diye, kurdum, yazılıp keşfettim. Sonra ilk Zoom toplantımı, sevgili yüksek enerjili ve üretici arkadaşım Şule’nin Bilim Virüsü grubuyla yaptım: Koronavirüs krizinin iş hayatımıza getireceği yaratıcılıklar ve yenilikler. Yeni, iyi anlamda yeni bir şeyler, bu krizin getireceği artılar duymaya muhtacım. Bu durumun güzel sonuçlanacağına, daha iyi bir dünyaya giriş olacağına inanan insanları duymaya.
Ardından Belentepe zirvesi. Hesapta mayıs başında sevgili lise arkadaşlarımdan bir grupla Bursa eteklerindeki harika Belentepe Çiftliği’nde bir haftasonu bir arada olacaktık. Yeşillikler, çiçekler toplayıp yiyecek, akşamları hep beraber içip gülecektik. Bir müddet umut besledik, yahu yine de olur mu, biraraya gelip moral yapar mıyız diye ama sonra gerçeklere döndük: Bir başka bahara… İşte bu grupla da bir Zoom buluşması yaptık, İsviçreler, Bursalar, her köşeden sevgili sesler ve görüntüler katıldı. Eh, tamam fiziksel olarak bir arada değiliz ama hiç yoktan iyidir.
Sonra da Gümüşlük, İstanbul ve Şirince’ye yayılan eski arkadaşlarla bir sanal buluşma, bir hal hatır sorma. Sürekli yapalım dedik ama karantinadaki sanal hayat çok yoğun, ben şahsen pek bir şeye yetişemiyorum, onlardan da ses çıkmadı tekrar…
Hem çünkü neden: İspanyolca kursuna yazıldım! Yıllardır isterdim, sağdan soldan kendi başıma öğrendiğim şu dili az daha hizaya sokayım diye, ama Cervantes beni gülerek reddederdi bir nevi: Online kurs mu? Yo, lütfen Tarlabaşı’nda kurslarımıza geliniz! Şimdi kendilerinden mail geldi: Ehemm, çevrimiçi kurslarımıza yazılır mısınız rica etsek?!
Tabii ikiletmeden yazıldım. Seviyemi merak ediyordum, seviye testi dediler, tamam, hani nerde test? Canlı olacak Zoom’dan! Hay Allah… Pilar ile randevulaştık mülakat için, saat gelince buluştuk Zoom’da. Sohbet muhabbet, sordukça soruyor, ayol sınav bir türlü bitmiyor, bitiyor sandım şimdi de sen şu şu konularda bir kompozisyon yazacaksın demez mi Pilar! Şaka maka o orda ekran başında durdu (arada kızı gelip bana el salladı falan) ben burda ekran başında kompozisyon yazdım, bitince fotoğraflarını yolladım… Yetmiş dakikalık bu seviye tesbit sınavının sonucu B1.1 oldu. (Gerçi hoca ilk gün, “Sen B1.2’sin,” dedi ama “Yok,” dedim, geçmiş zamanlarım çok kötü, hiç hakim değilim.
İşte İspanyolca bir yana, evden hayat tüyoları her yönden topla topla bitmiyor, evde hiçbir şeye yetişemiyorum. Konserler, müzeler, eğitimler, ağzımın suyunu akıtan filmler, canlı instagramlar… Birkaç İg yoga / meditasyon yaptım, Youtube veya FB canlı yayınlarında spiritüel toplantılara katıldım, sonrakileri de haftalık takvime işlemeye başladım kaçırmamak için.
Mart 29:
Sevgili günlük,
Evden hayat opsiyonlarını biraz daha sık elemeye veya zamana yaymaya karar verdim. Evde karantinadayken “koşturuyor” olmak nerden baksan yakışıksız çünkü! Hem doğruya doğru, biraz gerçekçi bakarsak bu işin daha çok uzayası var. Aklıselim sahibi ama sakin bir arkadaşım ile görüşmem sonucu bir adım, daha doğrusu bir eşik atladım: Korkunç (gerçek anlamında, yani “korkutucu”, korkacağımız) günler geliyor, biz engelleyemeyiz, kendi korkumuzu yatıştıracak şekilde hazırlanacağız.
Neyse ki koşabiliyorum! Elimde böyle bir kaçış noktası olması beni çok ferahlatıyor. Tabii Ramazan gelip oruca başlamadan ne kadar koşarsam o kadar iyi. Aa, oruçluyken de yürüyüş yaparım, ne güzel, havalar da çok sıcak değil henüz, terleme susama derdi de olmaz. O halde karantina etkinlikleri ikiye ayrılmalı: Ramazan öncesi, Ramazan.
Temizliğe de değinmek gerek, değil mi? Aslında değişik yönleriyle öne çıkıyor temizlik kavramı. Birincisi, temizlik yapan yardımcılarımız ne kadar değerliymiş – ki ben bunu zaten hep bilir, onlara dualar ederim. İkincisi, eh o kadar her yer sürekli tertemiz olmasa da oluyormuş – buna da her canlı evde kalıp iş başa düşünce katılacaktır zaten. Bir de, insan kendi yaptığında (üşenmeyip yaptığı, yapabildiği kadarıyla yani) daha bir istediği gibi olmuyor mu, daha bir içine sinmiyor mu? Evet iri beyaz bol tüylü köpeklerimle bana sık sık iş düşüyor ama temizlik yaptığımda da şöyle bir keyfini çıkartıyorum ki, adaçayı tütsümü de yakıp, pırıl pırıl etrafa gururla bakınarak!
Bu arada, iri ve bol tüylü köpekleri olanlara müjdem var: Furminator. Böyle bir fırça olamaz, dökülme ihtimali olabilecek bütün tüyleri tek düz bir hamlede toparlayan muhteşem bir ürün. Onsuz geçen günlerime yanıyorum, şimdilerde evde temizlik yapmadan önce köpekleri bir “förmine” ediyorum, sonra ver elini uzun süre temiz kalan yerler!
Mart 31:
Sevgili günlük,
Bugün iki aylık alışverişimi yaptım. Ben bile kendimden böyle bir hamle beklemiyordum doğrusu. Ama çok aklıma yattı, şu an dışarı çıkmaktan rahatsız oluyorum ama dört hafta sonra daha fazla olacağım diye. O nedenle oturup evin, bahçenin, köpeklerin, mutfağın her ihtiyacını listeleyip alışveriş yapmakla kalmadım, ulaşabildiğim tüm eşe dosta da yaptığımı ve mantığımı anlattım. Bu iş ciddi dedim, şu an dışarı çık ama bir ay sonra çıkma dedim, evine girecekleri şimdi sok, gelecek haftalarda hiç yeltenme dedim…
Kargolarımı da dün bugün sipariş veriyorum, onları da tek hamlede Selçuk’tan alır, arabada bekletir, sonra raflarına istiflerim. Böyle bir şansım var, çok iyi oluyor: Buzdolaplık olanlar hariç tüm aldıklarımı arabada bırakıyorum, iki veya üç gün sonra alıp eve sokuyorum. Yine de torbaları falan ayırıyorum tabii. Acil olanları ise hemen alıp tüm ambalajları ayrı bir yerde gazete üstünde toparlayıp atıyor, sonra eller üst baş dezenfekte ediyorum.
Yogaya çok vakit ayırmaya çalışıyorum, yine olmuyor! Yoga pranala ümitleri aldım yazıştığım Bali’deki sevgili iki hocamdan, şimdi heyecanla onları bekliyorum… Chiara’nın web sitesinde iki ufak yoga pranala flow videosu varmış, onları zevkle denedim, başka yogacılara ise girmemeye karar verdim sonunda: Evet herkesler harika bedava online dersler veriyor ama deli dana gibi her yana koşturmak da anlamlı değil. Hangi ülkenin atasözüydü, “İki atın birden peşinden koşan hiçbirini yakalayamaz”?
Korona ıstırapları için dua ediyorum, ışıklar gönderiyorum, iyilikler tasavvur ediyorum evet, ama… Ama biz insanlık olarak kalıcı dersler almadan, yaşamlarımızda, içlerimizde kalıcı değişiklikler (düzeltmeler!) yapmadan da bu sınavın sonlanmamasını istiyorum doğrusu. Hep korkuyorum “tuzu kuru” olarak yaftalanmaktan, yine de tüm kalbimle inanıyorum, bu krizin kökten bir şeyleri değiştirmesi gerektiğine, değiştireceğine. (Ve öyledir!)
(devamı gelecek…)
Korona günlükleri, 2. fasikül
Nisan 1:
Sevgili günlük,
Uzun zamandır beklenen motor günü bugündü. Hele de sosyal izolasyonları falan düşününce, ağzımın suyu akıyordu: Boş yollarda ve yeşil tepeler arasında, hıyar sürücülerin olmadığı, uzuuun bir bahar gezintisi… Hem de yeni motorumla (adına şimdilik yavru diyorum) ilk turum, eve getirdikten sonra. Nerelere nerelere giderim diye heyecanla çıktım… Sonra adada bir arkadaşın evinin önünde dururken motoru devirince hem moralim bozulup canım sıkıldı, hem de elim incindi. Motor kullanmayı öğrenirken atladığım, sonra da motoru devire kaldıra kendi kendime öğrenmeye çalıştığım park etme ve manevra işlerinin bir türlü oturmamış olmasına çok küfrediyorum doğrusu.
Her neyse, o durumda adanın ardından istediğim gibi milli parklara Sökelere de uzanmadım bu durumda, yüzümü buruşturarak evime geldim. Ah yavrucuğum, merak etme, tez zamanda seni sakince, güzelce park etmeyi de öğreneceğim. Ya da park falan etmeden açık alanlarda sürekli hareket halinde kalacağım!
Bu bir yana, korona moralimi bozduktan sonra önce belim, şimdi de elim… Evren bana fiziksel hareketi bırak, bir süre otur ya kulum, gerçekten fiziksel olarak otur diyor olabilir mi?! İşaretleri görmezden gelmek akıllıca değil. Motor turlarını, İzmir’e servise götürmeyi, bahçe işlerini, zeytin budamayı falan ötelemem mi gerek acaba?
Üstümüze yağan instagram davetleri ve teklifleri arasında bakınırken İstanbullu sevgili Uma’nın meditasyonunu gördüm, yaşasın diye zıpladım… Ama akşam saatlerimi doğru düzgün ayarlayamadığım için tam yemek saatime denk geldi. Yine de açayım yerken bir yandan bakayım dedim, başlarken öyle çekti ki beni hemen yemeği bitirip yoga platformuma koşarak nerdeyse kaçırmadan yaptım, harika geldi. Hatta 24 saat yayında kalacak ya, yarın tekrarını yaparım diye de sevinmiştim, ama o fırsatı bulamayacağım maalesef.
Nisan 2:
Sevgili günlük,
Cemil hoca için saygı duruşu yaptık bugün. Tanımıyordum tabii tıp camiasıyla bir yakınlığım olmadığından ama çok saydığım bir doktor arkadaşım saygıyla bahsedince ben de saygı duydum. Geçmişini bilemem ama en azından şu anda, hasta bakarken hastalığı kaparak hayatını kaybetmesi bana idrak edemeyeceğim kadar “diğerkâm” geldi.
Cervantes kursu için 70 dakika mülakat yaptım bugün. İnsaf yahu, Dışişleri’nde işe mi giriyoruz?! Zoom’da ekran karşısında Pilar sordu da sordu, sonunda o orda durdu, bana burda bir de kompozisyon yazdırdı! Neyse, kendi kendime B1 sınıfına kadar ilerlemiş olduğumu gururla öğrenmiş oldum sonuçta.
Bünyan’dan iki kızımla birlikte görüşme yaptık, bir de tatlı bebeğimiz. Biraz da işlerle, yazışmalarla ilgilenince gün bitti zaten. Hastaneden sağ salim çıktıktan sonra tabii bunlar.
Sabaha elimin ağrısı hafiflemeyince, bu sefer olgunluk yapmaya ve biri beni yaka paça çekmeden, gönüllü olarak “Elim kırık sanırım,” diyerek hastaneye gitmeye karar verdim. Biraz işkillendim aslında bu günlerde hastaneye gitmekten ama, muhabbetli olduğum aile hekimime sağlık ocağına uğradığımda, başka seçenek olmadığını söyledi. Bana kendi maske ve eldivenlerinden giydirip yolladı. Neyse ki hastane nerdeyse bomboştu! Hemen doktoru gördüm, hemen röntgen çektirdim, hemen doktor baktı ve genelde duymadığım bir cümle söyledi: Bir şey yok. Tabii mutlulukla döndüm eve. El hala ağrıyor ama merhem, ilaç, bileklik falan geçer elbet.
Arkadaşlarla randevudan randevuya koşuyoruz her birimiz, Ş’yi, A’yı hala yakalayamadım, B’yi, A’yı deneyemedim bile daha. Sözlerim çok, sıradalar, daha çok çay partileri ve haftalık toplantılar yapılacak… Oldilerle her sabah dedik, Belentepe her hafta, haftaya salı da RC ile geleneksel aylık toplantımız zoom’dan yapılacak…
Acaba diyorum kendi kendime, bu vesileyle hiç yapmadığım bir şey yapıp arabayla Kayseri’ye mi gitsem? Seyahat acentamla yazışıyorum, gerçekten uçakların sürekli iptal edildiğini, arabayla gitmemin daha kolay olacağını söylüyor acentam. Kafamda bir şeyler kuruyorum, Ankara’ya uğrarım, ordan Bünyan’a geçerim, araba da zaten çekirge gibi, falan… Bakalım diyorum kendime. Ben bakana kadar, bir iki gün sonra gelen şehirlerarası seyahat yasağı bu fantazimi de ortadan kaldırıyor. Ayılımı, köpeklerimi, Bünyan günbatımını epey bir süre daha özleyeceğim anlaşılan.

Nisan 3:
Sevgili günlük,
Dün bir arkadaşın hatırlattığı gibi, bugün cuma! Günler hiç bu kadar bizden uzak olmamıştı. Turgut Uyar’ın dizeleri gibi, “hiç haberimiz yok perşembeden, pazartesiden”. Bugünün cuma olmasının tek önemi ise programlar! Akşam programları birbirini itekleyip duruyor, bu akşam Bora Ercan’ın Upanişadlar kursu (pek sarmadı, bir iki deneyip bıraktım) öncesi Burak Doğansoysal’ın çok merak ettiğim Yaren filminin ilk canlı gösterimi (bu çok tatlı tabii ki), ardından da TRT2’nin güzel festival filmlerinden biri. Bekleyen Vimeo’ları cumartesiye mi bıraksam?
Sürekli şükrediyorum bu arada, sağlığıma, evime, aldığım nefese, bahara, köpeklerime, var olmaya. Hep ederdim ama şu anda herkes bunca ıstırap çekerken o kadar daha çok batıyor ki en ufak bir şeyden şikayetçi olmak durumu. Allahım, aldığına razıyım, verdiğine razıyım…
Şimdi sağ elim bileklikli ve saçımı tararken bile ağrıdığından sol elimi geliştirmekteyim. Hep isterdim, hep hatırlatırım kendime, beynimizin böyle çok basit değişikliklerle çalışmasının Alzheimer gibi beyin marazlarına karşı çok yararlı olduğunu öğrendiğimden beri ellerin rollerini değiştirmeye çalışırım ara ara, diş fırçalarken, telefon kullanırken, burnumu silerken, bilgisayar faresinde, vs. Şimdi evren bunu da zorla yaptırıyor işte.
Nisan 5:
Sevgili günlük,
Sabahın erkeninde, Jüpiter ile Pluton’un buyurdukları 5.45 saatinde tüm dünyadan bir milyon şifacı ile birlikte Dünya Ana’ya şifa vermeye niyet ediyoruz. Unify adı verilen toplu meditasyona birçok ışık işçisi, kendi alanlarında bir şeyler yaparak katılıyorlar. Ben pek sevdiğim Seda Bağcan’ın ses meditasyonunu instagramdan izliyorum, katılıyorum. Daha sonra E arkadaşım Unify yayınından bahsediyor: Biiiiir sürü şifacı o saatte Zoom toplantısı yapmışlar ve her biri sırayla kısa bir süre kendi “enstrüman”ıyla, yöntemiyle çalışma yaptırmış. Kayıt sonraki saatlerde de Facebook sayfasında durduğundan ben de günün ileri saatlerinde izleyebiliyorum. Ne güzel şey şu ışık işçiliği…
Bunun akşamına televizyonda Parazit filminin olması manalı mı acaba? Ahhh aman tanrım, daha önce hakkında bir şey duymadığım (dinlemediğim) film hakkaten sarstı beni. İzledikten sonra günlerce kendimden utandım, “yukarıdakiler” mensubu olarak. Tektaşımı alarak ortadan kaybolan temizlikçime aklımdan söylediğim, “dürüstlük ve vicdan” merkezli laflara bile hakkım olmadığını düşünüyorum şimdi. Zaten Unify çalışmasında bir mesaj geliyor: Let go! Koronavirüs krizinin ilk günlerinde de böyle bir “neden” sorgulama, altında ne var arayışı yaparken karşıma bu çıkmıştı… Çok fazla şeye tutunuyorsun. Bırak.
Alışkanlıklar, tercihler. Mallar, titrler, konumlar. Sorumluluklar, alınan ve verilen. Yapılanlar ve yapılacaklar. Çok fazla şeye tutunuyorsun. Oysa sen bunlarsız esas “sen”sin. Soyun onlardan, kendini deneyimle. Bana bunu demek istediğini söyledi içses, bu krizin.
Ve bugün Paskalya’dan önceki pazar! Semana Santa bugün başlıyor, ilk kez Malaga’da tanıştığım, İspanya’nın güney bölgelerinin delirdiği bayram. Yazık, yedi gün boyunca sokaklarda inanılmaz kalabalıklarla dolaşamayacaklar, çok sevgili İsa’larını omuzlayarak. Ben de her zaman yaptığım gibi Meryem Ana’ya çıkamayacağım ya, kısmet. Madem böyle, Vatikan’dan canlı Paskalya töreni izleme seçeneklerine bakayım, belki İstanbul Sant Antuan’dan da yayın olabilir…
Nihayet ne zamandır yapılacaklar listesinde bekleyen, birkaç filmci arkadaşın Vimeo’daki yapımlarını izledim. Okunacak kısa şeyleri de okudum. Ama tüm bu karantinalara eve kapanmalara rağmen hala tek bir sanal müzeye, tek bir kitap bitirmeye sıra gelemedi… Acaba hiç yapabilecek miyim? Hadi müzeler neyse, zaten eninde sonunda giderim, ama büyük galerileri de gezebilirim, başka zaman başka yerde göremeyeceğim sergileri!
Yarın, sevgili yoga hocalarımızdan H’nin (benim tanımımla) “zenginleştirilmiş nefes çalışması” başlıyor. Yaş gününü, kendinden dünyaya bir armağan vererek kutlamaya karar vermiş H. 21 gün boyunca hem düzenli olarak nefes çalışmasını, hem her güne özel olarak vereceği birer ruhsal ödevi yapacağız. Tam bugünlerde ihtiyaç duyduğum şey!
Nisan 8:
Sevgili günlük,
Bugün sabah kalkarken, neden sabahları kalkamadığımı buldum! Korona günlerine girdiğimizden beri her gün “Yaşasın, erken yatıyorum yarın da erken kalkarım,” diye yatıp, ertesi sabah geç kalkıyorum… Her sabah yataktan, önceki gün yorulmamış olmama rağmen, kendimi zor söküyorum… Her güne, sabah için niyet ettiğim birçok şeyi iptal ederek başlıyorum. Haliyle bir sinir olma hali gelişiyor: Yeter yahu, bu saatler nereye gidiyor?!
Bu sabah birden anladım ki, bu belirsizlik ve plansızlık dünyasına uyanmak benim için çok güç! Bildiğim, planladığım, gelecek günleri haftaları ayları saat saat belirlediğim dünyam yok şu anda, her gün yeni bir belirsizlik olarak başlıyor ve bu, ruhumu hala ufak ufak yiyor. Her gün bilinçli bir çaba göstersem de, yavaş yavaş elbet insan doğası itibarıyla alışmaya başlasam da, yine benim için çok zor şu anda belirsizliğe uyanmak. Kim bilir, belki bir gün gelecek bu engelim de yıkılacak ve belirsizliğe heyecanla uyanacağım!
Bir de bugünlerde şunu şaşkınlıkla fark ettim: İlk günlerde kendimi ne kadar yalnız, ne kadar bir başıma hissediyordum, koronavirüs krizi karşısında yaşadığım duygularda… Sonra günler geçtikçe ancak teker teker ortaya döküldü herkes, o zaman gördüm ki çoğunluk en az benim kadar karışık, en az benim kadar şaşkın, endişeli, korkulu, hüzünlü, çaresiz, kızgın… Meğer ben krizin çok başlarında, çok hızla bu kişisel krizimi yaşayıp atlatmışım, “korontina” yazımı yazarken pek vakitli çözmüşüm içimdeki meseleleri; maalesef hala birçok insan bu karmaşayla mücadele etmekte.
Bugün İspanyolca kursum başladı. Uzun zamandır ders, sınıf, belli saatte belli yerde olma, sorulara yanıt verme gibi mevhumlardan uzak kalmışım. İspanyolcayı ve öğrenmeyi bu kadar sevmeme rağmen üçüncü saatin sonlarına doğru katil kıvamına gelmiştim… Olsun, alışacağım, eksiklerimi tamamlayacağım, San Sebastian’a bir daha gittiğimde daha güzel İspanyolca konuşacağım!
Hah, İspanya deyince: Ee aslında ne oldu biliyor musunuz bu sosyal izolasyon zamanlarında: Hepimiz İspanyol, Alman, İtalyan köylülerinin nasıl yaşadıklarını anladık! Hep merak edip şaşkınlıkla baktığımız, pırıl pırıl ve dünya güzeli köylerin, kasabaların nasıl bu kadar sessiz, boş, insanlarının nasıl bu kadar tek başına ve sosyal temassız olabildiklerini deneyimledik! Belki bundan sonra biraz daha, geleneksel toplumumuzun dayattığı aşırı sosyal yaşamdan, şehir ve merkezlerden uzaklaşıp gönlümüze göre daha tekil, daha kişilikli yaşamlar oluşturmaya cesaret edebiliriz, kim bilir? Düşünmesi bile heyecanlı bana göre.
Belki bundan sonra bir de medenice sırada beklemeyi, birbirimizi itip kakmamayı da öğreniriz millet olarak, mümkün mü acaba, ey sosyologlar ve sosyal antropologlar?!
(devamı gelecek…)
Korona günlükleri, 3. fasikül
Nisan 11:
Sevgili günlük,
Bu olay sayesinde, daha doğrusu olay epey bir ısrar ettikten sonra, hayatta şimdiye kadar direndiğim değişiklikleri fark ettim. Şimdi karantina koşullarında sarılmak zorunda kaldığım, tanıştığım, yakınlaştığım yenilikleri, dünyanın yeni var oluş hallerini. Sanal dünyayı, görüntülü konuşmaları, hızlı ve geçici aksiyonlar almayı, ne bileyim teknolojinin insan bazlı her türlü yeni nimetlerini.
Bu arada unutmadan söyleyeyim, tam İstanbul, İzmir ve Kayseri usulü ayrı ayrı öpüşme, kucaklaşma ve selamlaşmaları çözüp alışmışken “sosyal mesafe” günlerine girmemizi de esefle kınıyorum! Tekrar yakınlaşabildiğimiz zamana ben yine unutmuş, hepsini birbirine karıştırmış olacağım korkarım.
Dün gece ilan edilen iki günlük sokağa çıkma yasağı, çok “eğlenceli” görüntülere yol açtı. Ne yapalım, eldeki malzeme bu olunca, ya güleceğiz ya kafayı yiyeceğiz. Geyik grubumuzda harika yorumlarla ele alıyoruz bu güncel konuları. Bak ne güzel Türk insanı hızlı “herd immunity” kazanma yolunu buldu diye falan epey güldük. Sonra sevgili İçişleri Bakanımız Oscar’lık bir performans sergiledi ama sonra yine yerinde kaldı. Tarih bizi, bu dönemdeki Türkiye’yi çok komik yazacak, merakla bekliyorum.
Ev hallerine gelince: Abicim pişir, ye, yıka, tekrar pişir, bu ne böyle sonsuz bir döngü yahu! Evden çıkabilmenin en güzel yanı hizmet alabilmekmiş meğer. Gerçi ben seyahatlerden de biliyorum ki evde üstüme düşen sorumlulukların (yemek, temizlik, köpekler, vb) görmediğim gizemli ve kolay bir şekilde hallolduğu zamanlara minnettarım. Sanırım yasak bittiğinde restoranlar kafeler uzun süre hıncahınç dolu olacak. Aman hele bir açılsınlar da… Bakalım güvenip gidebilecek miyiz, bir de o var ya.
Elim, pazartesi sabahına süren ağrılarla tekrar hastaneye gittiğimde çekilen tomografinin de temiz çıkmasıyla hızla iyileşmeye başladı. Artık yüzde 80-90 oranında kullanabiliyorum, her zaman hassasiyet olan bölgede devam ediyor kalan rahatsızlık. Normal insana yeter de artar bile, ben tabii bahçeydi köpeklerdi yogaydı biraz sınırlarımı zorluyorum. Olduğu kadar artık.
Fiziği geçelim, bugünlerin ruh hali: Stabil. Endişeli arkadaşlarım da var, kabulde olan da… Bazısı sanal hayatta kalıp gerçeğe dönemeyeceğimiz endişesinde. Bazısı anda kalmaya karar vermiş, hiçbir plan yapmıyor ve pek müsterih. Bazısı bu hayattan bir cacık olmaz deyip bezgince boşvermiş, bazısıysa her şeye hazırlıklı olmaya çalışıyor. Ben de hayata geri açılmaya hazır olabilecek miyiz, merak ediyorum. Hani deneyler vardır öyle, denek hayvanlarına şeffaf camdan kafes yaparlar, hayvan her seferinde cama çarpa çarpa bir yere gidemez de sonra gitme çabasından külliyen vazgeçer, cam kaldırıldığında da yerinde kalır… Biz de oluşturduğumuz bu konfor alanlarında kalabiliriz rahatlıkla?!
Nisan 12:
Sevgili günlük,
Defne haklıymış! (Yazılarımda bu ifadeyi kaç kez kullandığımı saymak isterdim yıllar içinde.) Yoga hocam Defne Suman’dan bahsediyorum. Evde kalınca, sakinleyince, daha az iletişim kurunca, az şey yapınca bedeninin yoga için ne kadar daha iyi hale geldiğini, ne kadar yumuşadığını falan yazmıştı geçenlerde o da korona anılarında. Bu sabah yogamı, yirmi beş yıldır yaptığım, en sevdiğim asanalardan olan vrksasana ile bitiriyordum çok zaman yaptığım gibi. (Leylek pozu olarak da bilinen bir denge asanasıdır.) Ve hayatımda hiç bu kadar sağlam, bu kadar rahat, bu kadar doğru bir vrksasanada durmadım! Yukarıyla aşağı arasında çekilmiş, tam da yerinde duran bir kablo gibiydim, birleşmiş ellerimi de tepe çakramın üstünden yukarı aktif şekilde uzatınca. Hayretler içinde kaldım. Ey beden, sen nelere kadirsin!
Yine sabah yogamda, o an zihnimde olmamasına karşın, aklıma bugünün Paskalya olduğu geliverdi ve lönk diye şu güzel cümle aklıma düşüverdi: Lord, make me an instrument of your peace. Tanrım, beni huzurunun bir elçisi yap.
Bitmedi: Bir de yoga esnasında aklıma, aklım henüz çok da aktif olmamasına karşın (köpeklere günaydın dememiş, Hatice nefeslerini bile yapmamış, bu seferlik yoga sonrasına bırakmıştım), “Bunu nasıl daha önce düşünmedim?!” dedirten, müthiş bir fikir geldi: Ergenliğinde çok zor yıllar geçiren genç yeğenimin yaşadıklarını yazmak. Bayıldım bayıldım fikrime, yerimde duramadım…
Ona telefon açıp fikrimi sunduktan ve olumlu karşılandıktan sonra da ver elini Vatikan! Şansa bak, Vatikan’dan canlı Paskalya töreni izlemek de varmış kaderde. Youtube’da törenin 12’de başlayacağını öğrenerek ona göre ayarlandım, mutlulukla ve sükunetle izledim koca Aziz Petrus Bazilikası’ndaki boş, sade töreni. Yine de törende, her yıl olduğum gibi Meryem Ana Evi’nde olamamam gözlerimi yaşarttı ama. O kadar çok, o kadar çok “hiç yapmadığımız” şey yapıyor ve o kadar çok “hep yaptığımız” şeyden feragat ediyoruz ki, insanevladı olarak inanılmaz bir direncimiz, akıl almaz bir uyum kapasitemiz olduğuna her geçen gün daha fazla inanıyorum.
Aslında (bu krizden fiziksel, ruhsal veya ekonomik olarak yaralanmış olanlardan affımı dileyerek kendi gerçeğimi paylaşmak istiyorum) bu benim için bir nevi ideal hayat: İzole, sakin bir kendi içinde yaşam, dışarı çıktığım zaman tenha, sakin sokaklar, üstelik bir sürü yere gitmem ve bir sürü şey yapmam için bir sosyal baskı da yok…
Nisan 14:
Sevgili günlük,
An itibarıyla sayacım şöyle: 4 haftada 9 sorti. 3 koşu, 2 alışveriş, 2 hastane, 1 motor, 1 veteriner. O kadar da az değilmiş hani. Ama dışarda geçirdiğim süre olarak bakarsak daha çarpıcı olur herhalde, her biri hızla birer saatte falan toparlanan işler. Aslında hep yapmaya çalıştığım şeydi, dışarda az vakit geçirip bol evde takılma.
Bugün koşacaktım misal, ama hafif bir siyatik çekmesi bana bir tık dursam daha iyi olacağını söyledi. Ama Ramazan da sonraki cuma, haftasonu da sokağa çıkma yasağı var, elde kalan günleri iyi değerlendirmek gerek… Neyse, kitap dizgisi okuma ile bahçe işleri haftasonuna gelir, hafta içi günler koşu ve motor ve İspanyolca. Aa, bu cuma bir de yoğun “Ekolojik Tasarım” kursum başlıyor, o biterken de permakültür kursum.
Korona günlerinin benim çok hoşuma giden bir yanı, insanların “gerçeklerini” görüyor olmamız. Kılık kıyafet, makyaj, ofis vs geride kalınca, hem şekil olarak hem içerik olarak bambaşka şeyler çıkıyor karşımıza: BBC sunucusu yayınının sonunda evdeki baterisinde kapanış müziğini çalıyor, hep nasıl bu kadar havalı olduğuna şaştığım biri bizler gibi, normal görünüyor online toplantıda, öğretmenimin kızı ekrana gelip bana el sallıyor, haberlerde görüş beyan eden profesörün odasına ufak çocuğu giriyor, insanların mutfaklarını ve en sevdikleri tabloları ve bahçe işi yaptıklarını vs görüyoruz, balerinlerin ve şarkıcıların evlerinden yayınlar izliyoruz, insanlar benim yaşam mekanlarımı görüyorlar… Bu çok güzel, birbirimizi “gerçek” hallerimizle tanıyoruz, daha insan oluyor herkes herkesin gözünde, sırayla herkesin instagramına girip tüm story ve postları kaçırmadan izlemek istiyorum, açılıyor hep kapalı tuttuğumuz kapılarımız, yiaaahhhh yeter beaaa diyor içimizdeki gerçek karakter!
Nisan 17:
Sevgili günlük,
E ama ben hala koşamadım! Bütün hafta gün içinde eh, akşamlarıysa yok olan siyatik sabahları zonk diye belirdi inatçı bir şekilde. Hava da o kadar tatlı ki, tam koşu havası. Akşamüstleri inanılmaz bir manzara oluyor karşımda. Geçen gün gerçekten gözlerimi alamadım, öyle bakakaldım, parlak yeşil kavakların arasında kalem selviler, beyaz çiçekli elma ve armutlar, erguvanlar, koyu yeşil kara selviler, gümüş parlayan zeytinler… Benzer bir ton-sur-ton durumu yandaki Osman amcanın bahçesinde de var. Bugünlerde ne zaman ordaki tahta banka gitsem ağzım açık oturup kalıyorum manzara karşısında.
Dün Selçuk seferi yaptım yine. Kargolar aldım verdim, market takviyesi ve sebze meyve aldım, Aydın Yenipazar’dan da sebze kutumla yerli sebze fidelerim geldi. Şimdi arka bahçeye yeni bir yükseltilmiş sebze yatağı yapmak kaldı… Aslında balkon usulü ufak plastik kasalara yapmak istiyordum, ama kasa bulamayınca esas olması gerektiği gibi, yani eldeki malzemelerle yapmaya mecbur kaldım. Evdeki tahtaları, naylonları vs bir gözden geçirdim, yarın işe koyulacağım.
Dün akşam da nihayet ne zamandır yakmadığım ateşimi yaktım, öğütülenler dışında kalan, kuru, çok yapraklı, vb dallar şenlik ateşi oldu. Sonra işgüzar köylünün (ben bu köylünün köylü de olmadığını biliyorum ya, neyse!) uyarısıyla jandarma karanlığın ortasında ziyarete gelip abes ve anlamsız şekilde, “Ateş yanıyormuş, mangal yapıyorsunuz sandık, şimdi söndürün (bitti zaten közü kaldı diyorum) onu da söndürün, akşam ateş yakmak yasak,” gibi zırvalıklar söyledi. Çok şükür dilimi ısırdım da yüzlerine bir şey söylememeyi başardım.
Bu akşam başlayan ekolojik tasarım eğitimi pek güzel. Ama bu doğal yaşamcılar hep bu kadar gergin olmak zorunda mı yahu? Dört saat konuşan bir insan nasıl tek bir espri yapmaz, tek bir kahkaha atmaz?! Adamın gerginliğinden ben burda gerildim. Neyse, içerik güzel olunca dört saat su gibi aktı. Nerdeyse yani.
Ama pazartesi işler sıkışacak, kimden nasıl fedakarlık edeceğim bakalım? İspanyolca ile permakültür aynı saatlerde, İspanyolcanın bittiği dakikada da dört saatlik ekolojik tasarım başlıyor! Allah bana kolaylık versin.
Dün Bali’den ufak tefek anılar getirdiğim arkadaşlarıma kargoladım hediyelerini. Ardından onlar bana eksik olmasınlar teşekkür ettiler ama aslında ben müteşekkirim gerçekten, dünyanın bir ucunda aklıma gelen, aklımda olan, hayatımda olan insanlar oldukları için. Bazen (misal bu 50. yaş günümde de gördüğüm gibi) hayatımdaki insanlar açısından ne kadar şanslı olduğum beni şaşkınlığa düşürüyor!
(devamı gelecek…)
Korona günlükleri, 4. fasikül
Nisan 18:
Sevgili günlük,
Bugün ve yarın da yine sokağa çıkma yasağı var. Eğer ki memleket sathında uygulanabiliyorsa, iyi olduğunu düşünüyorum bu yasağın. Hafta sonu dedin mi coşmaya mütemayil bir milletiz, virüsümüz de öyle elbet. Ve de bu yasak sayesinde -zaten normalde de pek gürültülü denemeyecek!- köyümüzde aşırı bir sessizlik. O kadar iyi geliyor ki bana bu sessizlik. Normalde, tam da yılın bu günleri, biz köylüleri delirten bir akın olur buralara, papatya görmek, gözleme yemek için dayanılmaz bir istekle kırlara koşarken şehir halkları. Saygısızca, umarsızca tüketilir bahar. Biraz güneşle yeşillik gördü mü ateşte hayvan pişirme ve sessizliği yoğun seslerle katletme arzusuyla dolup taşar bir tür insan. Hesapta kıra gelirler ama gelirken içlerinde şehri de birlikte getirdiklerinden kim, ne anlar bu işten, bilinmez.
Bugün saygıyla bağrıma bastığım sessizlikte arka bahçeme sebze yatağımı yaptım, Tayfun da geldi. Fidelerimi hafta içinde almıştım bizim Karaot’çulardan. Her zamanki gibi birer gıdım domates, biber, patlıcan. Bir de reyhanla fesleğen. Evdeki çıkma malzemelerden ufak ama tam da permakültür mantığına göre olması gerektiği gibi bir yükseltilmiş yatak yaptım, altına koliler, kenarlara OSB ve tahtalarla naylonlar, köşeler tellerle bağlı. Tayfun el arabalarıyla içine yaprak ve bahçe çöpleri, otlar, talaş, öğütülmüş dallar, vb ve dalları biriktirdiğim yerin altından alınan, çürümüş yapraklarla falan dolu iyi toprak taşıdı katman katman.
Akşama da ben fidelerimi diktim, kulağımda kulaklık, Ekolojik Tasarım kursumu dinlerken! Bu kursu da karantina şanslarımdan biri olarak görüyorum, normalde alamayacağım ama şansıma online açılan bir kurs. Ama epey yoğun, dört gün art arda 19.00 – 23.00, nerdeyse nonstop! Dün, bugün, biraz zorladı. Olsun, sevdiğim zevk aldığım konular elbette, ne kadar duysam kârdır.
Yarın akşamın programı belli yani, dört saat kurs! Gündüz iki ayrı buluşmam var, biri kız arkadaşlar, biri Kayseri’deki genç mimar ahbabım. Havalar da iyice güzelleşti, terasta çayımı kahvemi yudumlayarak laflamak ne güzel olacak…
Nisan 20:
Sevgili günlük,
Bu sabah, nefes çalışması sırasında ne kadar şahane bir sörf yaptığımızı hissettim… Bir durup, bir adım geri çekilip tüm şu yaşadıklarımıza bakarsak: Başımıza olmayacak işler geliyor ve biz, hepimiz, bir şekilde olaylarla birlikte akıyor, iniyor, çıkıyor, ara ara o sörf tahtası üstündeki o iniş çıkışlardan lezzet dahi alıyoruz. Bir sonraki inişi çıkışı düşünemeyecek kadar da yoğunlaşmış veya farklı bir frekansa girmiş oluyoruz. Bu biraz da, hayatın bize verdiği limonlarla limonata yapma durumu aslında.
Bu sörfü, bu akışı hissetmemin sonrasında da Hatice’nin çalışmaları arasından günlerdir ısrarla reddettiğim iki ailevi çalışmayı yaptım! Bırak dağınık kalsın, bir deneyeyim dedim, hoşlanmazsam rahatsız olursam bırakırım… Sonra bir baktım anında dalmışım konunun en kalbine! Bakalım sonrasında neler olacak, demiştim, sonrasında da evet, enerjiler yumuşadı, tıkanıklıklar açılıp bir ferahlık çıkardı ortaya.
Pazar günü yine ancak karantinada gerçekleşebilecek bir olay meydana geldi: Dünyanın her yanından onlarca sanatçı ve tanınmış kişi, bir araya gelmenin yeni tanımıyla “bir araya gelerek” sekiz saat canlı yayın yaptı! One World konseri tüm dünyadaki sağlık çalışanlarına moral ve destek vermek amacıyla düzenlendi, şarkıların konserlerin gösterilerin arasında bir sürü farklı yerden sağlıkçıların mini röportajları, görüşleri yayımlandı. Pazar çok meşgul olduğumdan(!) bugün, hatta gelecek günlerde, ara ara zevkle izledim.
Nisan 21:
Sevgili günlük,
Bugün salıymış ama bana bugünlerde her gün cumartesi gibi geliyor! Ne güzel, en sevdiğim gündür. Sayısız olasılıklarla dolu, her şey olabilecek bir gün. Gazetedeyken izin günümdü, ne severdim, her işe yetişirdi bir cumartesi… İster iş halledersin, alışveriş şu bu, ister dışarda gezer arkadaşlarla buluşursun, ister de evde keyif çatarsın. Cumartesi nereye çeksen oraya gelir. Bugünler de öyle… Ne kadar istisnai bir şey bu, ne büyük lüks aslında!
Ben bu süreçte, tamamen kendi başıma, evde ortaya çıkan düzenim ve sistemim neticesinde, daha bilinçli tüketim ve daha bilinçli çöp üretimi yapıyorum. Organik çöplerimi ufalayıp bahçeye atmaya üşenmiyorum artık, ufak tefek ambalaj çöplerimi ayıklamaya da. Her şey yerli yerine gidiyor. Böylece daha başa çıkılabilir, daha az çöp üretiyorum.
Daha bilinçli yaptığım bir şey daha, bedenimle ilgilenmek. Doğal olarak içimden gelerek dengeli beslenmeye dikkat ediyorum, acele etmemenin güzelliği, durup düşünüyorum, diyorum misal iki gündür et yiyorum, yarın karbonhidrat yiyim, yanına da sebze. Tatlıya biraz ara verebilirim, fazla geldi. Kaç gündür tahıl yapmadım, sırada mercimek olsun. Sonra hareketli ve durağan günlerin dengesi de dikkatimi çekiyor, dün hiç hareket etmedim, bugün bahçede çalışayım, yarın da koşarım… Dengem artıyor, içte, dışta, hissediyorum. Yavaşlamanın güzelliği.
Nisan 22:
Sevgili günlük,
Bayrama, Ramazan’a, dört günlük yasağa hazırlık yapıyoruz bugün. Neyse ki biri söyledi, 23 nisanla birlikte haftasonunun sokağa çıkma yasağına dahil edildiğini. Cuma da Ramazan başlıyor çok şükür. Yasak masak, dağda gezebilirim ama! Elemen tepeleri beni bekler. Neyse ki yalnız kovboyum, evden çıkıp arkadaki dağları geçtim mi oh dünyanın en güzel manzaraları ayaklarımın altında.
Koşu da çiçek gibi geldi vallahi. Ramazan’dan, oruçtan önce yapabildiğim kadar koşmak istiyordum, geçen haftayı siyatikle harcadıktan sonra bu hafta pazartesi çarşamba koştum neyse. Arada bir, tırmanışlara, 10 kilometre koşulara ve hazırlıklarına, 15 gün art arda Camino yürüyüşlerine falan alışan bünye, pestil olmaya hasret kalıyor gerçekten. Seviyorum bu bünyeyi ve alışkanlıklarını…
Hatice çalışmaları da nerdeyse tamam, bir şarkı söylemek kaldı. Diğerlerinin hepsini öyle böyle yaptım. Vazifeşinas bir insan olduğumdan, bir sürü insan bir sürü çalışmayı atlarken veya günlerce geriden gelirken, bu bir tane eksik çalışma beni yiyor da yiyor. Neyse, şaka maka üç haftalık, her gün belirli şeylerin yapıldığı bir çalışmaya gönüllü oldum ve tamamlamak üzereyim, bu benim için bayağı sıkı başarı!
Karantina gelişmelerinden bir tane daha: Görüşüm iyileşti! Normalde her akşam hava karardığında ve her sabah kalktığımda okuma gözlüğü kullanan ben, bu evde olma süresi boyunca gözlüğü boşuna ordan oraya taşıyıp duruyorum. Hayrettir… Yorgun olmama, sakin olma durumu herhalde bunu etkileyen.
Nisan 24:
Sevgili günlük,
23 Nisan Çocuk Bayramı’nı herkese dokunan bir şekilde kutladık. Hem de 100. yılının böyle sokağa çıkılamayan bir zamana denk gelmesinden dolayı çocuklara da, bu bayramı kutlamaya bayılan Cumhuriyetçilere de üzüldük. Buna karşılık, akşam 21.00’de tüm Türkiye balkonlarına bahçelerine çıkıp İstiklal Marşı’nı söyledi. Bizim Bünyan’dan bile videolar yolladılar, herkes göz yaşları içinde, en azından tüyler diken diken. Gündüz camiden 10. Yıl Marşı çalan hocalar bile var memlekette. Ben de minik balkonuma minik bayrağımı astım, yanına dikilip zeytinlere karşı marşımızı söyledim.
İlk sahur, ilk oruç bugün. Teravihimiz eksik bu sene! Seneye kim bilir önceki seneki teyzelerden kaçı kalmış olur camiye gelen hâlâ… Yadsı ezanı sonrası hocaların okudukları korona duaları, gün içinde sık sık cami hoparlöründen tekrarlanan korona uyarıları devam ediyor. Oruç her zamanki gibi. Biraz yokluyor, ama mutluluk, hafiflik, iyilik hissi veriyor. Hep gülerim, bizim adımıza hesaplar yapıp kızıp köpüren, bunun iyi veya doğru olamayacağı konusunda hiddetlenenlere. Ben halimden memnunum!
Bahçe işleri de her gün biraz biraz halloluyor, oğlanın dürtüklediği sebze bahçesini düzeltiyorum, budamalar, yer otları temizlemeler, budananları parçalamalar, sarmaşıkları köklemeler… Biraz havalanma istiyorum bu sene bahçede, açıklık, genişleme. Fazlaca kapanmışız. Hep imtina ettiğim kocaman ağaç kesmelere, çalı köklemelere falan şimdi iştahla girişiyorum. Şaka maka kocaman üç tane yaprak dökmeyen ağacımı kestirdim, birkaç ağaca da ciddi budamalar yaptırdım. Ama ertesi günü bakıyorum etrafıma, ee hani nerde ağaç kesmiştik?! Evet diyorum bunun üzerine, devam edebiliriz aralamaya…
Nisan 25:
Sevgili günlük,
Hatice’nin 21 günlük çalışmasının bitmesine bir gün kala, 40 günlük yeni bir “challenge” çıktı karşıma. Genelde ordan oraya sıçramakta olduğumdan asla böyle bir şeyi tamamlayamayacağım için talip olmam. Şimdi, sıçranacak yerler bahçeyle mutfak ve koltuk arasında olduğundan gönüllü oldum yine! İzmir’deki bütüncül doktorum Ece hanımın “zihin sakinleştirme mantraları” önerisiyle yola çıktım, karşıma Ayça Saygı çıktı. Ne tatlı bir kadın! Zoom’dan yaptığı toplantıda güzel güler yüzüyle baştan bizim zihinleri sakinleştirdi zaten.
Açık seçik anlattı, zihnin kendini neden ve nasıl patron saydığını, 40 gün düzenli olarak üstbenliğe bağlayan bir mantra tekrarlayarak nasıl ona haddini bildirip hakimiyetinden kurtulacağımızı. Maha mantra ile gayatri mantra arasından içimizden geleni seçip, 40 gün boyunca her gün artan sürelerle tekrarlayacağız. Hemen sahurda başladım. Bu da güzel bir şans: Nasılsa her gün sabahın karanlığında kalkıyorum, sessizliğin içinde bir ustadan müzikli mantra dinleyerek tekrar etmekten daha güzel ne olabilir?
Bütün meşgaleler arasında instagramı düzenli takip edemediğim için epey bir şey kaçırıyorum farkındayım. Geçen gün bir girdim, Uma’nın çalışmasına denk gelmişim! Bir heyecanlandım, sonra çalışmanın sonu olduğu anlaşıldı. Neyse, 24 saatim var tekrar girip bakmak için canlı yayına. Bali hocalarım Verena’yı, Chiara’yı biraz daha dürtsem mi Yoga Pranala için diye düşünüyorum ama ona da yetişebilecek miyim acaba… Neyse akışa bırakayım, bakalım onlar ne yapacaklar.
Bu arada günlük meşgalelelerim arasında en çok yer alan, köpeklerin dertlerine bakmaya devam etmek. Loka’nın boynundaki yarası her sabah ve akşam siliniyor ve içine Baticon enjekte ediliyor ve sonra spreyleniyor. Likya’nın yürümesi giderek kötüleşiyor ve ağrıları artıyor, sabah akşam ilaçlarını sırasıyla yutturup, gün boyu ayağa kalkmasına, tuvalete gitmesine, su içmesine veya gündüz yerinden gece yerine geçmesine yardım ediyorum. Oğlanın ise haşince oynayarak gönlünü etmek gerekiyor, onun iyi kalması için de dua ediyorum!
Vakfın sevimsiz bazı işleri de (eleman çıkarmak bir kere de sorunsuz olsa!) bu araya girdi, hem vakit alıcı hem sinir bozucu şeyler, neyse, her şey geçer onu hatırlıyoruz. Bünsa’da herkes KÇÖ’ye geçti, az sayıda birileri nöbetçi olarak işe geliyor. Çiftlikte ise sağlık koşulları gerektirenleri izne çıkardık. Bundan sonra ne olacak acaba? Ne zaman işler devam edecek, üretim devam edecek, ocak yanacak? Hiç tahmin edilemez haller. Zaten ancak ayakta duran şirketleri, satışları ilk kez artmakta olan Bünsa’yı, yılı ilk kez artıda kapatan çiftliği gelecek bir iki yılda nasıl idare edeceğiz acaba…
Her neyse! Göreceğiz. Masa başı işleri toparlasam da artık Ramazan sebebiyle yapamadığım yorucu sporları telafi amaçlı yürüyüşlere başlasam – diyorum her gün. Pide almaya akşamüstleri köye yürüyebilirim mesela. Evet evet, buna hemen başlamalı.
Dün haziran hayalleri kurarken bellllki acaba Bünyan’a gidebilir miyim ki diye burnumun direği sızladığında, şunu fark ettim: Şu an Bünyan’da bir hafta bana Korsika’da bir motor turu kadar cazip görünüyor! BMW Rider Academy’nin çok heveslendiğim turlarından bir Korsika turu vardı bu mayısta, bayramdan hemen önce. “Planlara” göre önce o tura gidip ordan San Sebastian’a geçecek, 3 hafta kalacaktım. Nihahahahahaaaaayt. Zaten tur ben yazılana kadar dolmuştu ve pek bozulmuştum. İşte şimdi, Korsika turu ve San Sebastian sahilleri yerine Bünyan ve ayılım beni heyecanlandırıyor! Turu doldurarak yerimi kapanlara da ayrıca nanik, kaldınız mı evinizde…
Nisan 28:
Sevgili günlük,
Korona sonrası uzun süre turizmin azalması, kısıtlanması, kitlelere kalabalıklara yayılamayacak olması üzerine konuşuyorduk S arkadaşımla ki şunu fark ettik: Bundan sonra her şey daha bilinçli yapılacak! Sadece ekonomik durumu kısıtlı olanlar değil hepimiz daha iyi düşünerek, daha tartıp biçerek, daha “atacağım taş ürküteceğim kurbağaya değecek mi, plajda veya müzede geçireceğim günler karbon ayak izime değecek mi?” hesabını yaparak hareket edeceğiz. Her şey, her şey derken her tüketim! Yani seyahat başta tabii ama her restorana gidiş, her AVM ziyareti, her kıyafet alışverişi, her alış hatta (ciddi bir ekonomik kriz sürecek ya). Turizm hizmetleri daha pahalı olacak, seyahat etmek daha meşakkatli, daha fazla belgeli, seçenekler daha az… Bu durumda, aslında sadece bundan anlamlı bir karşılık alacak olan kalkışacak seyahate. Belki de doğrusu buydu en baştan. Bütün kitlelerin Venedik’i gezip kanallarda gondollarla gezmesi, bütün Egeli ev hanımlarının Şirince’de gözleme yiyip kafalarına papatya taçları takması, bütün Afrika ulusal parklarının safari fotoğrafı çekme meraklısı dünya vatandaşlarıyla dolması doğru muydu? Düşünecek çok şeyimiz var.
Biraz tuzum kuru misali olmasından da çekiniyorum ama bir dakika, kuruysa da kendiliğinden olmadı, ben uğraştım kuruttum değil mi ama?! Ben 30’larımın başında dağa yerleşirken, yirmi yıl kadar evvel dünyadaki ayak izimin daha küçük, daha zarif olması için ne mücadeleler verirken herkes “modern” düzenlerini mutlu mesut sürdürmekte, hatta bana da başarısız gözüyle bakarak burun kıvırmaktaydı. Bugün çalışma masamın başında, insanevladının hayat boyu vazifeleri olan “learning, earning and serving” için çalışmaktayken uzun uzun sincaplar oynadı karşımdaki selvide… Zeytinlerin, gelinciklerin arasından 15 dakika yürüyerek bakkala gidip pidemi aldım. Yolda eşle dostla selamlaştım, laflar attım, komşumun bahçesindeki çiçeklerin fotoğrafını çektim. Bütün bunları bir “şans” olarak niteleyip, hala kendi “inner city” hayatından başka bir var oluş tahayyül edemeyen, benim doğayla ilişkimi de kendisininki gibi yargılayan zihinlere ‘Allah kurtarsın’dan öte ne diyebilirim bilmiyorum.
Dün Selçuk’a inip eksik malzememi aldıktan sonra bugün nihayet ketemi de yaptım! Maya sorduğum, bakkaldan hallice markette adam hafif bir güldü – beni ekmek yapacak tip olarak görmediğinden olacak, ya da benim gibi tipler bugünlerde hep maya aldığından! Maya paketinin daha küçüğü var mı diye sorduğumda da “Bunu bulduğuna şükret” gibisinden, “Yok, bunu ancak buluyoruz abla,” diye yanıt verdi.
Selçuk pazarına benzer bir pazar kurulmuştu, cumartesi yerine pazartesi yapılıyor sanırım bir süredir. Köyden birilerini gördüm, sarmaşık aldım (sonu artık, bundan sonra deniz börülcesi çıkar), birkaç tanıdık çehreye hayırlı işler diledim. Bir nevi sosyalleşme. Sonuçta yine kısa bir turla bir haftalık ihtiyaçları toparladım. Keteye gelince, kullandığım gacer unundan mı, mayanın becerisinden mi bilemedim, biraz esmer, biraz da tıkız oldu. Ama neyse ki sert veya yenmez halde değil, sadece biraz az kabarık, manzarasız. Olsun, sahurda harika oluyor.
Korona günlükleri, 5. fasikül
Nisan 29:
Sevgili günlük,
Pazartesi günü İspanyolca ile permakültür kursu arasında “koşturdum” tabiri caizse. Bugünse sadece İspanyolcada kaldım, diğerinde pratik bilgi paylaşılırsa katılan elemanım benimle notlarını paylaşacak. Ders tekrarları, ödevler derken İspanyolcaya ancak yetişiyorum, ama geçmiş zamanda olsun gelecekte olsun sınıftan geride hiç değilim, konuşma rahatlığında zaten açık ara öndeyim. Ne iyi oldu şu kursun açıldığı, sonunda kırık dökük İspanyolcamı rayına oturtacak malzemelere ulaştım! Kurs bitince de kitaptan ve hatta cd’sinden devam edebilirim çalışmaya.
Yarın Hrant Dink Vakfı’nın Zoom toplantısı var, “hafıza mekanları”nın ne olduğunu tanıtıp dünyadaki çeşitli örneklerini paylaşmak üzere. Cuma da permakültür kursunun son dersi. Bir rahat nefes alma zamanı, değil mi? Değil! Coursera’dan epey zaman önce yazıldığım kursa başladım geçen günlerde, ama sıradaki videosu mayıs ortasında açılacakmış, o yüzden başlangıçta takıldım. Bunun üzerine aman kaçırmayayım diye bir başka (pazarlık yapma) kursuna yazılıp başladım. Biraz kurslar aralansa da editörün hala beklediği ikinci kitabımın (beklenen Camino kitabı!) dizgi düzeltmelerini yapsam diyorum, yine de dayanamayıp sıra sıra kurslara yazılıyorum! Ama neyse ki permakültür bitiyor, İspanyolca’nın son üç dersi, sonrası ferah. Belki bir ara Bali’de üstünde çalıştığım kurgumu yazmaya da geri dönerim, hayat geri açılıp da tekrar yollara dökülmeden evvel.
Ama (yine kendime bir yuh diyorum) gönüllü olarak bir yazıya daha başladım, bir nevi nehir söyleşi ile araştırma arası bir şey, önümüzdeki haftalarda epey bir yazma zamanımı buna ayıracağım gibi görünüyor. Konusu da ağır. Ancak böyle bir “boşluk” döneminde ele alınabilecek bir şey, nasıl altından kalkacağım diye biraz ürksem de çok memnunum bunu ele alma kararımdan.
Bu bir aydır göğsümü / kalbimi / sternumu açma çabalarım sürüyor. Bali’deki yoga seanslarında bir anda fark etmiştim, nasıl sürekli omuzlarımı kıstırıp göğüs kafesimi daralttığımı. Bir sürü asanamız zaten göğsü açmak üzerineydi (tesadüf?). Döndüğümden beri de yalnız yogada değil, gün içinde (hatta yatarken) sürekli kendime “omuzlar aşağı ve arkaya” komutu vermekteyim, giderek daha sık aklıma geliyor. O kadar fark yaratıyor, o kadar iyi geliyor ki! Bir anda bambaşka bir duruş geliyor üzerime, gevşiyorum, yüz ifadem otomatikman değişip yumuşuyor. İyi bir şey sternumu genişletmek, kalbi gökyüzüne açmak…
Mayıs 2:
Sevgili günlük,
Vay be! Şaka maka bir buçuk ay geçti ve mayısa girdik. İki ay önceye bakarsak, ne acayip, şu an için, geçmiş ve gelecek haftalar için ne farklı planlarımız vardı! Bir bahar da böyle geçti işte… Mayısa girdiğimize göre E arkadaşımın bayıldığı mayıs papatyaları, onların eşlikçisi gelincikler yakında yayılacak bayırlara. Tayfun da mandalin tomurcuklarını gösterdi, bir iki güne mandalinlerin etrafında gezinmek gerek, muhteşem kokacaklar. Zeytinlere ise birkaç hafta var daha. Etrafta sürekli görülen sarı toz ise henüz zeytin çiçeklerinden değil tabii, çam ve selvilerin sarı bahar tozu o.
Neyse ki yeterince yağmur yağıyor da bahar tozlarını ara ara toparlayıp götürüyor. Bahar yağmurları beni hep mutlu eder: Ohhh derim, sanki kendim suya kanıyor gibi. Hele yeni bir şeyler diktiysem. Bana göre sulanmak başka, yağmur suyuyla beslenmek bambaşka çünkü.
Harvard Business Review’nun ta krizin başında yayımladığı korona ve iş dünyası raporunu yeni okuyabildim, fazla da anlamlı bir katkı yapmadı henüz krizin derinliğini görmemiş ve ona göre yorumlamamış olduğundan. Ama bu rapor sayesinde HBR’a gittim ve tüm korona yazılarını açtıklarını gördüm, biraz Türkçe sitesinden, epey de özgününden okudum, hatta yeni bir fikir parladı bir anda kafamda: Gerçekten şu an sektörel krizler yüzünden işsiz kalan veya kalacak olan yetenekleri işe almak için harika bir zaman; vakıf için yönetici adayı arayışımı çevremle paylaşacağım, benzer durumda birini bana yönlendirebilirler diye, kim bilir?
Orucun dokuzuncu gününde sanırım nihayet vücut alıştı, bütün akşamı esneyerek ve midemi ovuşturarak geçirmedim sonunda bu akşam, daha bir zindeyim çok şükür. Zaten gündüzler iç açacak kadar güneşli ama fazla sıcak olmadığından özgürlüğüm de fazla kısıtlanmış değil oruç nedeniyle. Her gün birer ikişer saat bahçe işi veya fiziksel işler yapabiliyorum (temizlikler, ütüler de var tabii fiziksel işler arasında). Bedensel olarak stanno tutti bene yani.
Ama biraz sıkıntılı olduğumu da itiraf etmeliyim: Saygın bir fütüristin videosu sonucu 2020 sonuna kadar uluslararası seyahatin, hele uçuşların imkansız gibi göründüğünü öğrendim. Hala kara kara düşünüyorum, koca bir altı ay seyahat etmeden ne yaparım diye… Haziranda inşallah kendimi Bünyan’a atacağım, temmuzda bir yıl önceden programlanan Moğolistan turumuzu yapamazsak o ayı köyde komşularla, sonra Çeşme’ye, Bodrum’a, Ören’e hep yapmak istediğim ziyaretleri yaparak geçirebilirim. Ağustosta yine Bünyan’a gider, yine koşullar elverirse kızları toparlayıp Doğu ve Kuzeydoğu Anadolu turuna çıkar, sınır açıksa Batum’a giderim… Eylül zaten hep kapış kapış gider, Bünyan’da şenlik, İstanbul ziyareti falan geçer. Amma velâkin ekimde Camino’ya, en olmadı San Sebastian’a gidemezsem ah işte ona üzülürüm!
Ne yapalım. Şimdilik kendi kendimize, olduğumuz yerde yeterli olma çabalarına, günü idare etmeye devam. Bugün temizlik yaptım bütün evde. Yarına çorbam kalmadı, yine çorba yapmam gerek (üç günde bir çorba, iki günde bir yemek). Tayfun bahçede çalışmaya devam etti akşamüstü, ben de bir ara takıldım, bir takılırsam zeytin budamalara çok fena iş çıkacak diye öteliyorum o işi. Ama müştemilat yapılacak yerin zeminini bir an önce açıp düzletmek üzere giriştim, bir iki güne kazma kürek gelecek iki usta. Belki tüm zeminini (çakıl vb) hazırlatırım hem bu sakin ortamda.
Bir girişimim de edevletten maske sipariş vermek oldu. Sürekli bir şeyler değişiyor, hesapta telefonuma şifre gelecekti de onunla eczaneden maske alacaktım, oysa edevlete bilgileri girince “Evinizde oturun biz size maskelerinizi getireceğiz” diye yanıt geldi. Hadi hayırlısı… Elimde bu haller olmadan evvel aldıklarımdan üç dört tane maske kaldı, onlar bitene kadar gelse bari maskelerim.
Mayıs 5:
Sevgili günlük,
Bugün ikinci Zoom sınıf toplantımız için makyaj yapıp elbise giydim! Her ne kadar elbiseyi kimse görmediyse de benim hoşuma gitti. Bir de şahane arkadaşımın bana özel yapıp gönderdiği şahane kolyelerim! Arada kendine böyle güzellikler yapmak gerek. Londra’daki arkadaşlarım her pazar akşam yemeğini aile içinde resmi yemek ilan etmişler ve her hafta başka ülke veya kültürlerden şahane gardıroblarla, özgün saç yapımlarıyla falan karşımıza çıkıyorlar, çok tatlı bir ortam.
RC toplantımızda yine bir 15-20 kişi vardık sanırım, herkesin yüzü gülüyordu, güzel sohbet oldu, ama Likya’nın ilacını vermek ve Hıdrellez dileklerimi çizmek için ancak vaktim kaldığından bir buçuk saatin sonunda ayrılmak zorunda kaldım. Likya’yı bu akşam su kabının yanına yerleştirdim, sadece kafasını çevirerek su içebilecek. Şu an en büyük derdimiz susaması ve çişi gelmesi, kendi başına hareket edemediğinden bunlar dert oluyor tabii. Umarım Mahmut beyin dünkü önerileriyle kortizonu bıraktığımızda en azından bu dertlerden kurtuluruz.
Gündüz Selçuk’a inip birkaç kapı dolaşınca, eve dönüp aldıklarımı yerleştirince, üstüne duş alıp yine yarım saatte bir Likya’yla ilgilenince başka bir şey yapmaya da fırsat kalmadı zaten bugün. Yarın da bahçeyi düzlemek üzere ustalar geliyorlar. Bu konuda heyecanlıyım, ufak ama nezih bir müştemilat gelecek yeri hazırlatıyorum, belki bütün bu durgunluk esnasında onu aradan çıkartabilirim.
Dünkü kursta ortaya çıktı ki Cervantes bir tur daha yani 30 saat daha online kurs açacakmış. Bakalım, devam etsem mi, etmesem mi? Bu kuru yeterince çalışıp, istediğimi elde ettiğime kanaat getirirsem devam edeceğim sanırım. Biraz ders saatleri dışında tekrar etmem gerek. Her birini pekiştirmeden geçersem hem geçmiş, hem gelecek zamanı birden öğrendiğimden hepsi birbirine girecek yoksa.
Bir de kursta festival lafları oldu, aklıma geldi: İKSV festivalleri ne oldu?! Bugün girip baktım, Müzik Festivali eylüle ertelenmiş, Caz Festivali ise bilinmeyen bir tarihe. Tahminciler, sınır ötesine “normal” seyahat etmenin en erken yıl sonu olacağını söylüyor bu son günlerin gelişmelerine göre. Ama öte yandan da komplo teoriciler, bütün bu korumacılığın bir komplo olduğunu, bizi bütün bu sterilizasyonun öldüreceğini, o öldürmese de onun yarattığı korkuyla pek güzel yönetilip yönlendirilip manipüle edileceğimizi iddia ediyorlar. Ben de her zamanki gibi kimi en son dinlersem onun anlattıklarına ikna oluyorum!
Mayıs 8:

Sevgili günlük,
Korona günlerimin eşlikçisi, sevgili kızım Likya’ya dün veda ettim. İyi ki böyle yoğun şekilde burdaydım, iyi ki bu son haftalarında günde 24 saat benimleydi. Hem o alabileceği kadar benim sevgimi aldı, hem ben her şeyi yaptığımdan %100 emin olarak onu istirahate yolladım. Ne yapalım, hepsini kurtaramıyoruz! Önce arkadaki kafesten terasa aldı Tayfun, biraz etrafı görsün, değişiklik olsun dedim. Sevdiği turuncu yatağına yatırdık, sonra da etrafında dolanıp gidip gelip ilgilendim. Su içmedi artık, ufak ödül atıştırmalıklarından yedi sadece. Burak gelip kalbini durduracak iğneyi yaptıktan sonra, bahçedeki ustalara büyük zeytinlerden birinin altını kazdırdım, oraya güzel bir gölgeliğe defnettik çocuğu.
Evet ustalar bahçeyi kazıyor, sessiz ve çalışkan bir şekilde. Bazı ustalar var bizim burda böyle, insan istiyor ki her şeyi bütün işleri onlara söylesin! Öyle bir becerikli, leb demeden leblebiyi pazara götüren. Tayfun da bu aralar pek hamarat tabii bahar gereklilikleri ardı ardına dayanınca, tüm bahçedeki fidanları dolaşıyor diplerini çapalamaya. Bense her sabah Likya’nın çeşitli ilaçları arasında o veya bu ağacı buduyor, dalları ayıklayıp öğütüyor, kayısı fidanlarını veya sebze yatağımı suluyor, bir çalıya şekil veriyor veya bir fidanın diplerine yolunmuş otlarla budanmış yapraklı dallar yatırıyorum.
İspanyolca sona geldi. Önceki gün pestildim, dedim kusura bakmayın bugün beni saymayın, dersin ikinci yarısında da gidip bir saat uyudum. Gece bir veya iki saat uyuyabilmiştim Likya’cığın ağlamalarından. Uyuyamamak bir yana, insan ne yapacağını şaşırıyor, bir şey yapmaya çalışıyor ona iyi gelecek… Son günlerde kendini az bir şey döndürüp su kabına uzanmayı veya azıcık sürükleyip çakıl zemine çişini yapmayı da başaramıyordu, hepsi için bana sesleniyordu.
Oruç da bütün bu hengamede kaynayıp gidiyor işte. Motora veya ata niyet etmemeye karar verdim bu dönemde, en azından motor için kendime güvenemiyorum oruçluyken, bir anda yorgunluk çökebiliyor. Gerçi hiç uyumadım şimdiye kadar gün içinde ama. Bayram sonrasında bakarız artık, motoru aldığım gencin önerdiği “çok efendi abiden” bir motor hakimiyeti dersi almaya, sonra İzmir’e gidip özel yüksek camını taktırmaya falan.
Sabahları saat kurmadan kalkıyorum, genelde 9.30 – 10.30 arasında oluyor, koşup köpekler, ilaçlar, mamalar, tuvaletler, pansumanlarla ilgileniyorum. Çok geç değilse bir seans yoga yapıyorum. Gündüzün büyük kısmı anlattığım şekilde bahçe, ustalar, köpekler geçtikten sonra akşamüstüne doğru yemek planlama ve hazırlama kısmı geliyor, iftar saatinde Londra’daki arkadaşım GB’nin gündelik gönderdiği roman okumasını dinliyorum (diline, anlatımına doyamadığım Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf romanıyla başladık, ikinci olarak da Kürk Mantolu Madonna geldi), yemek faslı toparlandığında da ya TRT2 filmlerinden birini, ya Cervantes’in gönderdiği İspanyol klasiklerini, hiçbiri yoksa Mubi’den bir festival filmi seçip izliyorum.
Çok gecikmeden yatmaya çalışıp sahura kalkıyorum. Tabii yatmadan neyi nasıl yiyeceğimi seçip planlamam gerekiyor. Sahurda da mantralarımı tekrarlıyorum, 30 dakikalardan 45 dakikalara geçeceğim yakında. Biraz da bilgisayar başında oturup hava aydınlanırken yatıyorum tekrar. Böyle bir rutinim oluştu.
Şimdi de ustalar işlerini tamamlayıp gittiler, ben de az sonra köye yürüyeceğim pide almaya. Az evvel çıkıp salıncağa oturduğumda ayrılamadım bir türlü, bu sıralar o kadar güzel ki dışarsı, yeşillik, sessizlik, yan bahçedeki rengarenk, boy boy, şekil şekil, çeşit çeşit nebatat, selviler, katırtırnakları, akasya kokuları… Uzaktan bakmak kesmiyor, aralarında biraz da yürümek gerek.
Mayıs 10:
Sevgili günlük,
Yarın İspanyolca kursunun sonu, iki ödev var teslim etmem gereken, bir de Raquel’in telefonla arayıp yapacağı sözlü sınava hazırlanma. Dün, bugün biraz biriken derslerin üstünden gittim ama daha yapmak istediğim çok tekrar var. Büyüyüp yıldırmaması için azar azar yapmaya karar verdim. Bugün de epey bir söyleşim üzerinde çalışıp, kalan zamanımı İspanyolcaya ayırdım. Sesli romanımız Kürk Mantolu Madonna da bitti, bakalım devamı gelecek mi?
Karantina nedeniyle İstanbul’da mahsur kalan komşum Yeşim ablaya bahçelerden durum raporu verdim: Akasyalar deli gibi açtı, kokusu ayrı, çektiği arıların sesi deli gibi, iğde açmak üzere, üstünün çiçek dolu olmasına bakılırsa kokusundan baygınlık geçireceğiz, zeytinler hazırlanıyor, tomurcukları her zamanki gibi yapışkan beyaz pamukcuklarla dolu. Kirazlar ve kayısılar henüz yeşil, en az bir ay boyunca verecek olan karadutum bayramın öncesi değilse sonrası başlayacak faaliyete.
Geçen köye yürürken Fatoş’la rastgeldim, Tayfun’un bahçeye erik toplamaya gelmiş, biraz yanlarında takılıp ben de bir avuç topladım, ona dedim bana da dut yemeye gel diye. Ağaç maşallah öyle bereketli ki, yemeye yetişemediğimiz dutları silkeleyip Tayfun’un tavuklara yem yapıyoruz. Yoksa yeğenim Defne’nin dediği gibi köpeklere yem olup cırcır olarak bize geri dönüş yapıyorlar!
Sevgili mayıs. Hangi şairdi, “Sonra mayıs girer,” demişti, aniden girer mayıs hep. Bu yıl biraz da şizofren girdi, günün yarısında çorapları çıkartamıyoruz, öteki yarısında güneşten kaçıyoruz! Takvime bakıyorum, kutlu doğum haftasına girdik, geçen hafta da hem ilk yeğenimin hem başka yakınlarımın yaş günleri vardı, bu hafta da artan yoğunlukla devam edecek. Severim boğaları, iyi anlaşırız.
Karantina marantina, bu durgunlukta nasıl hızlı geçiyor günler, her seferinde niyet etmeme rağmen şu günlüğü haftada bir göndermek bir türlü mümkün olmadı!
(devamı gelecek…)
Korona günlükleri, 6. fasikül
Mayıs 13:
Sevgili günlük,
Bu sabah günüm, acil bir video hazırlamam talebiyle başladı. Tam bu salgın sırasında ağır bir ameliyat ve tedavi sürecine başlayan, çok sevdiğim mali müşavirimiz için bir sosyalleşme videosu hazırlıyormuş kızları. Haftalardır hastanede alıkonmuş, kimseyi göremiyormuş kendisi, onun yanına bu şekilde sızacakmışız. Biraz prova ile bir dakikalık bir Şirince videosu çekip paylaşıyorum. Ardından yogamı yapıyor, masa başına oturuyorum.
Bütün bu hengamede, nasıl olduysa, 2. Anka Açık Hava Heykel Yarışması hazırlıklarını tamamlamayı başardık! Hatta öneriler üzerine jürimizi daha profesyonelleştirdik, afişimizi daha benim gönlüme göre, Bünyan fotoğrafı üzerine hazırlattık, tarihlerimizi de geçen yıla kıyasla biraz daha erken olarak belirledik. Cumaya yarışmayı duyurup afişimizi paylaşmaya başlayacağız, çok heyecanlı! Geçen yıl yarışmanın ilki bizi iyi anlamda şaşırtmıştı, beklediğimden daha çok ve daha iyi eserler katılmıştı. Bu yılı daha da heyecanla bekliyorum…
Standart mutfak mesaimi de hallettikten sonra saat 16.00’da yine Hrant Dink Vakfı’nın güzel bir webinarına katılıyorum, konu “Korona sonrası sivil toplum”, konuşmacı Ahmet İnsel. Terastaki platformda sırt üstü yayılıp gözlerimi kapayarak izlediğim webinar hem ilginç, hem pozisyonumdan ötürü pek dinlendirici. Epey bir süre, nerdeyse iki saat, bu şekilde teras keyfi sürüyorum. Biraz kendime iyi davranmak güzel şeymiş yahu…
Mayıs 14:
Sevgili günlük,
Bugün çok sevgili arkadaşım S’nin yaş günü. Akşam saatlerinde -yani onun olduğu Seattle’da sabah- Zoom partimiz var. İftarıma bir sürü sevgili arkadaşım ve şen şakrak muhabbetler katılıyor bu sayede. Herkes “yeni normal”de memnun mesut görünüyor, yüzler gülüyor, sesler neşeli. S’nin bundan sonra iki yılda bir yapmaya karar verdiği yeni düğününü karantinalar biter bitmez yapma sözü veriyoruz, muhtemelen İstanbul’da…
Yarına kuaför randevusu aldığımı söyleyince “lütfen gitmemem” teklifleri geliyor gruptan. Katılmıyorum. Makul bulduğum güvenlik önlemlerini elbette alıyorum ve alacağım, ama normalliğe doğru da daha sıkı adımlar atmanın gerektiğine inanıyorum şahsen. Girerken ve çıkarken ellerimi temizliyorsam, kuaför ellerini temizliyorsa, dükkanda kimse yoksa ve ikimizde de maske varsa, tamamdır, daha ne? Sonsuza kadar %100 steril ortamlarda bulunamayız, hem mümkün değil hem doğru değil bence.
Misal, haftalardır en sıkı koşullarda hijyenik ortamda yaşadığını bildiğim arkadaşlarımı evime kabul de ederim, tuvaleti kullanmalarında da sakınca görmem! Hatta salya sümük öpüşmesem de, ağız burun uzakta veya maskeli olmak kaydıyla Amerikan usulü sarılmakta da hiiiiççç beis görmem! Bu vesileyle bu kayıtları alan arkadaşlarıma sesleniyorum: Buyrun gelin bana Şirince’ye. Evim gayet dezenfekte durumda, son derece sağlıklı ve izole ortamda doğa ile şifalanıyoruz. Yoga yaparız, yürüyüş yaparız, pikniğe çıkarız, siz de ben de sosyalize olup moral kazanırız.
Tabii bu korkunç sıcak geçince gelin. Bugün başlayan, dört beş gün sürmesi beklenen saçma sıcaktan sonrası normal bahar. Geçenlerde terasta kitap okurken bacaklarımı güneşe salıp biraz renklendirebiliyordum hani, öyle bir normallik. Şu an ise kapı baca kapalı serin salonumda fan eşliğinde oturmaktayım.
Ramazan’ın da sonu hayırlısıyla yaklaşırken, yemek listelerinden ve her gün her öğün bir sonrakini planlamaktan fenalık gelmiş durumda. Ahmet İnsel’in ‘kapitalizmin interregnum’u konusunun arasında patlıcanlı börek sorunsalına odaklanmam gerekiyor misal. Şimdi bu, sonra şu. Onu buzluktan çıkar, bunu dolaba at. Pide dün aldım, bugün onu ısıt. Çorba bitiyor, yarın ne çorbası yapılsa? Yeminle 90 çorbalık kitabımdan artık yapacak çorba bulamıyorum!
Mayıs 17:
Sevgili günlük,
Dün, bu eve taşınmamın tam on beş yılı doldu. Bana göz açıp kapayana kadar geçti. İlk günümdü, bizim her şeyden pek korkan ürkek sevgili gelinle konuşuyordum telefonda, hayırlı olsuna aramıştı yani, telefon kulağımdan düşüp bir haykırışım eşliğinde yere düştü ve kendinden geçerek kapandı tabii. Bir daha telefon kendine gelip de ben kızcağızı geri arayana kadar ömründen ömür gitmişti kim bilir ne vahşi bir olay oldu diye. Daha sonra (sanırım o ilk yazdı) bana ziyarete geldiğinde, kıllı bacaklı dev örümcekleri ondan gizli öldürmüş, fareleri ona çaktırmadan kovalamıştım. Ne kadar çok vardı o örümceklerden, hele bir de sarıtay denen, hala tüylerimi ürperten örümcekle akrep arası yaratıktan! Hiçbiri beni caydıramadı tabii görüldüğü gibi.
Nedense hala ara ara soran oluyor (sanırım istemediği halde bir yerde yaşayanlar var, ondan) burda yaşamaktan memnun olup olmadığımı. Bir tek an bile memnun olmadığım olmadı.
Bugün de evde olmamın tam iki ayı doldu. En az yedi yıldır, yani Kayseri’de çalışmaya kendi tercihimle başlayalı beri, seyahat etmediğim üç, belki nadiren dört haftayı geçmemiştir. Hala bir şaşkınım. Yine de, bu değişikliğe de çok hızlı ve gayet başarılı uyum sağladığımızı düşünüyorum hepimizin. Her ne kadar arada daralsam da – ki konuştuğum hemen herkeste bu arada aynı gitme gelmeler var – ana tema olarak sakince ve beklentisizce oturmaktayım.
Bugün Londra ve Münih görüşmeleri yaptım. Bunu da seviyorum, evet seyahat etmeye özgür olalım tabii ki ama edemediğimizde de birbirimizin hayatına, evine böyle rahatça konuk olalım arada bir! Gelen misafirlerine, evcil hayvanlarına el sallayalım, yaptıkları yemeklere göz atalım, koca oğlanımızı gösterelim…
Kutlu doğum haftası kontenjanında dün de sevgili eski patronumun doğum gününü kutladım. Aslında doğum günü önceki gündü ama o gün ne yaptıysam enerjimi bir türlü toparlayamadım (her ne kadar alıştım desem de oruç arada yapıyor böyle şeyler) o yüzden dün aradım. Bir süre önce, kopmamak amacıyla her yıl onun ve benim yaş günlerimizde birlikte yemek yemeye niyet etmiştik ama geçen yıl tarihin Ramazan ile Camino arasına gelmesi, bu yıl da işte bu korona vaziyetleri bizi engelledi. Normalize olunca telafi edeceğiz ve bundan sonra ihmal etmeyeceğiz!
Mayıs 18:
Sevgili günlük,
Bu sabah ustalar ufak bir bahçe duvarı yapmaya geleceklerdi, onlara tam ne istediğimi göstermek için 9 civarında kalktım. İşi gösterdim, taş sipariş verdim, taş geldi falan derken, sabah kalkarken sebepsizce kafamın gerisinde duran baş ağrısı giderek yoğunlaştı ve sağ gözümün etrafını oymaya başlayan bir migren haline geldi. Saate baktım, saat 10, 11! İftara on saat var. O on saat nasıl geçti, ne siz sorun ne ben söyleyeyim…
Yattım, daha da yattım, uyumaya çalıştım, vakit geçmedi, ekranlara bakamıyorum midem bulanıyor, İspanyolca defterimi okumaya giriştim o da olmadı, bir şey yapmadan vakit de geçmiyor, aman Allahım ben bir günü geçiremedim insanlar nasıl geçiriyorlar günleri hiçbir şey yapmadan?!
Bir de bu reiki ve benzeri uzaktan şifalar niye bizi terk ettiler, onu anlayamadım ve fena halde bozuk attım. Eskiden semboller, el tutmalar, reiki vermeler, hop geçerdi en olmayacak şeyler bile!
Öğlen civarı bir iki saat, nehir söyleşimizin dün yapamadığımız üçüncü seansı ile devam ettik, ben baş ağrısından baygın düşene kadar. Daha sonra da saatler boyu bedensel olarak bu acıyı çekerken, söyleşi konuğumun bedeninin üzerinde konuştuğumuz o zor yıllarda neler çektiği hissi içime geldi oturdu. Bazen, daha doğrusu bir sıkıntımız olmadığında tabii, bedeni nasıl görmezden geliyor, nasıl bir kenara bırakıyoruz ama nasıl büyük acılar çekme kapasitesi var onun. İçim cız etti konuğum için, bir sihirli değneğim olsa, hayatına, geçmişine, bedenine dokundurup her şeyi harika etsem istedim.
Bu aralar bahçede sincap dediğim hayvanlarım giderek daha cüretkar olarak fink atıyorlar. İşte dediğim gibi on beş yıldır burdayım, şimdiye kadar ara ara görüp heyecan yaptığım hayvanlar, burada bile bu baharın sıradışı sükunetini fark ediyorlar demek ki şu an her gün birkaç defa görüyorum. Sincap dediğim hayvanlar derken de: Ustalara bahçeye ceviz fidanları dikenlerin fareler olduğunu söyledim geçen gün, onlar da, “Aslında bu kalelerin işi,” diyerek bu hayvanı tarif ettiler: Sincap gibi ama daha ufak, kuyruğu da daha cılız. Aa, hakikaten, benim ufak veya genç sincap diye baktığım hayvanı tarif ediyorlar!
Neyse, çookkk uzun da olsa bugün de geçti, iftarda bir lokma pideden sonra ilacımı aldım, mide bulantısından ancak çorba içebildim zaten, yatma saatine kadar ancak mengeneden kurtulup normale az bir şey yaklaşmıştım. Yarın da devam edebileceği korkusunu tartınca, sahur saatinde önce kalktım, sonra oruç tutmamamın daha doğru olacağına karar verdim. Çok da iyi ettim.
Bu zor günü geçirirken arada kendimi motive etmek için yeni edindiğim havucumu hatırladım: Bayramdan sonra birkaç gün Göcek’e tekneye kaçma ihtimali! Normalde çok düşkün olmamama rağmen şu anda bir teknede, lacivert denizlerin ortasında olma düşüncesi o kadar şahane geliyor ki, hele de birinin bana yiyecek, içecek hazırlayacağı, farklı bir mekanda olacağım, köpekler gibi bir sorumluluk taşımayacağım… Tanrım, lütfen izin ver de gideyim!
Mayıs 19:
Sevgili günlük,
Bugün bayram. Hatta hem bayram, hem Kadir Gecesi. Hep de bunu beceririm nasıl olursa: Misal Ramazan’ın 29 günü oruç tutarım, tek bir günü bir nedenle tutamam, o da mutlaka Kadir Gecesi’ne denk gelir! Neyse, böyle şeyleri çok umursamam. Cuma neden kutsaldır, öteki günlerin eksiği nedir, iyi niyetle tutulan bir günlük oruçla bir diğer gününki neden farklı olur, kabul edebileceğim şeyler değil.
Zaten kafamdaki ağrı kalıntıları bana her an, çok şükür niyetli değilim dedirtiyor. Ustalarla da ilgilendim, taşlar söyledim, kahveler yaptım, sabah gün doğarken başlamışlar, öğlene işlerini bitirip mutlu mesut gittiler onlar da. Çok verimliler çok şükür, minimum uğraşa çok güzel iş çıkartıyorlar. Dün kafam daha facia haline gelmeden terasa yeni çiçeklerimi dikmiştim, bugün hemen heyecanla onlara bakıyorum, evet sağlam ve dimdikler!
Ayrıca karadutlar tepemize yağmaya başlamış. Kirazlar kızarmaya başlamış. Kayısılar daha yeşil. İğdeden sonra zeytinler ve terastaki yaseminler de açmış, bahçede her adımda ayrı bir koku geliyor. Banka oturayım bir diye ilerledim az evvel, bir ufak çığlık attım gözüm bir an yılan sanınca: İki kertenkele uygunsuz vaziyette, bunu da ilk kez görüyorum!
Öğleden sonra üniversite sınıfıyla bir güzel Zoom toplantısı. Gelecekten, eğitim, iş, ev hayatının nasıl değişeceğinden bahsettik biraz, birbirimizin sesini duyup gülümsemesini gördük, güzel oldu. Ardından koşarak bir veteriner ziyareti – Limubai hem gezmek istiyordu, hem de dün bir kulak hareketi yapmıştı, sanki pisiotu kaçmış gibi. Ama veterinerde tetkik sonucu ot bulamadık, belki sallama sonucu çıkmıştır deyip takibe karar verdik. Loka’nın da kaç aydır süren boyun yarasının enfeksiyonu bir kür daha antibiyotiğe rağmen geçmedi, onu da tek yapacak şey takip.
Ve akşam 19.19’da da balkona çıkıp yine bayrağımla birlikte durarak köye doğru İstiklal Marşı’nı ve 10. Yıl Marşı’nı okudum, gururla. Belki bana bu kadar sürekli bir şey yapma, bir sorumluluk üstlenme şevkini veren, çocuklukta her gün okuduğumuz Türküm Doğruyum’lar, her hafta başında ve sonunda söylediğimiz İstiklal Marşı, ezbere bildiğim Gençliğe Hitabe mi diye düşündüm ilk kez. Neden olmasın?
(devamı gelecek…)
Korona günlükleri, 7. ve son fasikül
Mayıs 20:
Sevgili günlük,
Ahhh 20 mayıs… Planlarıma göre bugün San Sebastian’a gidiyor olacaktım! Güzelim sakin Zurriola plajına bakan kutu gibi evimde, pencerenin önünde oturarak yazı yazacak, Atari’de txakoliler içip itişip kakışarak pintxo almaya çalışacaktım. Bazen bunları düşünmek iyi geliyor, bir zamanlar yaşanmış yani yeniden yaşanabilir olduklarını hatırlamak. Bazen de tersi.
Cervantes’in verdiği kursun ikinci yarısını da almaya karar verdim. Böyle bir fırsat yakalamışken, evimin salonunda sincapları izlerken İspanyolca kursu yapmamak için geçerli bir sebep göremedim yani. Ne yapayım çok da yayım yayım yaylanamıyorsam, yaptıklarımdan memnunsam daha ne olsun… Bir şey yapmayanları da derinden takdir ediyorum, ayrıca, yanlış anlaşılmasın, bütün dünya benim gibi haldır huldur olmalı gibi bir görüşüm yok. Keşke ben de yapabilsem diyorum, çok güzel bir şey bir şey yapmamak. Ama benim için, bir şey yapmaktan daha zor. Yapanlar için ise, bir şey yapmak daha zor… Böyle bir empastayız nitekim.
Misal, karantina süresince yaptıklarım yetmedi, kendi kendime dedim ki, “Yuh bu kadar zaman evdesin ve bir tek kitap bitirmedin!” ve hedef koydum: Her hafta iki kitap bitip kaldırılacak. Bu illa baştan sona okunmak anlamında değil, bir sürü kitap var ki aslında sadece bir gözden geçirilme ihtiyacında, bunun için aylardır raflarda bekliyor. O yüzden aslında gayet normal bir hedef haftada iki kitap. Nitekim ilk hafta hedefimi geçiyorum, yarım kalmış iki romanımı bitirip aşkla beklediğim Amin Maalouf’uma başlıyorum. Yaşasın: Yine “Akşam olsa da kitabımı okusam” günleri!
Dün, 19 Mayıs şerefine çok güzel bir şey vardı: Yoga Pranala! Balili sevgili hocam Verena’nın İzmirli meslektaşı Düden sağ olsun ilk kez online olarak Yoga Pranala dersi verdi. Bir saat kadar sürdü, bana eh az geldi tabii ama yine temposu, özü aynı güzellikteydi, çok mutlu etti.
Ardından korkunç sıcak da biraz hafifleyince koca oğlanı alıp veterinere götürdüm. Kafa sallaması kulağına bir işler olduğunu gösteriyordu. Nitekim bir miktar hasar olmasına rağmen ot bulunamadı, temizlenip döndük. Bayram öncesi ev alışverişimi yapmak da isterdim ama bugünün yasaklı günlerden olduğunu hatırlayınca, tıpış tıpış döndüm eve. Ama işte dağda bayırda olmanın güzelliği, giderken de dönerken de kimse “Nerden geliyorsun nereye gidiyorsun kardeşim?” demedi. Deseler istiyordum aslında, kafayı arabaya uzatıp Limubai’in daha büyük kafasıyla karşılaşsınlar diye!
Bu arada e-devletimin bana söz verdiği maskeler yok ortada, hani adresimi alıp kapıma getirmeyi vaat etmişti… Neyse ki geçen gün son bir tanem kaldığında sevgili aile hekimim Tülay hanıma uğramıştım, bana bir tomar kendi maskelerinden vermişti. Yoksa ne yapıyor insanlar acaba?
Mayıs 21:
Sevgili günlük,
Baş ağrıları Ramazan başından beri birikim yapmış anlaşılan. Dünden sonra bu sabah da sahura kalktığımda fena bir baş ağrısı başlangıcı tesbit edince, bugüne niyet etmedim. Çok da iyi etmişim, sabah kahvaltıdan hemen sonra migren ilacı almak zorunda kaldım. Biraz tereddüt ediyorum böyle durumlarda, kolaycılık mı yapıyorum oruç tutmayarak diye bir anlamda, sonra fark ediyorum ki, elimden geleni yapıyorum, oruç tutamadığım için hayıflanıyorum… Demek ki, art niyet veya kolaycılık yok!
Bu sabah da tekrar Limubai ile veterinere gittik. Dün tekrar kulak sallamaya ve dokununca vıyklamaya başladı çünkü. Tekrar kulağına bakıldı, bir kulak merhemi verildi enfeksiyona karşı. O da bir güzel tekrar gezmiş oldu tabii. Çok mutlu arabaya binip koca kafayı pencereden uzatmaktan. Arabaya da anca sığıyor ya artık!
Selçuk’a inmişken bayram öncesi erzak alışverişimi de tamamladım, peynirci, kuruyemişçi, market, sebze falan. Amaann, ne güzelmiş herhangi bir günün sabahında alışveriş yapmak, ferah ferah! Çok zamandır öyle denk geliyor, haftasonu sokağa çıkma yasaklarının hemen öncesinde iniyorum çarşıya, aman Tanrım, halkım üç günde açlıktan ölebileceği korkusundan sokaklarda koşturuyor… Bir de normal cumartesi pazarımıza kavuşabilsek. Biz bu kadar kısıtlı sebze meyve alışverişine alışık değiliz, bin bir çeşitten, bin bir tezgahtan göre göre, seçe elleye alırız sebzemizi. Bu ne böyle, torbalara tıkılmış, vasat bir patlıcanlar, hıyarlar!
Mayıs 23:
Sevgili günlük,
Bugün, korona sayesinde, epey bir zamandır görüşemediğim arkadaşım B ile görüştük. Ani bir atakla İstanbul’dan Kanada’ya taşınmasının üstünden nerdeyse bir buçuk yıl geçmiş, oğulları kocaman olmuş, biz görüşmeyeli neler neler olmuş… Ama ne güzel, hayatın bir yerinden sonra, aynı frekansta olduğun insanla tık diye aynı yere geliveriyorsun bir anda. Hiçbir şeye ihtiyaç olmuyor.
Ya buradaki turkuvaz denizlerde, ya Kanada’nın soğuk beyazında buluşmak üzere vedalaştık B ile. Ona da gelişmelerden sıkıntımı anlattım, özellikle Türkiye’nin polis devletine dönmekten ne kadar mutlu olduğunu, bundan midemin bulandığını, ayakkabı tabanı olamayacak tıynette insanların bizim nerden gelip nereye gittiğimizi ne yapacağımızı sorgulama hakkına sahip olduklarını falan. Umarım bu mengeneden tez zamanda kurtulabiliriz.
Nitekim hala seyahat planları yapılamıyor, daha önce 28 mayıs diye tarih veren THY şimdi 4 haziran diyor iç hat uçuşlarının başlaması için, Pegasus’tan ise hiç ses yok. İzmir Kayseri durumları ne olabilir diye seyahat acentamı yokladım, onların da fazla bir fikri yok, bir tarih konmamış hala. Kendimi bu mengeneye sokmamak istiyorum ama bünye de bir yere kadar belirsizliğe tahammül edebiliyor: Kayseri’ye ne zaman, nasıl gidebileceğim? Direkt uçuş yoksa İstanbul Havalimanı aktarması ile uğraşmak ister miyim? Yoksa araba ile mi gitsem? Ama epey uzun, yolu ikiye nasıl bölsem? Sorular sorular…
Bali’deyken ses meditasyonları üzerinde durmuştum, epey birilerini deneyip az birilerinden hoşnut kalmıştım. Hoşnut kaldıklarımdan biri Tahir, biri de Shervin idi. Usada Bali’den gelen mail de ikisinin birlikte bugün bir bayram kutlaması yapacağını duyuruyordu! Tabii bizde öğle saatleri, onlarda cumartesinin akşamı, yani Ramazan sonu. Zor da olsa Facebook canlı yayınına bağlanıp bu güzel yaratıkların seslerini dinledim, biraz Sufi ilahiler, biraz gong banyosu ve ses meditasyonu, harika bir bileşim.
Takvime bakınca, biraz şansımı zorlayarak kendime bir umut yarattım: Bu, karantina günlüklerinin sonuncusu olabilir, bu haftadan sonrası artık karantina değil, normalizasyona geçiş olabilir…
Mayıs 24:
Sevgili günlük,
San Sebastian’daki ev kiralayan hostesim ile yazıştım, hatırını sormak üzere. Kızcağız gayet sıkkın ve umutsuz bir halde, hala sınırların ve her şeyin kapalı olduğunu, ne zaman açılacağının da belirlenmediğini söyledi. Bu durumdan ne zaman ve nasıl çıkacağımız hala bilinmiyor, dedi tam olarak. Tüm umutlarımı ve özlemlerimi paylaştım Tania ile.
Bugün bayram. Önce bir oflanacak oldum, bayram kutlamaları mesajlarından falan. Ne de olsa örf âdet takip etmeyen, bayram geleneği vb olmayan bir aileden geliyorum maalesef… Sonra dedim kendi kendime, eşeklik etme, ne güzel insanlar var hayatında, hatır soruyor, bayramını kutluyorlar, önemsiyor, bir ses veriyorlar! Gerçekten bunu görünce (ve gördüğüm için çok memnunum) iş başka renge döndü. Her mesaja içten teşekkürler ve bilmukabeleler ilettim. İyi ki var hayatımdaki herkes!
Bayram mantığına uygun şekilde “işimsi” işlerimi tatilden sonraya attım ve bugün biraz serbest ders, okuma, yazma ve film izleme ağırlıklı takıldım. Bahçede de her “iş yapma” gözüyle baktığımda çıkan yeni işler oluyor, her gün biraz daha ağaç buduyor, biraz daha depo temizliyorum… Oh ne güzel, ne ferah, normal hayatta çoğunlukla bir sürü işin vicdan tırmalayarak beklediğini hatırlayınca!
Tayfun uğradı bayram tebrikine sağ olsun. Köyden ondan bundan ağaçlardan muhabbet ettik. Tüm bu turistik mekan yaratma girişimindeki halkımı anlamadığımızı konuştuk. Herkes aşırı bir seferberlik halinde şu anda çünkü, tel çitler çekiliyor, kanallar açılıp yollar yapılıyor, inşaatlar yükseliyor. Köyümüzün vizyoner kişileri(!) karantina sonrası turizmin patlayacağı kanısındalar. Karantinanın pat diye bitmeyeceği, turizmin kısıtlanacağı, korona öncesi yoğunluğa dönmesinin yıllarca söz konusu olmayacağı, o bir yana ekonominin nasıl batık durumda olduğu, herkesin durduk yerde yoksullaştığı falan gibi bilgiler bu zatların algısı dışında anlaşılan. Ya da benim göremediğim bir şeyler biliyorlar!
Mayıs 26:
Sevgili günlük,
Dün, bugün, ne güzel geçti bu bayram günleri, geniş, yayık ve esnek… Canım istedi bahçe işini uzattım, canım istedi kahvaltı masasından İspanyolca çalışmaya geçtim, canım istedi uzun uzun meze sofrası hazırladım… Acaba gerçekten bu karantinada, biriken bir sürü şeyi halletmiş ve dolayısıyla bir süre “koşturmayacak” olabilir miyim? Böyle yayık günler geçirecek, canım tam o sırada ne istiyorsa onu yapacak, yaptığımdan oh gayet memnun olacak? Ya da bunun tadını almışken ve tercih etmişken, bundan sonra bu tempoyu geçmeyecek, kendimi daha az işe koşacak olabilir miyim?
Londra’daki yeğenim Deniz ile görüntülü görüşme çalışmamız dün başarılı oldu nihayet. Ne güzel aslında, bir kez daha görüntülü bağlantılara müteşekkir oldum, onunla birlikte Londra sokaklarında yürüyüş yapmış oldum, havadan sudan muhabbet ederek. Yeğenlerimle hem mesafeden, hem başka nedenlerden dolayı kopmadığıma o kadar mutluyum ki… Hayatlarının bir aşamasında teyze ilişkisi “gereksiz” görünüyordu, o dönem epey çaba göstermem gerekmişti, neyse ki geçici bir dönemdi bu ve şimdi daha aynı düzlemde, daha denk bir şekilde iletişim kurabiliyoruz. Neyse, arkadaşlarıyla da böyle sanal grup halinde yürüyüş yapıyorlarmış, Türkiye şehirleri ve Londra şeklinde! Ve ayrıca, lockdown öncesi Fransa’da kayaktan döndükten sonra erkek arkadaşının hafif ateşlenmesi vb sonucu, geçenlerde antikor testi yaptıklarını ve ikisinin de pozitif çıktığını söyledi.
Bence şahane bir şey bu; Deniz’in tamamen asemptomatik olarak geçirmiş olması, bir sürü insanın böyle geçirmiş olabileceğini, yani hem hastalanıp iyileşmiş sayılarının, hem antikor geliştirmiş insan sayılarının sandığımızdan çok daha iyi olduğunu gösteriyor. Biraz sıkıldım çünkü artık bu umutsuzluk manzaralarından. Bünyem de bir yere kadar negativite kabul ediyor yani! Bence hiçbir şey şu an sunulduğu kadar karanlık değil. Hepimiz bağışıklık geliştirdik ve geliştireceğiz. İki yıl boyunca maskeyle gezme ve misafir kabul etmeme ve sevdiklerimize dokunmama gibi bir zorunluluk söz konusu değil. (Dikkat: Tamamen bizzat çıkarımda bulunduğum, şahsi ve gayritıbbi görüşümdür. Evde denemeyiniz.)
Her neyse. Ben her halukarda kendi korona günlerime ve karantina günlüğüme bugün itibarıyla son veriyorum. Bu hafta artık bir şekilde yollara dökülme ve yavaştan hayata devam etme niyetim var. Sanırım bayram sonrası mühim beyler de toparlanıp benzer haberler verecekler ya, göreceğiz…
İşte sonuçta takribi iki buçuk aylık bir karantina boyunca ne yaptım ne ettim, merak ettim, kendi hesabıma bir toparlama yapayım:
(Sürekli bir temizlik / ütü / camlar / yemek / bulaşık / çamaşır döngüsüne ek olarak tabii…)
Likya’nın veteriner ziyaretleri, sabah akşam ilaçları, yatağı yerleşimi, başka veterinerlere danışmaları, ilaç değişimleri, tuvalet gezdirmeleri vb sonucu huzura gönderip, defnetmemiz
Loka’nın yarasının sabah akşam bakımının devamı
Bahçede bir Kutuev yapacağım alanın tesfiye edilmesi ve duvarlanması
Bahçenin bütün bahar işlerinin, ot biçme, fidan dibi açma, budama, dal öğütme, solucan besleme, gübre hasadı, talaş serilmesi, çiçek alınıp dikilmesi vb yapılması
Yeni bir yere yeni sürdürülebilir sistemle sebze yatağı inşası, siparişle güzel fideler alınıp dikilip çitleme, sulama, malçlama vb gerekliliklerin halledilmesi
İki ayrı ekolojik / permakültür tasarım kursu
İki art arda devam eden 30’ar saatlik resmi İspanyolca kursu
Hrant Dink Vakfı, Bilim Virüsü, Yogini Uma, Metafor Farkındalık Atölyesi, Usada Bali ve hatırlayamadığım başka yerlerin verdiği webinar / çalışma / dinleti / meditasyon / toplantı ve benzeri online etkinlikler
Lise grubumla iki, üniversite grubumla bir Zoom buluşması
Birkaç Zoom doğum günü partisi, yo olur mu, Koç ve Boğa dolu hayatım, bir sürü doğum günü kutlaması diyelim
Londra, Münih, Seattle, Bünyan ve dünyanın diğer uçlarıyla birlikte ve ayrı görüşmeler, hasret gidermeler
Coursera’dan iki ücretsiz üniversite dersi (Duygusal zeka ile liderlik / Başarılı pazarlık teknikleri)
İki güzel korona yazısı, bir korona günlüğü, bir nehir söyleşi çalışmasına başlama
Bir 23 Nisan, bir 19 Mayıs, bir İşçi Bayramı, bir Şeker Bayramı kutlamaları
Bol yoga, sürekli omuzları indirerek göğsü / kalbi / sternumu açma çalışmaları
Bir 21 günlük istikrarlı nefes çalışması
Bir 40 günlük istikrarlı mantra çalışması
Bir 30 günlük oruç (eksi 2)
Anka Vakfı web sitesi hazırlanması
Anka Vakfı 2020 heykel yarışmasının hazırlanıp kamuoyuna sunulması
Birkaç koşu, birkaç doğa yürüyüşü, bir piknik (belki bugünle iki olur)
Bol bol film izleme, yapılamayan İstanbul Film Festivali’nden online verilen seçki, Cervantes’ten İspanyol klasikleri, karantina sayesinde keşfettiğim Mubi’den güzel seçimler
Şifa meditasyonları, dünya çapında katılımlı konserler, Vatikan’dan Paskalya ayini
Kitap okuma “challenge”ı sonucu haftada iki kitap bitirme alışkanlığı (bazıları gözden geçirilecek, diğerleri okunacak, daha da yerleşecek bir alışkanlık)
Biliyorum “bir şey yapmama” da revaçta. Biliyorum iyi bir şey. Arada deniyorum, evet arada iyi hissediyorum. Bilgisayarımda sekme bile açtım, orda duruyor, “Do nothing for 2 minutes.” Arada iki üç defa, zorlansam da denedim açıp hiçbir şey yapmadan ordaki dalgalara bakmayı. Ama dönüp dolaşıp, bir şeyler yapmamla anlam kazanıyor bir şey yapmadığım zamanlar da. Ben en iyisi sakin ve huzurda olayım da, ister bir sürü şey yapayım, ister ellerimi kavuşturup manzara seyredeyim!
Ve İlhan Berk ile bitireyim, nedense bu satırlara veda etmeye hazırlanırken onun dizeleri geldi dilimin ucuna:
1. nesneleri mi düşünür bilge epikuros
(pusatsız, yalın, som aşkı)
2. hem yaprak da yaşar yalnızlığı
(harlı bir aşk da)
3. de ki; böyle böyle öğrendik ama
(damımıza vuran bir akşamüstü güzelliği)
4. hem aşk da gölge ister.
(sık sık sorgulamak için -o da- kendini)
(son)
(Mayıs 2020)